Muzik calici calismiyor


DÜNYA HABERLERİ

Papa 16. Benedict’ten Tarihi İtiraf

Katolik Hıristiyan dünyasının lideri Papa XVI Benedict, Afrika Katolik Kilisesi Piskoposlar Meclisi’nin açılışında yaptığı konuşmasında, Avrupa’nın materyalizmi ve kötü ahlakının dünyanın en fakir kıtasını adeta zehirli maddelerin çöplüğüne çevirdiğini ifade etti.

Papa Vatikan’daki konuşmasında, bu yılın başında ziyaret ettiği Afrika’yı, akciğeri materyalizm ve dinsel tutuculuğun saldırısına uğramış bir bedene benzetti.

Papa, “Sözde ‘Birinci dünya ülkeleri’ kendi manevi çöküşüne yol açan bozulmuş ahlaki değerlerini şimdiye kadar başka kıtalara ihraç etti, başta da Afrika’ya.” dedi. Papa Benedict, Batı’nın sömürgeciliğinin devam ettiğini söyledi.

XVI Benedict ayrıca, Afrika’daki aşırı dinsel tutuculuğun perde arkasında, Afrika’nın çok zengin yeraltı zenginliklerini kullanma, ekonomik ve politik çıkarlar elde etme olduğunu söyledi. Papa, “Afrika’da bir çok dini grup sevgi, tolerans, demokrasiye saygıyı öğreteceğine hoşgörüsüzlük ve şiddeti yayıyor.” diye sözlerini tamamladı.

1900′lü yıllarda 2 milyon Katolik Hıristiyan nüfusa sahip Afrika’da, 2000 yılına gelindiğinde Vatikan’ı takip edenlerin sayısı 70 kat artarak 140 milyona ulaştı.

Papa konuşmasını, geçtiğimiz Pazartesi günü sokak protestolarında 157 kişinin öldüğü Gine’de tarafları politik diyaloga çağırarak bitirdi.

(CİHAN, Ekim 2009)

Suud’da Karma Eğitim Tartışmaları

Suud’da Abdullah’ların açmış olduğu Kral Abdullah İlim ve Teknoloji Üniversitesi üzerinde tartışmalar durmak bilmiyor, el’an da devam ediyor. Kral Abdullah söz konusu modern üniversitenin açılışını bir gövde gösterisine dönüştürmek istemişti. Bu bağlamda, açılışa adaşı iki Abdullah da iştirak etti. Yemen Lideri Ali Abdullah Salih ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Onların yanında Beşşar Esad da davetlilerden ve şeref konuklarından birisiydi. Lakin bu resmi açılışa Suudi Arabistan’ın resmi dini kurumlarından veya temsilcilerinden eleştiriler geldi.

Kral Abdullah bin Abdül Aziz es Suud

Bu eleştirilerden birisini Suudi Arabistan Hey’etü Kibari Ulemasından Saad El Şeşri yaptı. Kibar-ı ulemadan birisi olmasına rağmen El Mecd ekranlarında gayet dinç, zinde ve genç görünen Şeşri, üniversitenin tedviri ve şer’i açıdan denetlenmesi için komisyonların kurulması gerektiğini savundu. Eleştirilerini iki noktaya teksif ediyor. Bunlardan birisi, şekil ve formla alakalı diğeri de muhtevasıyla alakalı. Şekil açısından üniversitede eğitimin kızlarla erkekler arasında karma (muhtelit) olmasının mefsedet olduğunu ve günaha götüreceğini söyledi. Bu yönünün gözden geçirilmesi istedi. Eleştirdiği ikinci boyut, yön ve husus ise muhtevayla alakalı idi ve bu bağlamda, okulda gayr-i şer’i olarak nitelendirdiği nazariyelerin okutulmasına karşı çıktı. Bu nazariye ve teorilerin başta geleni ise Darvinizm veya onun adıyla anılan Evrim ve Tekamül nazariyesidir. Elbette ki yüzeysel olarak bakıldığında Şeşri ve benzerleri haklı. Bununla birlikte, itiraz ettiği konularda söz birliği de yok. Sözgelimi, İslâmi alanlardaki tetebbuatıyla ve araştırmalarıyla tanınan Prof. Ahmet Şevki el Fenceri ihtilat veya karma eğitime toptan karşı çıkılmasının doğru olmadığını savunmaktadır. (http://www.elaph.com/Web/NewsPapers/2009/9/488273.htm).

Kral Abdullah Üniversitesi

Şeşri’ye Suudi Arabistan’dan cevap verenlerden birisi el Vatan gazetesinin eski yayın yönetmenlerinden ve liberal çizginin temsilcilerinden Cemal Kaşıkçı oldu ve o da eğitimle ortamı birbirine karıştırmamak gerektiğini savundu. Esasında doğrudan olmasa bile dolaylı bir bağlantı olduğunu reddetmek mümkün değil. Öyleyse ortamın niteliği de eğitim ve ilim için önemlidir. Belki burada çok katı yaklaşmak hikmete uymaz. Aksini savunmak yani ortam ile ilim arasında bağlantıyı reddetmek sekülarist bir bakış açısının ürünü olsa gerektir. Lakin burada muhafazakar Suud ulemasının yaklaşımı da muhakemeye dayalı olmayıp genelde mekanik tarzdadır. Bu da meselenin basitleştirilmesini intaç ediyor. Sözgelimi bu nedenle Şir’atü’l İslâm sahibi Seyyid Alizade gibiler kızların toptan okutulmasını reddedebiliyor.

Elbette Darvinizm noktasında İslâm alimlerinin cumhuru ve ekserisi Saad el Şeşri ile birliktedir. Lakin görüşleri muteber olmasa da Emin el Huli ve Muhammed Esed’in Darvinizme yatkın görüşlerinin bulunduğunu biliyoruz. Hüseyin Cisr Efendi ise meseleyi ihtimalli olarak değerlendirmiş ve Evrim ve Tekamül ispatlansa bile bunun Kur’an-ı Kerim’i cerh edemeyeceğini söylemiştir. Esasında, Kral Abdullah İlim ve Teknoloji Üniversitesinde söz konusu nazariye tanınmak için müfredata alınmış olmalıdır yoksa telkin maksadıyla yapıldığını tasavvur etmek mümkün değildir. Günümüzde Suudi Arabistan’da kadın-erkek münasebetlerinde iki kavram tartışma halindedir. Bunlardan birisi nikap yani kadınların yüzlerini de bir biçimde kapamaları keyfiyetidir. Diğeri de karma eğitim (ihtilat) meselesidir. Bu iki meselede de Suudi Arabistan İslâmi olan diğer anlayışlara kapalıdır. Sözgelimi, eller ve yüz diğer mezheplerde avretten olmadığı halde Suudi Arabistan bunu avret olarak kabul eden sınırlı bir anlayışı benimsemekte ve uygulamaktadır. Nikabı kabul etmeyen kadın veya erkekler ise muayyen ve sınırlı bir anlayışının uygulanmasını reddetmekte ve diğer mezheplerin bu husustaki geniş açılı yaklaşımlarına da yer verilmesini istemektedirler. Kral Abdullah döneminde gerçekleşen genel açılım çerçevesinde diğer mezheplerin görüşlerine de açılım gerçekleştiğinden bu meselede biraz rahatlama veya gevşeme sağlanmıştır. İhtilat meselesi de Kral Abdullah İlim ve Teknoloji Üniversitesi ile birlikte deneme safhasına girmiştir. İşte bu noktada liberal kesimin yazarları olan Şarku’l Avsat’tan Muşar ez Zaydi ile El Vatan’dan Cemal Kaşıkçı devletin yeni çizgisini sonuna kadar benimsiyor ve savunuyorlar. Buna mukabil, yarı resmi devlet televizyonu kabul edilen el Mecd kanalı ise Saad el Şeşri’yi ekrana çıkartarak alenen bu çizgiye ters düşmüş veya cephe almıştır.

Baştan beri Suud uleması ve İhvan ile devlet aygıtı arasında İslâm’ı anlama, yorumlama ve tatbik etme de bazı farklılıklar oluşmuştur. Suud devletinin kuruluş aşamasında İhvan, Kral Abdulaziz’in yerel Şiilere yönelik Modus Vivendi (birbirine ilişmeden, inancını olmasa bile varlığını kabul ederek yaşamak) yaklaşımını ve politikasını tasvip etmemiş ve karşı çıkmıştır. Yine kuruluş yıllarında bazı teknolojik açılımlara karşı çıkmışlardır. Telefon, telgraf bu cümledendir. Bereket artık kimse; İhvan geleneğinin son temsilcileri sayılabilecek olan Saad el Şeşri gibiler bile en azından teknoloji ve teknolojik ürünleri tartışma konusu yapmıyorlar. En azından prensip meselesi olarak.

(Mustafa Özcan, Vakit, 2009-10-01)

***
Kral Abullah baş müftüyü görevden aldı

Suudi Arabistan Kralı Abdullah, yeni kurulan bir üniversitede kız ve erkek öğrencilerin bir arada okumasını eleştiren baş müftüyü görevinden aldı.

Din bilim adamları heyetinin başkanı Şeyh Said El Şitri Kralın emriyle görevinden uzaklaştırıldı.

Kararda gerekçe gösterilmedi ancak görevden alınan Şitri yeni kurulan Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde kız ve erkek öğrencilerin birarada okumasını eleştiren konuşmalar yapmıştı.

Suudi Arabistan’a hakim olan Vahabi tarikatı kadınlarla erkeklerin bir arada olmasını reddediyor.

(VOA, 05.10.2009)

Amerikalı Müslümanların Zekat Belirsizliği

Amerika’da Müslümanlar artık zekat ve bağışlarını cami ya da hayır kurumlarına vermektense İslami olmayan sivil toplum örgütlerine vermeyi tercih ediyor.

Amerika’da eski başkan George Bush döneminde birçok İslami hayır kurumunun ”terörü destekliyor” bahanesi altında kapatılmasının ardından ülke Müslümanlarında töhmet altında kalma korkusu oluştu. Bu da birçoğunu zekatlarını İslami olmayan sivil kurumlara vermeye iterken bir kısmını da zekatını elden ödemeye itti.

Amerika’da Müslümanlar artık zekat ve bağışlarını cami ya da hayır kurumlarına vermektense İslami olmayan sivil toplum örgütlerine vermeyi tercih ediyor. Özellikle eski Amerika başkanı George Bush döneminde İslami hayır kurumlarına karşı ”terörü finanse ediyor” bahanesi altında bir kampanya başlatılması ve birçoğunun kapatılması Müslümanların endişe duyup bu kararı almalarında büyük etken oldu. Ancak Müslümanlardan büyük bir kısım bu örgütlere de zekat ve bağışlarını vermeyi tercih etmiyor. Onlar dikkat ve şüphe uyandırmayacak şekilde az miktardaki bağışlarını elden ödemeyi yeğliyor.

Amerikalı Müslümanlar, ”terörü finanse etme” bahanesi altında haklarında yassal soruşturma açılır korkusuyla artık zekatlarını İslami hayır kurumlarına vermekten korkuyor. Bu nedenle İslami olmayan sivil toplum örgütlerinden bazıları bu görevi üstlenmeye ve Müslümanların zekatlarını toplamaya başladı.

Global Geveng Örgütü, Ramazan ayı boyunca zekatları toplayan İslami olmayan örgütlerden bir tanesi. Topladığı zekatları Asya ve Afrika’da zekat için uygun gördüğü bir dizi projeye tahsis ediyor.

Bu Ramazan boyunca Global Geveng Örgütü, Filistin, Sudan, Pakistan, Afganistan ve Fas gibi toplam 13 ülkede zekat için 40 proje tahsis etti. Bu projeler arasında sağlık, içme suyu, eğitim, istihdam olanakları ve gıda yer alıyor.

Ancak pek çok Müslüman bu yabancı örgütlere bağış vermekten kaçındı. Bazıları ise zekatlarını ya da bağışlarını şüpheye yol açmayacak şekilde az bir meblağ olarak nakten yaptı.

İftar bağışları cami yerine lokantaya

Virginia Eyaleti’ndeki Dallas Bölgesinde Adams ismiyle bilinen İslami merkezin yönetim kurulundan Halid İkbal; ”Müslümanların bir çoğu korku ve endişe yaşıyor. Doğrusu bazıları iftar yemeği için bağışta bulunmak istediğinde camiye ya da hayır kuruluşuna para vermektense lokantaya vermeyi tercih ediyor. Bu üzücü bir durum”.

Sivil Haklar Birliği hazırladığı raporunda Amerikan hükümetinin anayasal haklarını çiğneyerek İslami hayır kurumlarına karşı düzenlediği organize kampanyayı kınayarak bunun Müslümanları hayır işlerinden alıkoyduğunu ifade etti.

Eski Amerika başkanı George Bush döneminde ”terörü gözetiyor” kisvesi altında birçok İslami hayır kurumunun kapatıldığına işaret ediliyor.

(Defne Bayrak, Timetürk, 18-09-2009)

İran Kapalı Kapılar Ardından İsrail ile Görüşüyor

İranlı bakan ile İsrailli meslektaşının bir araya geldiği toplantının fotoğraflarının yayınlanması İran’da gerginliğe yol açtı.

İran’da reformculara ait internet siteleri, bir önceki Ahmedinejad Hükümeti’nin Bilimler, Araştırma ve Teknoloji Bakanı Muhammed Mehdi Zahidi’nin İsrailli meslektaşı ile bir araya geldiği toplantının fotoğraflarını yayınladı.

İRANLI BAKAN, İSRAİLLİ MESLEKTAŞIYLA

Cihan News’in yayınladığı fotoğraflarda İranlı bakan Muhammed Mehdi Zahidi’nin İsrail Kültür Bakanı Ghaleb Majadele ile birlikte görülüyor. Ahmedinejad’ın bakanının İsrailli meslektaşıyla samimi görüntüleri İran’da İran Cumhurbaşkanı’nın İsrail aleyhine attığı sloganların samimiyeti hakkında şüphelerin oluşmasına neden oldu.

Muhammed Mehdi Zahedi

DÜNÜRÜ YÜZÜNDEN DE ELEŞTİRİLMİŞTİ

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, İsrail halkının “dost” olduğunu söyleyen dünürü İsfendiyar Rahim Meşai’yi savunduğu ve üst düzey görevlere tayin ettiği için de eleştirilmişti.

İRAN KAPALI KAPILAR ARDINDA İSRAİLLE GÖRÜŞÜYOR

İranlı yetkililer, 1979′daki Humeyni devriminden bu yana İsrailli yetkililerin katıldığı toplantıları boykot ediyorlar. Ancak reformcu sitelerde yayınlanan fotoğraflar İranlı üst düzey yetkililerin İsrailli meslektaşlarıyla kapalı kapılar arasında görüştüklerini ortaya çıkarıyor.

CİHAN NEWS: AMACIMIZ ÜST DÜZEY GÖREVLERE LAYIK KİŞİLER SEÇİLSİN

Cihan News sitesi, İranlı bakanın İsrailli meslektaşıyla 2008 yılında Ürdün’de düzenlenen bir toplantıda kameralardan uzak ve kapalı kapılar ardında bir araya geldiğini yazdı. İran Hükümeti’nin haberin medyaya sızmaması için büyük çaba sarf ettiğini belirten haber kaynağı, Muhammed Mehdi Zahidi’nin büyükelçi olarak atanması kararı üzerine İranlı yetkililerin üst düzey görevlere layık kişileri seçmelerine yardımcı olmak üzere haberi yayınladıklarını iddia etti.

GÖRÜŞME TESADÜF DEĞİL

İran’da yayım yapan reformculara ait bir diğer site ise, İranlı bakan ile İsrailli bakanın görüşmesinin tesadüfen gerçekleşmediğini, bilakis planlı bir görüşme olduğunu ve iki bakan arasındaki görüşmeye başka yetkililerin de katıldığını kaydetti.

(Samet Doğan, Habervaktim, 9-2009)

2009-09-11 00:03:53

İslam’ın Çığ gibi Büyüdüğü Ülke: Ruanda

Bir dönem varlıkları inkâr edilen Müslümanların nüfusu hızla artıyor. İç savaşa yüz binlerce kurban veren Ruanda halkına Müslümanlar sahip çıkınca sayı 10 kata çıktı.

‘Kara Kıta’nın fakir ülkesi, iç savaşa yüz binlerce kurban verdi. 1994’e kadar Müslümanlara kimlik bile çok görüldü. Ancak, Müslümanlar çatışmaların kızıştığı günlerde kendilerine sığınan on binlerce kişiyi ölüme terk etmeyince, özel statü kazandı. Yüzde 1.9 olan nüfusları da 10 katına çıktı. 8 milyon nüfusa sahip Orta Afrika ülkesi Ruanda, 15 yıl önce elit tabakasını kanlı iç savaşta kaybetti ve Tutsiler çoğu Kongo ve Tanzanya başta olmak üzere komşu ülkelere sığındı.

Belçikalılara göre güzeller Tutsi, çirkinler Hutu. Bize göre ise hepsi Tutsi

Fransızların “Pays des Mille Collines” adını verdikleri ve “Bin Tepe Ülkesi” anlamına gelen Ruanda, aslında bin dert yükü ile dolu. Gerçi şimdilerde Kavga yapmak, korna çalmak, silah taşımak, çocuk dövmek, sünnet olmamak, saç uzatmak (kız ve erkek talebelere), poşet kullanmak, sokağı kirletmek yasak. Hele hele “Hutu musun, Tutsi misin?” diye sormak büyük yasak! Keşke bu yasaklar, 1994’ten önce ilan edilmiş olsaydı, 1 milyondan fazla insan ölmeyebilirdi! Amma ve lakin, Ruandalılar şimdi ölenlerle değil yaşayanlarla ilgileniyor.

Ne yalan söyliyeyim “hazırlan Ruanda’ya gidiyoruz” diye aradıklarında duraksadım bir an. Televizyondan izlerken tüylerim diken diken olmuş, kanım donmuştu adeta. Başa sardım. o görüntüler canlandı hafızamda. Şimdi bir köprü düşünün, cesetleri kolundan bacağından tutup nehre atıyorlar. Bir değil iki değil, onlarca.

İHH İnsani Yardım Vakfı’ndan Salih Bilici’nin “Alooo! abi geliyor musun?” sözü ile irkildim.

“Tabii geliyorum” dedim sesimdeki ürpertiyi saklamaya çalışarak.

Birkaç gün sonra Murat Uyar ile havalimanındayız. Aşı kartı, ilaçlar, evraklar hepsi tamam. İHH’nın ramazan ayı ve kurban bayramlarında Müslüman coğrafyaya yaptığı yardım seferlerinin en renklilerinden biri olacağından eminim. Oradaki kardeşlerimize destek olacağız, yalnız değilsiniz. Türk halkı iftar sofranızı biraz olsun zenginleştirmek için bizi gönderdi diyeceğiz.

EHLEN BİRADER!

Yaklaşık 6 saatlik yolculuğun ardından Adisababa’dayız. Murat Uyar Etiyopya konusunda oldukça tecrübeli. Alana girmemizle birlikte Murat etrafına seçim dönemi mahalle gezen siyasetçi havası saçıyor. How’r u? Naber? Ehlen ehlen. Atladığı tek tük kişiler için de açıklaması hazır “bu yolcu galiba! daha önce hiç görmedim.” Şaşkın bakışlarımı farkedince “merak etme bir iki defa gelirsen sen de herkesi tanımaya başlarsın” diyor. Çay, kahve faslının ardından, oyalanmak amacıyla girdiğimiz duty free mağazalarındaki tezgahtarların bu kaça? şu kaça? şeklindeki sorularımıza slow motion cevapları beni çileden çıkarıyor. Murat’ın yakasına yapışan bir kaç tezgaztarın “bana yemek ısmarlasana” teklifleri üzerine kendimizi mescidde buluyoruz. Farklı renk ve numaralarda ayakların yanyana dizildiği, buz gibi mescide farkında olmadan Etiyopya havayolları battaniye sponsoru olmuş. Afrika marka çorap kokusunun sergilendiği mescidde geçirilmesi gereken 11 saatimiz var. Kiminin difransiyeli dağılmış kamyon, kiminin de taş kırma makinasını aratmayan gürültüsüne aldırış etmeden iki çift ayakta biz sergiliyoruz. Allahu ekber Allahu ekber! Sabah olmuş cemaat çoktan saf tutmuş bile.

BEYAZLAR SEVİLMEZ

Öğlene doğru bindiğimiz Ruanda uçağı sanki benden daha yorgun, kalksam mı kalkmasam mı şeklindeki tereddütü pist sonuna kadar sürüyor. Üç saatlik yolumuzun olduğu söyleniyor. Ama iki saatin ardından pilotun kafası esiyor Uganda’ya İdi Amin’in memleketine 76’da Filistinlilerin İsrail’den kaçırdıkları Air France uçağını indirdikleri Entebbe Havalimanına iniyor. Eeee ne yapacaz burda? “Asgari bir saat bekleyeceğiz!” Bilette direkt yazıyor! Afrika’da kimden hesap sorulur ki?

Nezaket buyuruyorlar birbuçuk saat sonunda tekrar havaya giriyoruz. Oldum olası sevmediğim, her seferinde işitme cihazına ihtiyaç duyduğum o ses, “Tünaydın kaptanınız konuşuyor. 20 dakika içinde Kigali Havalimanına inmiş olacağız. Kigali’de hava yağmurlu 16 santigrat derece, bizimle uçtuğunuz için.”

Yolda burayla ilgili ne kadar not varsa okuduğum için açıkcası biraz tedirginim. Renk itibariyle yüzde 50 Afrikalı sayılırım aslında. Yine temkinde fayda var. Zira burada beyaz olmak soykırım suçuna yüzde 50 ortak olmak anlamına geliyor. İstanbul’dan yola çıkalı tam 21 saat olmuş. Ve işte pasaport kontrol bankosunun önündeyiz. Murat vizeleri önceden elektronik olarak aldığından işlemlerimizi sıraya girmeden yapıyorlar. Bir iki evrak doldurup 8 dakika içinde ülkeye adım atıyoruz. Afrika ölçeğinde oldukça hızlı bir giriş.

BU SORUYU SORMA!

Müftülük Genel Sekreteri Yusuf Ahmed ile Ruanda’daki tek Türk ünvanına sahip Mustafa Küçükkahraman bizi bekliyor. Kırk yıldır birbirimizi tanıyormuşuz gibi. O kadar samimi o kadar içtenler ki! Otele doğru yol alırken Ruanda ve kendisi hakkında bilgiler veriyor. Mustafa 25 yaşlarında. 2 yıl önce Kenya’dan gelmiş. Kigali’de bir ev tutup çocuklara Kur’an-ı kerim öğretmeye başlamış. Türkiye’den hayırsever bir kurumun desteği ile çalışıyor. Türkiye Ruanda dostluğunu perçinlemek için gayret sarfediyor.

Kigali’de kış mevsimi olduğundan yol boyunca kendinden büyük su bidonlarını taşımaya çalışan çocuklar göze çarpıyor. Kısa süreli yağan ve otlaklarda biriken suyu bir an önce bidonlara doldurma telaşındalar. Yusuf Ahmed, bu çocukların hepsinin yetim olduğunu ve günlük 100 Franka (30 kuruş) çalıştıklarını söylüyor.

İmpala Otel’deki odamıza girdiğimizde ise Mustafa , “burada kaldığınız süre içinde Hutu ve Tutsi kelimelerini kesinlikle kullanmayın suçtur. Mzungu tabirine de alışsanız iyi olur. Beyaz sömürgeci anlamına gelir. Birisi Mzungu diye seslenirse dönün selam verin, sömürgeci olmadığınızı görüp sevinecektir” diyerek ipuçları veriyor.

Ben valizleri yerleştirirken Murat da Yusuf Ahmed ile Ruanda’da İHH İnsani Yardım Vakfı’nın iftar programları üzerine programını konuşuyor. Önceden planlanmış programla ilgili hazırlıklar yapılıyor.

ERMENİLER TUTSİ MİYDİ?

Ruanda’ya gelen her yabancının yaptığı gibi biz de Abdulkerim Mususi’nin refakatinde Soykırım Müzesi’ne gidiyoruz. Burası 1994 katliamında kan gölü olmuş bir bölge. İçeriden fotoğraf almak yasak ama huzur dürtüyor. Yeni makinemin hızını ölçmek için bu fırsatı değerlendirmeliyim. Göz açıp kapayıncaya kadar kaldır makineyi deklanşöre bas. Evet makinem imtihanı başarı ile veriyor. 4 bin dolar helal olsun sana.

Burası müzeden ziyade adli tıp laboratuvarı gibi. Yanyana istiflenmiş kafatasları, kime ait olduğu belli olmayan kollar bacaklar. Sayısız vesikalık fotoğraf, kanlı elbiseler, urbalar. Belçikalıların Hutu ve Tutsileri ayıran kimlik kartları, (soykırımın fitilini de bu ateşlemişti zaten)

Ve dünyadan soykırım örnekleri. Ermeniler bu insanları da yanıltmayı başarmışlar, yanlı fotoğraflarla Türklere kin kusuyorlar. (Dışişlerimizin dikkatine!)

Ellerinde bidon, su peşinde koşan yetim çocukları ülkenin her yerinde görmek mümkün.

Bu coğrafyada kadın olmak zor!

Ayırımcılığın tohumlarını Belçikalılar attı, tıpkı bu kimlikte “Hutu” yazdığı gibi.

1890 yılına kadar Mwami adı verilen kral tarafından yönetilen Ruanda, 1890’da hiçbir direniş göstermeden Alman idaresine girer. Sadece sömürgelerin sayısını artırmak gayesi güden Almanlar bir gelir beklemediklerinden 1907’ye kadar bölgeye herhangi bir idareci göndermez, hiçbir işe de karışmazlar. Misyonerler halkı protestanlaştırmaya başlar. 1. Dünya Savaşında Almanlar yenilince, İngilizlerin desteğini de alan Belçikalılar yönetimi ele geçirip yapıyla oynamaya başlar. Ülke işlerine karışıp, her sene belli bir kâr kuralı getirir. Kahve bahçelerinde çalışmayı mecburi hale getirip, çalışmayanları kırbaçla cezalandırırlar. Onlar da halkın katolik olması için baskı yapar. Bir süre sonra Hutu’lar protestan, Tutsiler ise katolik olur.

İNEĞİ VARSA TUTSİ!

Belçikalılar halkı kabilelere ayırmaya başlar. Yüz hatları ince olanlar, güzeller Tutsi, diğerleri Hutu olarak ayrılır. Ya da kaç ineği olduğu sayılır. 10’dan fazla ineği olanlar Tutsi, kısa boylular Pigme, diğerleri de Hutu yazılır. Halkın yüzde 90’ı Hutu, yüzde 9’u Tutsi, yüzde 1’i de Pigme olarak kayıtlara geçer. Herkese kabilesine göre kimlik kartı verilir, resmen kavmiyetçilik yapılır. Belçikalılar, Tutsileri yönetime getirir.

Hutulara yüksek öğrenimi yasaklar, memur yapmazlar. 2. Dünya Savaşı sonrası Afrika’da başlayan bağımsızlık akımlardan korkan Belçika, bu defa Hutuları desteklemeye başlar. 1959’da ayaklanan Hutular 100 bin civarında Tutsi’yi katleder. Soykırımdan kaçan 150 bin Tutsi, komşu Uganda ve Tanzanya’ya sığınırlar.

Ruanda 1962 yılında bağımsızlığını ilan eder. Seçimle gelen Hutu menşeli hükümet Tutsi’lere ülkeyi dar eder. Devlet kadrolarında ve okullarda “Karaböcek” adını verdiği Tutsilere nüfustaki yüzde 9 oranı kadar hak tanınır. Tutsi öldüren Hutular mahkemeye çıkmadan serbest kalır. Ülkede başlayan korkuyla 80’lerin sonunda 500 bin Tutsi sürgüne gider. Eğitimli Tutsiler, Uganda ve Tanzanya’da ordu ve devlette önemli mevkilere gelir. Kurdukları Ruanda Yurtseverler Birliği (RYB) ile ülkelerine dönebilmek için 1 Ocak 1990’da Ruanda hükümetiyle silahlı mücadeleye başlarlar. 1992’de ateşkes imzalanır, siyasi çözüm arayışları başlar. Aşırı milliyetçi Hutular kurdukları Interhamwe adlı yarı askeri örgüt sayesinde silahlanırlar. Sadece Tutsiler değil, çözüm isteyen ılımlı Hutular da fişlenir.

BM GÖZ YUMDU!

5 Nisan 1994 gecesi Hutuların yönetimindeki devlet radyosu “Yarın bir şey olacak ve çok şey değişecek, bekleyin” anonsu yapılır. 6 Nisan 1994 günü devlet başkanının uçağı başkent Kigali’ye inerken düşürülür. Uçakta Burundi Devlet Başkanı da ölür. Bir saat sonra İnterahamwe yollara barikatlar kurar, ellerindeki listelere bakarak ılımlı Hutuları ve eğitimli tutsileri kırar. Bu sırada ülkede barışı korumakla görevli 5 bin kadar BM askerinin komutanı, Genel Sekreter Kofi Annan’a “Soykırım başladı, durdurabiliriz, ne zaman müdahaleye başlayalım?” diye sorar. “Size saldırmadıkça hareket etmeyin” emri gelir. Israrlı müdahale isteği her seferinde reddedilir. 10 BM askerinin Hutularca öldürülmesini fırsat bilen Annan, problemi çözmek yerine askerlerin ülkeden çekilmesini ister. Olay protestan-katolik savaşına döner bir anda.

1 MİLYON CESET

Hutular; taş, sopa, bıçak eline geçirdiği her şeyi silah olarak kullanırlar. Kiliselere, hastanelere sığınan Tutsiler, rahipler ve doktorlar tarafından bir bir katillere teslim edilir. Dünya olanı biteni sadece seyretmekle yetinir. RYB, soykırımı engellemek için Hutularla savaşmaya başlar, soykırımcı Hutular Kigali’ye kadar sürülür.

O zamana kadar soykırımı seyreden Fransa, “Ruanda’da soykırım var ve durdurmak için müdahale edeceğiz” diyerek hükümete (Hutulara) silah yardımı yapar. Hatta başkente asker indirip Kongo’ya kadar olan Turkuvaz bölgesini ele geçirir. Burada da 200 bin kişi katledilir. 100 gün sonunda RYB kontrolü eline aldığında sokaklarda 1 milyon ceset, yağmalanmış binalar ve komşu ülkelere sığınan 2 milyondan fazla Tutsi olduğu ortaya çıkar. Ruanda’da herkes bir yakınını kaybetti, ama gözlerdeki korku ve hasret hiçbir zaman kaybolmadı!

(Osman Sağırlı, Türkiye, 09-2009)

Türkler, 22. Yüzyılı Göremeyebilir

Dünya nüfusu azalıyor. Yanlış okumadınız hakikaten dünya nüfusu azaltılıyor. Bununla beraber Türkiye’nin nüfusu da.

Dünya nüfusu ile ilgili yaşanan karmaşayı anlayabilmek için Henry Kissenger, Rockefeller Ailesi başta olmak üzere Unesco, Ford Vakfı, Carnegie Vakfı, Cloerance Gamble (Proctor & Gamble), Jonn Harvey Kellogg, Cleveland Dodge, Winston Chuechill, Maynard Keynes, Lour Arthur Balfour, Julian Huxley gibi kişi ve kurumları yakından tanımak gerekiyor.

Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerinin tümünde gözü olan ABD ve son yüzyılda bütünüyle ABD’nin kuklası rolüne bürünen İngiltere’nin dünya nüfusunu kontrol etme planını iyi analiz etmeliyiz.

Dünya nüfusunun istenen seviyenin üstünde olması durumunda ülkeler, kaynaklarını kendi halklarına pay etmek zorunda kalırlar. Yöneticiler buna yanaşmasa bile halk yöneticilere bunu yapmaya mecbur edebilir.

Sorun tam buradadır. Ülkelerin kaynaklarını daha rahat elde edebilmelerinin yolu nüfusu kontrol altında tutmak ve azaltmaktan geçtiğini çok iyi bilmekteler.

Torun John David Rockefeller, BM Tarım ve Gıda Organizasyonu 2. McDougall Konferansında “Bana göre nüfus kontrolü günümüzde atom silahlarının kontrolünden sonra ikinci en büyük önceliğimizdir” diyerek özetliyordu, kimin doğum yapacağını kimin yapmayacağını.

En isabetli anlatımla kimin hayatta kalıp kimin öleceğine, kimin doğup kimin doğmayacağına, kimin doğurup kimin doğurmayacağına, kimin hangi hastalığa yakalanması gerektiğine, kimin ölüp kimin tedavi edilmesi gerektiğine, hangi ırkların yaşamlarına devam edip hangilerinin tarih sahnesinden çekilmesi gerektiğine onlar karar verecekti.

Çünkü onlara göre kendilerine hizmet edenler istisna diğerleri itlaf edilmesi gereken birer sürüden ibaretti…

Bu adı konulmamış ilahlık iddiasının tepki çekmemesi için, yol ve yöntemler gerekecektir. Bunun için 1923’de doğum kontrol teknikleri için çok kapsamlı çalışmalar başlatılır. Doğum kontrolü birçok ülkede yerli taşeronlarla hayata geçirilir. Projenin finansı tüm vergilerden muaf olarak faaliyet gösteren Rockefeller Vakfı’nca sağlanır. Hafızalarımızı yoklarsak hangi büyük koçun, ülkemizde bu faaliyetleri yürüttüğünü görebiliriz.

İlk denemeler, ideal bir deney istasyonuna çevrilen Porto Riko halkı üzerinde yapılır. 1965 yılında Porto Riko’da yapılan bir araştırmada doğum yapma yaşına gelmiş kadınların yüzde 35’inin başarıyla kısırlaştırıldığı görülür.

İkincil hedef Brezilya’dır. 1970’lere gelindiğinde Brezilya hükümetince yapılan araştırmaya göre 14-55 yaş aralığındaki kadınların yüzde 44’ü doğurganlığını kaybetmiştir. Hindistan başta olmak üzere birçok ülkede hiçbir engelleme ile karşılaşılmadan kısırlaştırma faaliyeti halk sağlığı, aşı, yardım vs gibi adlar altında sürdürülür.

ABD’nin gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere yaptığı yardımlarını(!) dağıtırken artık, nüfusu kontrol edenler ve edemeyenler olmak diyerek üzere iki ana tasnife tabi tutacaktır.

Henry Kissenger’in NSSM200 projesi devreye sokulduğunda gelişmekte olan ve büyük kaynak zenginliğine sahip; Hindistan, Nijerya, Meksika, Bangladeş, Brezilya, Pakistan, Endonezya, Filipinler, Kolombia, Tayland, Mısır, Etiyopya ve Türkiye gibi 13 ülke hedef tahtasının tam ortasına oturtulurlar.

Projenin hayata geçirilebilmesi için bu ülkelerde sürekli istikrarsızlık politikaları devreye sokulur. Darbeler, suikastlar, terör olayları, ayrılıkçı hareketler birbirini izler. Bu sürede hem kısırlaştırma faaliyeti devreye alınır hem de zengin kaynaklar bir bir sömürülür. Bu durumun adını da “aile planlaması”, “sürdürülebilir kalkınma” ve “seçim özgürlüğü” koyarlar.

Bu faaliyetlerin yürütülmesinde kürtaj teşvik edilir, korunma aletleri dağıtılır, bazı hastalıkları önleme adı altında aşı kampanyaları düzenlenir, sezaryen doğumu teşvik edilir, bazı ülkelerde kadınlar sezaryenle doğuma mecbur edilir ve bu operasyon sırasında kadınlar istekleri dışında tüpleri bağlanır, gıdalara kısırlaştırıcı katkı maddeleri eklenir, genetiği değiştirilmiş ürünler gizliden ve aşikâren tükettirilir, tedavi olmak için satın alınan ilaçlara kısırlaştırıcı içerikler eklenir, teşhis ve güvenlik adı altında geliştirilen aletlerle radyasyona tabi tutulurlar.

Bir soykırım suçlaması ile karşı karşıya kalmamak için her türlü kılıfları da hazırlamışlardır. Bu hedefe ulaşmak için ülke yönetimlerini, siyasetçilerini, bürokrasisini, akademik çevrelerini hatta halklarını da ikna edecek gerekçeleri de boldur.

“Artan nüfus, fakirleştirir. Halk sağlığı tehlikeye düşer. Gelir paylaşımında sorunlar yaşanır. Tarım alanları yetersiz kalacağından gıda krizi çıkar” türü propagandalar. Gerçekte olmadığı halde adına “küresel ısınma” dedikleri yalanlarına, doğadan kendi elleriyle tahrip ettikleri yeterli malzemeleri de vardır.

Netice itibari ile cin şişeden çıkarılmıştır. Şeytani plan gözlerimizin önünde cereyan etmekte adına da “aile planlaması” denilmekte. En ürkütücü sonuçlardan biri de Brezilya ve ABD’deki Afrika kökenli kadınların yüzde 90’ının kısırlaştırılması. Türkiye’de ise 1970’lerde yüzde 2 seviyelerindeki kısırlık oranı, 2009’a gelindiğinde yüzde 25’lere çıkmış.

Şimdi ise tüm dünyada uygulanacak olan “domuz gribi aşısı” ile benzer bir projenin hayata geçirilmesi mukadderdir. Daha henüz aşısının bulunduğu resmen ilan edilmese bile insan üzerinde bazı deneylere başlandığı haberleri geliyor. Hacca gidecek olanlara bu aşı zorunlu hale getirilmeye çalışılıyor. İkna içinde Haccı yasaklamak gibi haberler yayarak bilinçaltı yönetimi yapılmakta. Bu oyuna ilk gelen ülke ise İran’dır.

Virüsü üretenlerin ellerinde tuttukları anti-virüs, insanlar iyice tedirgin edildikten sonra piyasaya sürülecek ve operasyon bütünüyle hayata geçirilmiş olacaktır.

Aslında yapılan şundan ibaret: Virüsü geliştir, bulaştır, yaygınlaştır, ilacını pazarla, kısırlaştır ve kurtul!

Bütün bunlar size komplo teorisi gibi mi geldi? Merak etmeyin bu bir komplo teorisi değil bütünüyle insanlığa yapılan komplodur. Ölüm uykusundan uyanmazsak gençlerimiz çocuk sahibi olamayacak, orta yaşlılarımız ise torun özlemiyle terki dünya edecekler.

Sahte Mehdilerimiz, ‘kıyamet 21. yy’da kopacak’ kehanetinde bulunsalar da, akledemeyen feraset yoksunlarımız 22. yüzyılda mensubu oldukları ırkın tarih olacağını göremeden terk edecekler dünyayı.

(www.gidahareketi.org, 8-2009)

Cundullah Örgütü ABD’nin Piyonuymuş

2005′ten bu yana, cami bombalama dahil İran’da birçok kanlı eylem düzenleyen Sünni Cundullah örgütünden şok bir itiraf geldi.

İran son günlerde ülkedeki yasadışı eylemlerin liderlerinin çarpıcı itiraflarına sahne oluyor. En son geçtiğimiz Mayıs ayında 25 kişinin öldüğü, 119′unun da yaralandığı cami bombalama eyleminde adı geçen İranlı Sünni Cundullah (Allah’ın Ordusu) örgütünden çarpıcı bir itiraf geldi. Örgütün lideri Abdulmelik Rigi’nin kardeşi, cezaevinde olduğu sanıldığı halde bir hükümet binasına benzer bir yerde dünya haber ajanslarının karşısına geçip gözyaşları eşliğinde tarihi bir itirafta bulundu.

Abdulmelik Rigi

BİZİ ABD KURUP DESTEKLEDİ

Örgüt lideri Abdulmelik Rigi’nin kardeşi Abdülhamid Rigi, Sistan-Belucistan bölgesindeki Zahedan kentinde yaptığı açıklamada, “Cundullah’ı ABD kurup destekledi, talimatlarımızı onlardan alıyorduk” diye konuştu. Cundullah’ın ABD tarafından kurulduğu ve CIA’dan talimat aldığı iddiaları 2 yıl önce de Amerikan ABC televizyonu tarafından gündeme getirilmişti. Tutuklu bulunduğu cezaevi yerine kentteki bir kamu binasında sivil giysiyle açıklama yaptığı belirtilen Rigi, “ABD’nin, kendilerine kime saldırıp kime saldırmayacaklarını ve para ve teçhizat olarak da ihtiyacı olanları sağlayacağını söylediğini” öne sürdü.

SİVİLLERİ ÖLDÜRDÜLER

Cundullah örgütü, 36 güvenlik görevlisinin öldürülmesi, 2008′de bir otoyolun kapatılarak 22 sivilin öldürülmesi, Mayıs 2009′da 25 kişinin ölümüyle sonuçlanan cami bombalanması eylemlerini üstlenmişti.

(www.aktifhaber.com, 8-2009)