Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu kırsalında yaşayan Aleviler, iki dinsel merkeze sahipti. Birincisi Hacı Bektaş tekkesi, diğeri ise Dersim (bugünkü Tunceli) bölgesi idi.
Geçmişi 14. yüzyıla kadar giden Hacı Bektaş tekkesinin, doğu bölgeleri hariç Anadolu Alevileri için önemli bir yeri vardı. Bu merkezden kırsal bölgelerdeki Alevilerin büyük bölümü yerel ‘dedeler’ aracılığıyla yönetilmekteydi. Tekke’den buralara yapılan yıllık ziyaretlerle ilişkiler pekiştirilmekteydi. Bektaşi tekkesinin sahip olduğu geniş taraftar ağını yaratmasında, onun Osmanlı merkeziyle olan ilişkileri belirleyici olmuştu. Kurulduğu geç Orta Çağ’dan, kısa bir dönem için kapatıldığı 1826 yılına kadar, bu ilişki yalnızca 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı – Safavi savaşları süresinde kırılma noktasına gelmişti. Osmanlı’nın Şii Safavilerle yaşadığı sürtüşmelerin bedelini Anadolu’daki Aleviler ödedi. Osmanlılar, Safaviler’le işbirliği içinde olan Alevilere karşı sert tedbirlere başvurmuştu.
İmparatorluk açısından bakıldığında tekke, Anadolu’daki aykırı Türkmen aşiretlerini kontrol etmek için bir araçtı. Aşiretler açısından ise, kendileriyle aynı inancı taşıyan bu tekkeye bağlı olmak, merkezi baskıdan korunmak için bir kapıydı. Bu yüzden, tekke, aşırı aykırı düşüncelerin sızması ve İran tehdidine karşı ‘gözetim’ altında tutuldu[8]. Her iki ihtimalin giderek ortadan kalktığı ve Alevilerin politik merkezlerden uzak, kırsal alanlara uzun süren geri çekilişleri, tekkenin aracı işlevini bir derece azalttı. Bu yüzden onun 1826 yılında kapatılması, Alevi nüfusun şüpheli faaliyetleri yüzünden değil, kuruluşundan bu yana kendisine bağlanan Yeniçeri Ocakları’yla ilişkilerinden dolayı idi. 19. yüzyılın ilk yarısında yürürlüğe konulan reformların uzantısında bu birlikler ortadan kaldırıldığında, tekke de onlarla ruhani ilişkilerinden dolayı payını almıştı.
Bektaşi tekkesinin etkili olmadığı doğu bölgelerindeki Aleviler için ise merkez, dağlarla çevrili Dersim bölgesiydi. Burada dini merkez bir tekke etrafında değil, kendilerini Ali soyuna bağlayan ve ‘Seyit’ unvanı taşıyan kutsal aileler çevresinde örgütlenmişti. Bölgedeki aşiretler için inancın ruhani merkezlerini bu aileler oluşturuyordu. Bölgenin bir Kürt beyliği olarak imparatorluktan aldığı özerklik, merkezi yönetimin uzun süre bölgeye olan ilgisizliği ve aşiret sisteminin ayakta durması, yakın bir zamana kadar idarenin denetiminden uzak yaşamasını sağlamıştı…

