Muzik calici calismiyor


BEKTAŞİLİK

Aleviler ve Laiklik

Şükrü Yıldız ile yapılan bir söyleşi:

Aleviler içerisinde Aleviliğin yorumlanmasına ilişkin farklı görüşler var. Bu görüş farklılıklarının kaynağı nedir?

Aleviler arasındaki bu tartışmalar, Aleviliğin asimile edilmesiyle ilintilidir. Cumhuriyetin kabulüyle birlikte Alevi kimliği giderek dejenerasyona uğramıştır. Cumhuriyete sahiplenme adı altında kimliğinden ve inancından uzaklaşmalar yaşanmış, Cumhuriyetin yaratmak istediği kimlik, Alevi kimliğinin yerini almaya başlamıştır. Buna 1960 yıllarından sonra sol kimlikte eklenince Alevilik inanç kimliğini kaybederek daha çok sosyal bir kimlik olarak ortada kalmıştır. 80′li yıllardan soruna bu durum değişmeye başlamıştır. Herkesin kendisini sorgulamaya başladığı bir dönemde Alevilerde bundan nasibini almış ve örgütlenme girişimlerine hız vermişlerdir. Alevilerin kendilerini örgütleme ve inançlarının gereklerini yerine getirme arayışı, kendilerini örgütleme arayışı, doğal olarak iktidara oynayan çeşitli kesimlerin dikkatini çekmiştir. Sağcısından solcusuna, Kürdün’den Türkü’ne, Müslüman’ından Hıristiyan’ına hemen tüm kesimler kendi yanlarında görmek istedikleri Alevi kesimine yönelik girişimlerde bulunmuştur. Kısacası Alevi örgütlenmesinin gündeme gelmesi ile, onları yanında ve politik mecrasında görmek isteyenlerin çalışmaları aynı zaman diliminde gündeme geldiğinden, Alevi hareketi kendi dinamikleri üstünde gelişme şansına sahip olmadığından, farklı görüşlerin gündeme gelmesi gibi bir durum yaşanmıştır. Siyasal tercihlerle başlayan bu ayrılıklar giderek Aleviliğin tarihine ilişkin değişik görüşlerin yaratılmasıyla da ivme kazanmıştır. Şu durumda ne yazık ki, herkesin kendi cephesinden baktığı ve kendi çıkarlarına, politik tercihlerine uygun yorumlanan bir Alevilik var.

Bu görüşleri kategorilere ayırsak?

Ana başlıklarla şöyle söylemek mümkün; Türk-İslam sentezcileri ki bunlar Cem Vakfı ve Sayın İzzettin Doğan etrafında toplanmaktadır. Aleviliğin bir inançtan ziyade bir yaşam biçimi ve sosyal bir hareket olduğunu iddia edenler; bunlar AABF, Pir Sultan Abdal Dernekleri ve sol siyasetçiler tarafından temsilini bulmakta. Aleviliğin Zerdüşt inancının, ya da Şamanizm’in bir devamı olarak görenler ki, bunların Zerdüştileri Kürt Alevi hareketi içinde, Şamanistleri Türk milliyetçisi örgütlenmelerde toplanmaktadırlar. Ama geniş Alevi kitleleri içinde giderek yaygınlaşan kanaat odur ki Alevilik kendi başına bir inanç olduğu yönündedir.

Laiklik tartışmalarını nasıl bakıyorsunuz?

Başta şunu söylemek istiyorum; Türkiye Cumhuriyeti’ni laik bir Devlet olarak görmüyorum. Yada laiklik anlayışını kabul edilir bulmuyorum. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İslam’ın devlete hüküm etmesi durumu vardı. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nde ise devletin dini idare etmesi, yönetmesi gibi bir durum var. Bunu laiklik olarak görmek mümkün değildir. Laikliği inançların kendilerini özgürce ifade etmeleri olarak algılıyorum. Sizi şimdi Diyanet gibi bir kurumunuz olacak, başörtüsü var diye insanları üniversite kapılarında çevireceksiniz, bazı inançları kökten yasaklayacaksınız, buna da laik çağdaş düzen diyeceksiniz. Bu kendimizi aldatmaktır. Tüm insanların kendilerinin bildiği gibi inançlarının gereklerini yerine getirme hakkı vardır. Bu hakkın sınırları, başka bir inanca müdahale etme ve diğer insanların yaşamlarını değiştirmeye kalkmadığı müddetçe saygıyla karşılanmalıdır. Türkiye’de Alevilerin Diyanette temsil edilmesi veya Diyanetin feshedilmesi yönünde tartışmalar var.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Normal şartlarda laik bir ülkede böyle bir kurumun var olması doğal karşılanamaz. Her kesimden inancın kendisini, kendi olanaklarıyla örgütlemesi gerekmektedir. Mesela Aleviler’den, Hıristiyan’lardan ve diğer inanç mensuplarından kesilen vergilerle Diyanet finanse ediliyor. Bu kesinlikle bir haksızlıktır. İş böyle olunca kimilerinin Alevilik’te Diyanette temsil edilmeli ve yatırımlar inançlar arasında eşit bölüştürülmelidir diyebilir. Bu tabii ki mevcut kendine ‘laik” diyen sistemin benimsenmesi ve onaylanması şartını da içerir. Eğer siz öyle derseniz birleri de kalkar size bunun karşılığında ‘şunu şunu yapmanız gerekir” der ve sizde bunu yapmak durumda kalırsınız. Yani devletin dine müdahalesini ve onu yönlendirmesini benimsemek şartını kabul etmiş olursunuz. Alevilik açısından ve onun prensipsel değerleri açısından hazmedilecek bir durum değildir. Devlet olanaklarıyla çok şeyler örgütleye bilirsiniz ama bunların Aleviliğe yararlı şeyler olabileceğine kanaatim yok. Yani eleştirdiğiniz, benimsemediğiniz ve reddettiğinizi şimdi söylediğiniz şeyleri siz yapmaya başlayacaksınız böyle bir durumda.

Ak Parti“nin iktidara gelmesiyle Alevilik tartışmaları da farklı bir biçimde gündeme geldi. Siz bu tartışmalar konusunda ne diyeceksiniz? AK Partinin tek başına iktidar olmasını Aleviler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlginç bulabilirsiniz ama bu süreci Alevilerin güvende olduğu bir dönem olarak görmek mümkündür. Çünkü Alevilere yönelik saldırılar sağ veya İslami Partilerin iktidarda olduğu dönemde gündeme gelmemiştir. Aksine Aleviliğin gündeme gelmesine ve kendini ifade etmesine vesile olmuştur. Ak Parti tabanı ve yöneticileri inançlarından dolayı maruz kaldıkları baskıları ve yasakları başka bir inanç için geçerli olmasını kabul etmeseler gerek diye düşünüyorum. Böyle olmasını istiyorum. Polemiklerden kaçınılması gereken bir süreç. Ön yargılardan arınarak olaylara ve olgulara yaklaşmak ve kimsenin hesaplaşmalarının tarafı olmamamız gerekmektedir. Ak Parti“nin kimliği biliniyor bundan yola çıkarak yaptıkların baştan karşı çıkmaktansa, atılması gereken adımlar konusundaki taleplerimiz her iktidara olduğu gibi bu iktidara da götürmek ve çözüm üretmesini talep etmek gerekmektedir. Kaldı ki, Ak Parti ister istesin ister istemesin hangi gerekçeyle olursa olsun Alevi inancına yönelik ciddi adımlar bu süreçte atılacağı inancını taşımaktayım. Yine AB uyum yasalarında gündeme geldiği gibi “Camiler” ibaresinin yerine “ibadethanelerin” cümlesi alınarak 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde çok ciddi bir düzeltmeye gidilmiştir. Altında Ak Parti imzası vardır.

Sünnilerle herhangi bir probleminiz var mı? Varsa hangi konularda çatışıyorsunuz?

Buna rahatlıkla ‘Alevilerin, Sünni kesimle veya başka bir kesimle bir sorunu, problemi yoktur” diye cevaplayabilirim. Alevilerin kendilerini ifade etme ve inançlarının gereğini yaşamak gibi bir istemi var. Fakat bazı kesimler tarafından bu durum istismar edilmektedir. Yukarda da belirttiğim gibi Cumhuriyet Türkiye’sinin yaratmak istediği kimliği Alevilerin belli bir kesimi benimsemiştir. Alevilerin değil ama Cumhuriyetin İslam’la problemi vardır. Çatışması vardır. Son yıllarda daha açık görülen bu çatışma kendisine cumhuriyetçi-laik diyen kesim ile İslami kesim arasında yapılmaktadır. Aleviler sadece burada istismar edildiklerinden karşıtlar içinde görünmektedir. Aleviler özünde geldikleri noktada kendine laik ve cumhuriyetçiyim diyen Sünni kökenli aydınların kurbanları durumuna düşmüşlerdir. Bu kesimler Alevi hoşgörüsünü ve toleranslarını, içinden geldikleri kesimle olan çatışmaları için istismar etmişlerdir.

Sivas olayı üzerinden 10 yıl geçti. Bu konuda ne diyorsunuz?

Hiç bir şekilde kabul edilmeyecek bir olay. Olay sonrasında bu olaya iştirak eden bazı ideolojik çevreler dışında kalan herkesin utançla hatırladığı düşüncesindeyim. Solingen’deki insanlarımızın Naziler tarafından yakılması olayının daha çirkin bir biçimde işlenmesi ve bununda akşam gizlice değil dünyanın gözünün içine baka baka yapılamasıdır ki, hiç bir şekilde maruz gösterilecek yanı yoktur. Yapanları ve ardındakileri lanetliyorum. Turgut Öker’in Sivas katliamın onuncu yıllı vesileyle yaptığı açıklamaya katılıyorum. ‘Bu olayın sorumluları, Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, Başkan Tansu Çiller ve dönemin Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreştir. Bunlar yargılanmadıkça Alevilerin vicdanı rahat etmeyecektir” Ben buna Öker’in eklemediği Başbakan Yardımcısı ve olayların başlamasından beri haberdar edilen Erdal İnönü’yü de eklemek istiyorum. Bu olay, Sivas olayları bir kesime yönelik başlatılan bir operasyonun parçasıdır. Uğur Mumcu, Turan Dursun, Behiye Üçok cinayetlerini bu kapsamda görüyorum. Arkasında herkesin kafasından geçen derin devlet vardır.

Sivas davası sanıklarının, eve dönüş yasası kapsamına alınması gündemde bu konuda ne düşünüyorsunuz? Şimdi biliyorsunuz Susurluk sanıklarından Sedat Bucak beraat etti. Beraat gerekçesinde bu görevin devlet tarafından verildiği bundan dolayı sanığın devlete karşı sorumluluğu gereği bunu yaptığı belirtildi. Şimdi Sivas sanıklarını da bu kapsamda görmek mümkündür. Bu böyle olmakla birlikte Sivas olaylarını göstererek Alevi kitlesi içine korku salıp korkulardan medet uman anlayışı da kabul etmemek gerekmektedir. Alevileri karşıtlar yaratarak değil, özgül taleplerinden yola çıkarak örgütlenmelerini tamamlamalıdırlar. Korkulardan medet umanlar korkularının esiri olurlar. O anlamda soruna ciddi yaklaşmak ve istismar etmemek gerekmektedir.

Aleviliği besleyen kaynaklar nelerdir? Felsefesini kim çizmiştir?

Aleviliği yorumlayan farklı görüşler olsa da, ortak değerler, isimler vardır. İmam Ali, İmam Hasan ve Hüseyin ile birlikte 12 İmam, Ebul Vefa, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Şuhreverdi, Hasan El Sabah, Şah Hatayi, Pir Sultan, Abdal Musa gibi isimleri saymak mümkündür. Cem, 12 İmam orucu, Musahiplik gibi olgular kimsenin tartışamayacağı ortak değerlerdir.

Türkiye’de solcu kesimin büyük bir çoğunluğunun özellikle kendini devrimci diye niteleyenlerin dinle arası çok iyi olmamasına rağmen niye Alevilere sahip çıkıyorlar? Aleviliği İslam’ın devrim geçirmiş hali olarak mı görüyorlar? Mesela Aziz Nesin ateist olduğunu söylemesine rağmen neden Alevilere sahip çıkıyordu?


Kimin Alevilere nasıl baktıkları onların sorunudur. Daha öncede belirttim çeşitli kesimlerin Alevilere farklı yaklaşımı var. Şimdi bazı Sünni kökenli aydının Alevilere sahip çıkması onlarla Alevilerin Cumhuriyet kimliğinde buluşmasıdır. Onların ateist olması şu veya bu siyasetten olması Alevilerle olan ortak yanları değildir. Sivas olaylarına bakınız, atılan sloganlarda ‘cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacaktır” deniyordu. Daha sonra bazı kesimler bu saldırı cumhuriyete yönelik bir saldırıdır diye kamuoyuna açıklamada bulundu. Şimdi bu nokta Alevilerin bir kesimin Sünni kökenli Kemalist aydınlarla buluştukları noktadır. Ne yazık ki bu kesimlerinde kendi kökenleriyle sorunları vardır, çatışması vardır. Alevileri bu anlamda istismar etmektedirler. Hoşgörüsünü istismar etmektedirler. Alevilerde bastırılmışlığın ve kendine güvensizliğin bedelini bu kesimleri kendisinin sözcüsü haline getirmek suretiyle ödemektedir.

Şükrü Yıldız Kimdir?

Eylül 1969′da Elbistan’da dünyaya geldi. Ticaretle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Yıldız, ilk, orta ve lise eğitimlerini Türkiye’nin çeşitli illerindeki okullarda tamamladıktan sonra üniversite eğitimini tamamlamak üzere 1988′de yurtdışına çıktı.

1988 yılından bu yana yurtdışında yaşayan Şükrü Yıldız, Norveç ve Almanya’da Bilgisayar alanında eğitim gördü. 1990-1992 yıllarında yabancılara ve özellikle Türtlere karşı geliştirilen saldırılara karşı, anti-fa(antifaşist) gruplar içerisinde aktif rol aldı.1998-2000 yılları arasında Brüksel’de Avrupa Birliği çalışmalarını Avrupa Parlementosu’nda gazeteci olarak takip etti. Aynı yıllarda, Avrupa’daki tüm Alevi Kuruluşlarının biraraya gelerek oluşturdukları Alevi Kuruluşları Eğitim Üstkurulu’nda yönetici olarak görev alarak Alevilik derslerinin özellikle Almanya’daki okullarda okutulması için yapılan çalışmalarda Şükrü Yıldız dönüm noktası oldu.

Birçok uluslararası haber ajansında muhabir ve gazeteci olarak görev yapan Yıldız, özellikle Avrupa’da yaşayan Türkiyelilerin inanç ve etnik yapıları ile ilgili konularda özel çalışmalara imza attı. Aleviler için, Alevi ve Türk toplumunun değerli kazanımı Mahzuni Şerif ve Mehmet Altan gibi başarılı akademisyenlerin de köşe yazarı olduğu Dem Gazetesi’ni yayın hayatına başlattı.

Değişen dünya ile birlikte Avrupa’dan yayın hayatlarına başlayan ve Türkiye’ye yönelik yayınlar yapan televizyon kanallarının ortaklık, Yönetim Kurulu üyeliği, Genel Müdür, Genel Koordinatörlük ve Genel Yayın Yönetmenliği gibi görevleri başarı ile sürdüren Şükrü Yıldız, Kanal Avrupa, Düzgün Tv, Su Tv, Dem Tv,Kanal 12 gibi alternatif televizyon kanallarını Türkiye toplumuna kazandıran kişi olarak biliniyor.

(www.ikincigundem.com, 12-2009)

Hz. Ali’nin yanında Atatürk ne iş?

‘Alevilerin laiklik hassasiyetini kullananlar var, Alevilerin meselesi hükümetlerle değil, rejimle. Cemevlerinde Atatürk posterlerinin işi ne.’

Bu tespitler, araştırmacı-yazar Cafer Solgun’a ait. Solgun, Tuncelili bir Alevi. Yüzleşme Derneği’nin de başkanı. ‘Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı’ adlı bir kitap yazan Solgun, Aleviliğe içeriden bakıyor. ‘Aleviler neden Kemalist?’ sorusuna cevap arıyor.

Solgun’a göre Alevilerin Kemalistliği takiye ile başladı; çünkü “Aleviler, kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girdiler” Ancak bu durum zamanla içselleştirildi. Cafer Solgun, 28 Şubat döneminde Alevilerin bazı hassasiyetlerinin istismar edilerek onlara yeni bir rol biçildiğini söylüyor. Bu dönemde irticanın birinci tehdit olarak görülmeye başlandığına dikkat çeken Solgun, “Rejimin, laikliğin teminatı oldukları yönünde onlara bir rol atfedildi. Aleviler nezdinde yakın tarihte yaşanan bazı acı olayların da doğrudan etkisiyle Sünni çoğunluğa karşı temkinli, tereddütlü bir bakış açısı vardır. Bu ruh hali istismar edilmektedir.” diyor.

ALEVİLERİN SORUNU HÜKÜMETLE DEĞİL REJiMLE
Alevilik son zamanlarda daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. AK Parti’nin Alevi açılımı, Alevi örgütlerin çoğundan destek bulamasa da meseleyi gündeme taşıdı. İki hafta önce Ankara’da düzenlenen mitingde bir araya gelen Aleviler ilk kez taleplerini meydanlarda dile getirdiler. Hayykitap’tan çıkan “Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı” isimli kitapta araştırmacı yazar Cafer Solgun, Alevileri Alevi kimliği üzerinde düşünmeye, kendi gerçekleriyle yüzleşmeye çağırıyor. 28 Şubatçıların Alevilere bir rol biçtiğini söyleyen Solgun, “Alevilere rejimin teminatı oldukları yönünde bir rol biçildi. Ama Alevilerin sorunları bu veya şu hükümetle değil, rejimledir.” diyor.

Alevilik meselesini Kemalizm’le birlikte ele alan bu çalışma nasıl ortaya çıktı?
Ben teolog değilim. Bir Alevi tarihçisi olduğumu da söyleyemem. Fakat güncel politik durum içerisinde Alevilerin var olan durumu, görünümü ve Alevi toplumuna bazı çevrelerin roller atfediyor olmaları çok rahatsız edici bir şey. Türkiye’nin bir Alevi sorunu olduğuna inanıyorum. Bu sorunun bazı boyutlarını böyle bir başlık altında inceleme tercihinde bulundum. Yoksa Alevi meselesi ile ilgili çok sayıda kitap var. Fakat hiçbiri Alevilerin bugünkü durumunu ve gidişatını ele alma noktasından hareket eden çalışmalar değil. Alevilerin bu gidişat içerisindeki durumlarını ele alan, Alevi meselesine değişik yönleriyle ayna tutan böyle bir çalışma Türkiye’de ilk defa yapıldı diyebilirim. Bu çalışmanın bir karşılık gördüğünü de söyleyebilirim. Aleviler kendilerini sorgulamaya başladılar. Ben yazdığım için sorgulamaya başladılar demek istemiyorum.

Alevilerin çoğu Kemalist’tir. Kendilerini Kemalist olarak tanımlıyorlar diyebilir miyiz?
Çok sayıda Alevi kurumu var. Cemevi, cemevi ve kültür derneklerinin yöneticileri var. Bunların birçoğu Kemalist. Fakat Aleviler içerisinde kendisini ifade etme araçları çok daha sınırlı olan insanların canla başla Kemalist olmak gibi tercihleri olduğunu düşünmüyorum. Buna karşılık Alevi toplumu içerisinde de kayda değer bir çoğunluk kendisini Atatürkçü ya da Kemalist olarak tarif etmeyi tercih ediyor.

İBADETHANEDE POLİTİK FİGÜR OLMAZ

Kitapta Alevi derneklerinin çoğunun Atatürkçüler derneği gibi olduğunu söylüyorsunuz.
Alevi derneklerinden ziyade cemevleri. Alevilerin ibadethane olarak gördüğü ve ibadethane olarak gidip geldiği bu mekânlarda kocaman Atatürk portrelerinin asılı olması çok çarpıktır. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk sonuç itibarıyla politik bir figür. Atatürk’ün resmini siz işyerinize, evinize asabilirsiniz. Fakat bir ibadethanede de bir politik figürün ne işi var? Cemevlerimizin maalesef neredeyse tamamında 12 imamı temsil eden resimlerin yanında Atatürk portresi var. Bu durum sadece benim açımdan değil, birçok Alevi açısından son derece rahatsız edici bir durumdur. Adeta “13. imam da Atatürk’tür” dercesine bu portrelerin olmasının kabul edilir bir tarafı yok. İkinci boyutu ise biraz daha somut bir nedendir. Atatürk döneminde Kürt Alevileri büyük acılar yaşamıştır. Bu uygulamaların sorumlusu bir sembol ismin sizin dua etmek, ibadet için gittiğiniz bir mekânda resimleriyle karşılaşırsanız ne hissedersiniz.

Peki Alevi derneklerinin Kemalist çizgisini neyle açıklıyorsunuz?
Bu, karmaşık gibi görünen bir meseledir. Ama bu çarpık sonucu anlamamıza yardımcı olabilecek birkaç kavram var. Bunlardan biri korkudur. Doğrudan ölüm, katliam, yok edilme korkusu. Bu korku nedeniyle zaman içerisinde Aleviler kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan, o sorumluyu sembolize eden güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girmek durumunda kaldılar. Örneğin kurucu parti CHP kayda değer bir oranda Aleviler tarafından desteklenmektedir. Yine Alevi camiası içerisinde orduya yönelik bir sempati olduğunu gözlemliyorum. Bu sempatinin temelinde de bu korku yatıyor. Bu, tipik bir takiyyedir.

ALEVİLER TAKİYE YAPIYOR

Aleviler Kemalistliğinde samimi değiller mi?
Alevilerin Kemalistliği bir takiyedir. Daha doğrusu öyle başlamıştır. Bende sendenim kafama daha fazla sopa vurma dercesine bir ilişkiye girilmiştir. Buraya kadar anlaşılır diye düşünüyorum. Ama buradaki sorunun en önemli tarafı bir takiye olarak başlayan bu ilişkinin zaman içerisinde gerçeğe dönüşme temayülü göstermesidir. O takiyenin giderek içselleşmesi sonuç itibarıyla böylesine çarpık bir durum yarattı. Bu manipülasyon ve bu çarpıklığı yaratma konusunda Alevi camiası içerisinde de bazılarının bir misyoner gibi çalışmalarının hiçbir anlaşılır tarafı yoktur.

Misyoner gibi çalışanlar kimlerdir?
Kemalizm’i yaymaya çalışan; Cumhuriyet mitinglerinden Alevilerin darbe çağrısı yapılan mitinglerde boy göstermesi için canla başla çalışan kişilerdir. Alevilerin şeriat tehlikesine karşı darbe çağrısı yapılan etkinliklerde bulunmaları çok utanç verici bir şeydir.

Ya şeriat tehlikesi meselesi?
Şeriat tehlikesi meselesine gelecek olursak. Alevilerin rejimin teminatı oldukları, Atatürkçü oldukları, laik oldukları yönündeki temelsiz rol atfetme siyasetinin gündeme geldiği yıllar 90′lı yıllardır. Aynı yıllar irtica tehlikesinin birinci sıraya konulduğu yıllardır. Bunun dönüm noktası da 28 Şubat sürecidir. Bu konsepti sokaklarda dillendirecek kitlesel bir potansiyele ihtiyaç vardı. İşte bu mantıkla Aleviler keşfedildi. Rejimin teminatı oldukları yönünde onlara bir rol atfedildi. Türkiye’de bize dayatılan manada bir şeriat tehlikesi olduğuna ben inanmıyorum. Fakat Aleviler nezdinde yaşanan bazı acı olayların da doğrudan etkisiyle Sünni çoğunluğa karşı temkinli, tereddütlü bir bakış acısı vardır. Alevilerde de temkinlilik bu ruh hali istismar edilmektedir. Çünkü şeriatçılar iktidara gelirlerse ilk yapacakları şey Alevileri kesmektir şayiası Aleviler içinde yayılmaktadır. Alevilerin bu rolü oynamaları için istismar edilecek bir potansiyelleri vardır.

Alevilerde bu tereddüdü doğuran; Çorum, Maraş, Sivas olayları mıdır?
Alevi toplumunda anlatmaya çalıştığım türden bir ruh halinin olmasının en büyük nedenleri bu acılı olaylardır. Gelişen süreç içerisinde bu olayların kimler tarafından kimler kullanılarak ve ne amaçla tezgâhlandığı çok büyük oranda açığa çıkmış durumdadır. Türkiye toplumunun bütünlüğünü oluşturan çeşitlilik içerisinde birbirimize karşı konumlanmamızı isteyen karanlık güç odaklarının bu senaryolarını uygulamalarına zemin teşkil eden bazı önyargılarımız da vardır.

Ankara’da Alevi mitingi düzenlendi. Bazı dernekler provokasyon endişesi ile mitingi eleştirerek, katılmadı. Siz nasıl görüyorsunuz?
Alevilerin kendi kimlikleriyle ve talepleriyle Türkiye’nin gündemine girme çabalarını ben sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum. Fakat bu noktada şunu da vurgulamak gerekir. Bu tür Alevi taleplerinin gündeme getirildiği etkinliklerin şu partiden yana şu partiye karşı gibi bir siyasi görünüm almasını doğru bulmuyorum. AKP bir iktidar partisidir. Eleştirilecektir. Fakat Alevilerin sorunu AKP ile beraber ortaya çıkmamıştır. Alevilerin sorunları şu veya bu siyasi partiyle değil, doğrudan rejimledir.

Avrupa’daki bazı Alevi dernekleri Ali’siz Alevilik’i gündeme sokmaya çalışıyor.

Alevilerin taleplerini daha fazla görmezden gelmeye devam edersek uç fikirler ya da uç hareketler boy göstermeye başlar. Belki de bugün taraftar bulamayan o görüşler taraftar bulmaya başlayacaktır. Avrupa’daki bazı Alevi dernekleri Alevilerin bir azınlık olarak kabul edilmesi yönünde çalışma yürütüyorlar. Çok acık söylemek gerekir; bu çaba ve çalışmanın en büyük amacı belki de yegâne amacı, o derneklerin milyonlarca Euro olarak ifade edilen fonlardan yararlanmasının mümkün hale gelmesidir. Alevi talepleri ne kadar normal karşılanırsa toplumsal önyargıları aşabilir ve gerçek manada kardeşlik bilincini yerleştirebilirsek bu tür marjinal çabalar etkisiz kalacaktır.

Sorunun çözümü için atılacak en büyük adım ne olmalı sizce?
Bu sürecin başlaması için Alevi toplumunun üzerinde ortaklaştığı taleplerin karşılanması gerekir. Diyanet İşleri’nin kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ve zorunlu din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması gibi. Bunun yanı sıra Sivas ve Maraş katliamı ile ilgili dosyaların açılması, davanın yeniden görülmesi. Eğer devletin birimlerinin müdahil olduğu olaylar resmen kanıtlanırsa Alevi toplumundan özür dilenmesi. Elbette ki bunlar çok kolay gerçekleşecek şeyler değil.

(Zaman, 11-2008)

Prof’tan alevi mitingi yorumu

Alevi mitingiyle ilgili çok çarpıcı açıklamalar yapan İnönü Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Cöhce, Alman İstihbaratı bağlantısıyla ilgili iddialarda bulundu.

Malatya İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Salim Cöhce, Türkiye’deki birçok Alevi olaylarının dış istihbarat örgütlerince çıkartıldığını savunarak, son yapılan Alevi mitinginin de yine istihbarat örgütlerince tertiplendiğini iddia etti.

“Kahramanmaraş olaylarını, Çorum olaylarını, Sivas olaylarını çıkaranlar bugün bu Alevileri sokağa döken, yürüten kişilerdir” oiyen Prof. Dr. Cöhce, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen Alevi mitingi ile ilgili olarak ise şu değerlendimeyi yaptı:

Alman İstihbaratının İşi: Alisiz Alevilik

“Bu sorun bizim Alevilerimizin sorunu değil. Bu mesele yıllardır Alman istihbaratının tezgahladığı bir oyunun artık dışa vurulması, açıkça sahneye konulması hadisesidir. Önce Alisiz Alevilik icat edilmeye çalışıldı. Sonra Aleviliğin ayrı bir din olduğu yönünde bir kampanya başlatıldı. Sonra Aleviliğin Hititler’den intikal ettiği, işte bir Anadolu dini olduğu yönünde görüşler ifade edildi. Tabi bunların hiç birisinin bizim tabanda, tavanda Alevi vatandaşlarımızın üzerinde pek fazla bir etkisi yok. Ancak, Aleviliği kendi gelecekleri için kullanmak isteyen zümreler, gruplar, hatta devletler ve istihbarat birimleri çalışmalarını aralıksız olarak sürdürdüler ve bugünkü bu durum ortaya çıktı.”

(www.aktifhaber.com, 11-2008)

Alevi bir dede

Hz. Ali Atatürk olarak geri dönmüş!

“Alevilikte reenkarnasyon vardır. Hz. Ali Atatürk olarak döndü. Aleviliğe İslam elbisesi giydirmek kolay değil” Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı’ndan olay sözler.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız: “Alevilik inancında reenkarnasyon vardır. İnsan ölmez, başka bir canlının görünümünde yeniden dünyaya gelir. Aleviler, ‘Hz. Ali, Mustafa Kemal Atütürk olarak zuhur etti’ diye inanırlar.”

“Aleviler CHP’yi hâlâ destekliyorlar ama CHP’yle ilişkileri defolu. Aleviler’in kullanıldığı bir ilişki bu. CHP tek başına iktidar olsa da, bu Sünni devlet ve Sünnileştirme politikası devam eder.”

“Bize göre, Aleviliğin tanrı anlayışına, tarihine, kurumlarına, ibadetine bakıldığında, ona İslam elbisesi giydirmek kolay değil.”

“Ergenekon’a aklımız yatmıyor”

“Cemevleri serbest olmalı”

“Türban yasak olmalı”

Taraf Gazetesi’nden Neşe Düzel’in Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız’la yaptığı röportajın çarpıcı bölümleri:

Siz, devletin Sünni olmasından yakınıyorsunuz. Kürtler de, devletin Türk olmasından yakınıyor. Bu durum, Aleviler’le Kürtler arasında bir dayanışma sağlıyor mu?

Aleviler ezilmenin ne demek olduğunu bilir. Kürtler’in de kimi demokratik, meşru ve yasal taleplerini haklı bulurlar, yeri geldikçe desteklerler. Ama Kürt sorunun şiddet yoluyla çözülmeyeceğine inanırlar. Türkiye demokrasiyle yönetilse ve Batılı anlamda laik olsa, bu ülkede ne Kürt sorunu ne de Alevi sorunu olur.

Siz devletten yakınıyorsunuz ama çok garip bir durum var. Aleviler, Kemalist devleti desteklemekle, Kemalist olmakla, darbecilere yeterince karşı çıkmamakla suçlanıyorlar genellikle. Kemalizm, askerin sivil siyaset üzerindeki vesayetini kabul eden ve CHP’nin altı okuyla özetlenen bir ideolojidir. Kemalizm bir nevi darbelerin ideolojisidir. Sizin hem Sünni hem Kemalist olan devletle ilgili düşünceniz ne?

Aleviler Mustafa Kemal Atatürk’ü büyük kurtarıcı olarak görürler. Alevilik inancında reenkarnasyon vardır. İnsan ölmez, başka bir canlının görünümünde yeniden dünyaya gelir. Aleviler, ‘Hazreti Ali, Mustafa Kemal Atatürk olarak zuhur etti, geldi’ diye inanırlar. ‘Bizi ancak böyle biri bu zulümden kurtarabilir’ derler. Aleviler Atatürk’ü mitleştirmişlerdir.

Ben Sünni ve Kemalist devlet hakkında ne düşündüğünüzü sormuştum. Cevabınız nedir?

Cumhuriyet büyük bir projedir. Atatürk, Sünni bir devlet yaratmak istemedi. Laik bir devlet yaratmak istedi ve demokrasiyi hedefledi. Ama laik devlet de, demokrasi de oluşmadı. Bu ülkede imam hatipleri ve ilahiyat fakültelerini ilk CHP açtı. Okullara zorunlu din dersini de ilk o koydu. Demokrasinin olmadığı yerde devlet gücünü kullanan birileri hep vardır. Türkiye’de buna en yatkın olanlar da askerler ve sivil bürokratlardır. Bunlar, halkı küçük görürler, seçmenin oyunu ve aklını önemsemezler. Halka çarıklı çoban muamelesi yaparlar. Kendilerini elit-okumuş aydın kabul ederler. Kendi çocukları için özel okullar açarlar. Halkı bilerek, isteyerek cahil bırakırlar, okutmazlar. Çünkü iktidarı paylaşmak istemezler. Bakın… Türkiye’de devlet önce öğretmen okullarını bozdu. Öğretmeni bozunca, gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Geldi de…

Aleviler’in çoğunluğu Kemalist midir?

En sağcısı bile Kemalisttir. Atatürk’ü severler. Onları, Atatürk yurttaş konumuna getirdi. Büyük bir istibdattan kurtardı, Aleviler’i adam yerine koydu.

Aleviler genellikle CHP’yi desteklerler. CHP ise en devletçi parti. Ergenekon’u da savunuyor. Aleviler hâlâ CHP’yi destekliyor mu?

Hâlâ destekliyorlar ama CHP’yle ilişkileri de defolu bir ilişki. Karşılıklı saygıya dayalı olmaktan çok Aleviler’in kullanıldığı bir ilişki bu. Aleviler CHP’de beklentilerini karşılayamıyorlar, orada yeterince temsil edilmiyorlar ama CHP dışında da kendilerine bir seçenek bulamıyorlar. Çünkü hem özlemleri hem de sınıfsal kökenleri bakımından Aleviler’in yüzde 99’u solcudur. CHP de kendisini sol olarak tanımlayan bir parti…

Ergenekon hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ergenekon çok karışık, anlaşılması çok güç. Yumak öyle sarılmış ki, anlaşılmaz hale gelmiş. Öyle çok şey bir araya gelmiş ki. İçinde Atatürkçüler var. Kemalistler, ulusalcılar var. Askerler var. Sünniler var. Aleviler var. Politikacılar var. Emekli askerler var. Mafya var. Kaçakçılar var. Bunların hepsi nasıl bir Türkiye düşlemişler acaba? Anlaşılması çok zor. Hablemitoğlu cinayeti ile Danıştay cinayetinin katili aynı olabilir mi? Bu iki cinayet aynı düşüncenin ürünü ve aynı örgütün işi olabilir mi? Cumhuriyet’in başyazarı İlhan Selçuk’la Sedat Peker aynı odada nasıl biraya gelirler? Siz emekli askerlerle, siyasetçilerle mafyacıları biraraya koyabiliyor musunuz? Ben koyamıyorum. Benim düşüncem bunları biraraya getiremiyor.

Peki, sizce Türkiye’de kontrgerilla var mı?

Ben, üniversite yıllarında, bulduğu her duvara ‘Kontrgerilla Dağıtılsın’ diye yazan 68 gençliğindenim. Kontrgerillanın içinde askerler, emniyetçiler, bürokratlar, kiralık katiller, mafyacılar vardı. Bu yapı hiç bir zaman bitirilmedi. Politikacılar belki bu yapıyı kullanıyorlardı, belki de organik bağları vardı. Kontrgerilla hala devam ediyor. Adı bugün, Ergenekon olmuş. Ergenekon yoktur, demiyorum. Bu kadar renk nasıl biraraya gelir ve aynı ülküde birleşir aklım almıyor diyorum.

Bağışlayın beni ama. Yakın tarihinde dört darbe yaşamış, dört darbenin alt yapısı da toplumda kaos yaratılarak hazırlamış bir ülkede, darbeyle iktidara gelme planına ve Türkiye’yi dışa kapatarak koyu bir otoriter sistem kurma hedefine niye aklınızın ermediğine de benim aklım ermiyor.

Türkiye’de derin devlet hep oldu. İdeolojik saldırılarla, psikolojik ve ekonomik yöntemlerle, medya gücüyle bu derin yapı kaos ortamı yarattı, cinayetler işledi ve yurttaşları darbe şartlarına hazırladı. Bütün bunlar, özellikle ABD’de eğitilmiş subaylar ve sivil bürokratlar aracılığıyla yapıldı. Aleviler Ergenekon’un aydınlanmasını istiyor. İçinde kim varsa görelim. Ama AKP bu temizliği yapamaz ve yapmayacak! AKP, Ergenekon davası sürecinden kendi işine yarayacak verileri çıkartacak. AKP, CHP ve diğer muhalif partilerle ilgili verilerin peşinde.

Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu?

Ahlaklarını biliyoruz. Türkiye’de siyasetin nasıl işlediğini biliyoruz. Susurluk çözülemez miydi? Tansu Çiller’le Mesut Yılmaz’ı niye çözmediler? Maraş olaylarını MİT yapmış, kontrgerilla yapmış. O tarihte Ecevit niye çözmedi Maraş’ı? Gazi olaylarında 22 insan göz göre göre katledildi? Bu davayı Trabzon’a götüren hangi güçtü? Gazi niye çözülmedi?

Şimdi Ergenekon iddianamesinde, Gazi olaylarıyla Ergenekon örgütü arasında bir bağ olduğu ileri sürülüyor. Siz böyle bir ilişkiden hiç şüphelenmiyor musunuz?

Madımak Oteli’ni kim yaktı? Ergenekon Davası’yla bu da ortaya çıkar mı acaba? Ben otelden sağ kurtulanlardanım. Sivas Davası’nda yargılananları biz otelin önünde gördük. Onlar kesinlikle suçluydu. Ama ya öbürleri? Bunları oraya sevk eden, bunca hazırlığı yapanlar kimdi? Kapının önünde şeriatçılar gözüküyordu. Peki, onların arkasındaki kimdi?

Sizce kimdi?

Hizbullah mıydı, kontrgerilla mıydı, İslamcı militanlar mıydı, İran’dan ya da ABD’den gelenler miydi? Türkiye’de üretilmiş olanlar mıydı? 37 kişinin öldüğü, 35 kişinin yanarak can verdiği olayın üzerinden bir hafta geçmeden dönemin Cumuhuriyet Başsavcısı Nusret Demiral hükmünü verdi. “Olayda örgüt yok, tahrik var” dedi. Sakladı örgütü. O örgütün adı Ergenekon muydu? Bilmiyorum. Araştırılsın. Bizim Ergenekon soruşturmasıyla ilgili tek istediğimiz siyasi müdahalede bulunulmasın. Siyasiler bu işin avukatı ya da savcısı olmasın.

Alevilerin de Ergenekon’da adlarının geçtiğini söylemiştiniz. Nasıl geçti?

Ergenekoncuların Bosna’daki bir cemevinde toplantı yaptıkları, bir Alevi işadamıyla irtibat kurarak Ergenekon’un Alevi kanadını yaratmaya çalıştıklarının bulgularının olduğunu okuduk basından.

Böyle bir şey mümkün değil mi?

Mümkün tabii. Çok mümkün. Aleviden Ergenekoncu çıkmaz, Susurlukçu çıkmaz demiyorum ben. Sünniden ne kadar çıkarsa Aleviden de o kadar çıkar.

Aleviler niye Ergenekon’a karşı çıkmadılar?

İlk başta hükümete yakın gazetelere bazı bilgiler sızdı. Bu bilgilere herkes gibi biz de şüpheyle baktık. Ama iddianame açığa çıktıkça ürperiyor insan.

AKP’nin Ergenekon’a karşı olması, Aleviler’in Ergenekon’u desteklemesine yol açar mı?

Ne münasebet. AKP Ergenekon’a karşı diye Ergenekon’dan yana olmak mümkün değil. Biz gerçeği istiyoruz.

Bildiğim kadarıyla sizin federasyonunuz Aleviliğin İslam’ın dışında olduğu görüşünü savunuyor. Siz tam olarak ne diyorsunuz?

Aleviler arasında ‘biz kimiz’ tartışması yoğun bir şekilde yaşanıyor. Ne olduğumuza karar vermek, hem ihtiyaçlarımızı, hem gideceğimiz yolu, hem de devletten istediklerimizi tanımlayacak. Akademisyenler, araştırmacı yazarlar, Aleviliğin İslam’ın içinde olup olmadığını tartışıyorlar. Bize göre, Aleviliğin tanrı anlayışına, tarihine, kurumlarına, ibadetine bakıldığında, ona İslam elbisesi giydirmek kolay değil. Alevilik bir yaşam biçimi, bir kültür, bir yol, bir felsefe, doğayı ve toplumu kendince bir yorumlamadır. İslamiyet’ten etkilenmiştir, İslam’ın motifleri, ritüelleri, formları vardır ama ‘Alevilik İslam’ın içindedir’ demek o kadar kolay değildir.

Kemalist, Sünni ve Türk olan devlet, Aleviler’in sorunlarını çözerse, siz bu yapının değişmesini gene ister misiniz? Yoksa Kemalist devlet anlayışının devamından yana mısınız?

Sizin tanımladığınız devlet, Aleviler’in sorunlarını çözmez. Çözseydi, 80 yılda çözerdi. Ama bugünkü AKP’nin Aleviler’in sorunlarını çözeceğine dair ipuçları bulunduğunu sezinliyorum ben. Yeni Şafak‘ta Fehmi Koru, Zaman‘da Ekrem Dumanlı, bu sorunu çöz diye AKP’ye çağrıda bulunan üst üste yazılar yazdılar. Aleviler’in sorunlarını çözmek o kadar kolay ki. İmar Kanunu, ‘İbadethanelere yer ayrılır’ diyor ve parantez içinde cami, havra, kilise diye belirtiyor. Buna cemevini de eklersiniz. Zorunlu din dersiyle ilgili anayasa değişikliği paketini devreye sokarsınız. Din dersini seçmeli yaparsınız.

Devlet, Aleviler’in hakkını vermiyor ama türban yasağıyla Sünniler’i de kızdırıyor. Devletin bu tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz? Türban yasağını destekliyor musunuz?

Türban dinî duygulardan çok, bir siyasi simgeyi dayattığı için problem bu noktaya geldi. Üniversitelerde, devlet dairelerinde türban yasak olmalı.

Hacı Bektaş’ın kayıp kitabı bulundu

Araştırmacı ve edebiyat tarihçilerinin varlığından bahsettiği Hacı Bektaş-ı Veli’nin iki kayıp eseri bulundu. Fatiha Tefsiri ve Kırk Hadis’i British Museum Library’de tespit edip kitaplaştıran Yard. Doç. Hüseyin Özcan, eserlerin tasavvuf dünyası için büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor.

Baha Said, M.Fuat Köprülü ve Abdulbaki Gölpınarlı gibi ünlü edebiyat tarihçisi ve yazarların Hacı Bektaş-ı Veli’ye ait olduğunu bildirdiği iki önemli eser gün yüzüne çıktı. Bugüne kadar nerede olduğu bilinmeyen ‘Fatiha Tefsiri’ ve ‘Kırk Hadis’in orijinal metinleri Londra’daki British Museum Library’de bulundu. ‘Fatiha Tefsiri’ kitaplaştırılırken, ‘Kırk Hadis’ için de hazırlıklar sürüyor. Alevilik ve Bektâşilik konusundaki çalışmalarıyla tanınan Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Hüseyin Özcan, İngiltere’de kayıp eserlerin izine rastladı. Fatiha Tefsiri’nin burada son yaprağı eksik nüshasını tespit eden Özcan, daha sonra Süleymaniye Kütüphanesi’nde de başka bir nüshaya ulaşarak karşılaştırma yoluyla metni oluşturdu. İki eserin hemen hemen aynı olduğuna dikkat çeken Özcan şu bilgileri verdi: “Esad Coşan ve Bektaşi dedelerinden Bedri Noyan, Fatiha Tefsiri’nin Tire Kütüphanesi’nde bulunduğunu söylüyordu. Orada çıkmadı. British Museum Library’de ‘Makalat’ adlı eseri incelerken son tarafında tefsirin ek olarak konulduğunu fark ettim. Bu, onun Besmele Tefsiri ile de üslup olarak benzeşiyordu.”

Söz konusu eserlerin tasavvuf dünyasına önemli katkılar sağlayacağına işaret eden Özcan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Müslüman kimliğinin gözden kaçırılmaması gerektiğinin altını çiziyor: “Her mutasavvıf gibi onun da referans kaynakları Kur’an ve hadislerdi. Bunu, bütün eserlerinde açıkça görüyoruz.”

Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Hüseyin Özcan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Fatiha Tefsiri adlı eserinin varlığının bilindiğini söyledi. “Bugüne kadar eser hakkında fazla bilgi yoktu. Varlığı biliniyordu ama metnine ulaşılamıyordu.” diyen Özcan, kayıp eserleri bulma düşüncesinin nasıl ortaya çıktığını şöyle anlattı: “Yüksek lisans tez konusunu görüşmeye gittiğimde Abdurrahman Güzel hocam, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Fatiha Tefsiri adlı eserinin Tire’de bulunduğuna yönelik bir rivayet olduğunu söyledi. Bana ‘Bu eseri bir araştır, bulabilirsen eser üzerinde yüksek lisans tezi yapabilirsin’ demişti. Ben de, benden önceki araştırmacılar gibi Fatiha Tefsiri’ni Tire’de bulamadım. Sonraki dönemlerde de gittiğim kütüphanelerde eseri aradım. 2007′de gittiğim İngiltere’de Oxford, Cambridge, Manchester gibi şehirlerin kütüphanelerini bu niyetle araştırdım. Ancak Londra’da British Museum Library’de eseri bulabildim.”

2009 yılının UNESCO tarafından Hacı Bektaş-ı Veli yılı ilan edildiğini hatırlatan Özcan, “Bir şahsiyeti en iyi tanıtan onun eserleridir.” dedi. Özcan, bu eserlerin, milyonlarca kişinin sevgi beslediği, Türk tasavvuf dünyasının önemli bilgelerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli hakkındaki bilgilere önemli katkılar sağlayacağını da ifade etti. Çalışma sayesinde Hacı Bektaş-ı Veli’nin tüm eserlerinin gün yüzüne çıkarılmış olduğunu söyledi. Hacı Bektaş-ı Veli’nin 13. yüzyılda Anadolu’ya geldiğini hatırlatan Hüseyin Özcan, onun, isyan hareketlerine karşı halkı birliğe davet ettiğini söyledi. ‘Bir olalım, diri olalım’ ve ‘İlimden gitmeyen yolun sonu karanlıktır’ diyerek cehaletle savaştığını anlatan Özcan, şunları söyledi: “Yeni eserleriyle birlikte Hacı Bektaş-ı Veli daha çok tanınacaktır. Gözden kaçırılmaması gereken, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Müslüman kimliğidir. Her mutasavvıf gibi onun da asıl referans kaynakları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Bu durumu Makâlât ve benzeri eserlerinde açıkça görmekteyiz. Hacı Bektaş-ı Veli, eserlerinde konularını işlerken ilgili ayet ve hadislere sıkça yer vermiş, bu temel kaynakları kullanmıştır.”

(Haber7, 2008)

Bazı ünlü aleviler

• Cemal Gürses
• Refik Koraltan
• Eraslan Özkaya
• Turgut Toker
• İsmet Sezgin
• Seyfi Oktay
• Hüsnü Doğan
• Ufuk Söylemez
• Kamer Genç
• Ali Haydar Veziroğlu
• Hüseyin Kocadağ
• Doğan Taşdelen
• İzzettin Doğan
• Mustafa Süzer
• Songül Erol Abdil
• Adnan Polat
• Rıza Çalımbay
• Cem Davran
• Ümit Özat
• Sinan Kaloğlu
• Nurcan Taylan
• Tülay Özer
• Zerrin Özer
• Belkıs Akkale
• Sabahat Akkiraz
• Oya Aydoğan
• Zara

(Süleyman Yeşilyurt)

Yavuz 40 bin Alevi’yi kesti mi?

Yıllar önce Bakü’de bir müzeyi geziyoruz. Adının İrade olduğunu öğrendiğimiz hanım rehberimiz Şah İsmail’in Çaldıran savaşını Osmanlı topları yüzünden kaybettiğini ağlamaklı bir tonda anlatıyor. Besbelli hayranı olduğu Şah İsmail Çaldıran’da bir duvar teşkil eden toplarımızı geçemeyince hiddetinden kılıcıyla topun ağzına öyle bir vurmuş ki, tuncu paramparça etmiş!

Burada efsanenin kendisine takılmayın derim. “Türk” olduğunu düşündüğümüz Azeri kardeşlerimizin bu savaşta Şah İsmail’in ordusunda saf tutmaları ve Yavuz’u saldırgan bir işgalci olarak görmeleriydi beni asıl şaşırtan.

Bir de özellikle bazı Osmanlı karşıtı kesimlerin dillerine doladıkları ve maalesef İsmail Hami Danişmend gibi ateşli Osmanlı yanlısı ‘Sünniler’in de Şii-Alevi husumetlerinden ötürü köpürttükleri ‘Yavuz’un 40 bin Alevi’yi kestiği’ söylentisi var. Ne yalan söyleyeyim, her iki kamp da bu tehlikeli ateşe odun taşımakta fevkalade mahirler. Halbuki Fethullah Gülen hocaefendinin yakınlarda yaptığı ‘mum söndü iftirası’ hakkında sağduyuya çağıran konuşmasını okusalar, bu meseleye nasıl bir denge bilinciyle yaklaşacaklarına dair değerli ipuçlarını yakalayabilirlerdi.

Yavuz Sultan Selim, Doğu’da namağlup unvanına sahip Şah İsmail’in adamlarının Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, hatta Kütahya önlerine kadar geldiği, Bursa’yı tehdit ettiği ve Rumeli’deki kardeşleriyle buluşmalarına ramak kaldıkları bir ortamda tahta çıkmış buldu kendisini. Üstelik de bir Osmanlı şehzadesi olan yeğeni Murad, Şiiliği kabul etmiş ve Şah İsmail’in yanına kaçmıştı. Yani Safevi etkisi, bırakın halka yayılmayı, bizzat saraya kadar girmişti.

Burada özellikle belirtmek istiyorum ki, Yavuz’un birinci sorunu, bir inanç olarak Alevilik değil, Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’un akıl dolu deyişiyle, Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Alevileri ‘beşinci kol’, yani istihbarat unsuru olarak, daha da önemlisi, devleti yıkacak tertipler içine girecek potansiyel bir işbirlikçi güç olarak kullanmaya kalkmasıydı. Şah İsmail’in gerçek niyetinin Osmanlı’yı Şiî bir devlete dönüştürerek bir darbede başına geçmek olduğuna ve bu uğurda çalıştığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor. Nitekim 1511 Nisan-Temmuz aylarında Bursa’dan Antalya ve Kayseri’ye kadar yayılan, Anadolu’nun büyük bölümünün yakılıp yıkılmasına ve 50 bin insanın ölümüne yol açan Şahkulu isyanı da gerçek bir ders olmuştur Yavuz’a.

Anadolu’daki Aleviler ya İran’a göç edip Şah İsmail’in saflarına katılıyor veya muhtemel bir Anadolu seferinde ona destek vereceklerine dair işaretler veriyorlardı. Osmanlı Devleti’nin 1402’de içine yuvarlandığı fetret devri yeniden yaşanacak mıydı? Bu soru, 112 yıldır hiç bu kadar sarsıcı olmamıştı.

Bunun üzerine Yavuz, hem İran’a insan kaynağı sağlayan göçü önlemek, hem de Safeviler üzerine düzenleyeceği seferde arkasını sağlama almak için Mustafa Akdağ’ın deyişiyle, “Şah İsmail’e bağlılıkları, sadece dinî bir inanç olma çizgisini aşarak, para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, Kızılbaşlık propagandası yapmak ve şaha casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başlattı”. Bu kovuşturmanın bir tür fişlemeye dönüştüğünü biliyoruz. Tutulan defterlere yukarıdaki eylemlere karışmış 40 bin Kızılbaş’ın adının geçirildiğini, bunların tutuklanıp sorguya çekildiklerini biliyoruz. Suçlu bulunanlar elbette idam veya hapisle cezalandırılmıştır. Ancak bu kovuşturma sonunda ne kadarının idam edildiğini, ne kadarının hapse atıldığını veya sürgüne gönderilip serbest bırakıldığını bilmiyoruz.

İşte o 40 bin kişi, bu kovuşturma maksadıyla fişlenen ve yakalanan casuslar, düşmana yardım ve yataklık yapanlar, daha önce Şah İsmail’in ordusunda savaşmış olanlar, propagandasını yapanlardı. Ve hepsinin öldürüldüğüne dair en ufak bir kanıt olmadığını ben değil, yine Bacque-Grammont söylüyor:

“Göründüğü kadarıyla, bu “büyücü avı”, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 sapkının kırılması efsanesinin destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.”

40 bin aileyi, yani ortalama 200 bin nüfusu ilgilendiren böylesine büyük çaplı bir ‘katliam’ın belgelere de bir şekilde yansıması gerekmiyor muydu? İşte Alevi kökenli olduğu bilinen tarihçi Mustafa Akdağ, “Yavuz Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40 bin kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.” sözleriyle bu balonu patlatıyor.

(zaman.com.tr, Mustafa Armağan)