Muzik calici calismiyor


B. SAİD NURSİ

Köpeğin gıybeti yapılır mı?

Aziz ve mualla Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri’nin nihayetsiz şefkatinin bir örneğini Molla Hamid Ağabey anlatıyor:

”Bir gün camiin hücre kapısını açık unutmuştuk. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış.

“Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir tertiple köpeği tekrar celbedip, sopa ile döveceklerdi. Üstad vaziyeti öğrenince, onları vazgeçirmek istedi. Molla Resûl:

“Seyda biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki, yiyelim. Halbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?’ dedi, Üstad:

“Molla Resûl, senden soruyorum, vicdanen söyle, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bulsan, yer misin, yemez misin? Halbuki aklın var, idrak ediyorsun ki, bu etin sahibi var’ diye konuştu.

“Molla Resûl, Üstad’ın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu: Sonra cevaben:

“Evet, yerim Seyda!’ dedi.

“Üstad tekrar buyurdu ki:

“Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı helâli bilmiyor. Hayır ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezaya müstehak mıdır?Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.’

“Sonra Molla Resûl ve arkadaşları, köpekte kabahat yoktur diye kabul ettiler. Üstad:

“Madem öyledir. Bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helâl edin!’

“Molla Resûl, Üstad Hazretleriyle biraz samimî konuşurdu, hem yaş itibariyle de Üstad’dan birkaç yaş büyüktü. Gülerek, Üstad’a hitaben:

“Seyda içimizden gelmiyor ki, helâl edeyim. Fakat siz helâlleşmeye bizi ikna ettiniz’ dedi.

(Necmeddin Şahiner, Son Şahitler)

Bediüzzaman’la Atatürk neden tartıştı?

Meclis kürsüsünde bir molla. 1922′de Ankara’ya giden Said Nursi için Millet Meclisi’nde ‘hoş geldiniz’ töreni yapıldı.

Said Nursi’nin Rusya’daki esir kampından kaçıp Almanya üzerinden İstanbul’a dönüşünü 25 Haziran 1918 tarihli Tanin gazetesi okurlarına şöyle duyurmuştu: “Kürdistan ulemasından olup talebeleriyle beraber Kafkasya cephesinde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslar’a esir düşmüş olan Bediüzzaman Said Kürdi Efendi ahiren şehrimize muvasalat (ulaşma) eylemiştir.” Enver Paşa başta olmak üzere askeri ve dini çevreler Said Nursi ile konuşuyorlardı. Ona yeni görevler vermek isteyenler vardı. Ancak Said çok yorgundu. Hem bedenen, hem de zihnen.

Said Nursi

RİSALELER’İN FATİHASI

Onun en büyük isteği, savaştığı sırada kaleme aldığı tefsir kitabını bastırmaktı. Enver Paşa buna katkıda bulunmak istiyordu. Öyle mi yapalım, böyle mi yapalım derken neticede kitabın kağıdını Enver Paşa sağladı ve İşaratü’l-İ’caz basıldı. Sonraki yıllarda Said Nursi bu kitabını ‘Risale-i Nur’ külliyatının ‘fatihası’ olarak niteleyecekti. Ama yine de ‘Nur Hareketi’nin başlamasına daha çok vardı. Savaş Bakanı Enver Paşa’nın yüklemek istediği görevleri kabul etmeyen Said Nursi’ye hizmetlerinden dolayı yüz elli lira ve madalya verilmişti.

İNGİLİZLER’E TÜKÜRÜN

Bu arada Darü’l-Hikmeti’l-İslami açılmıştı. Bu bir tür İslam akademisiydi. Kuruluşun üyeleri arasında, daha sonra İstiklal Marşı’nın sözlerini yazacak olan Mehmet Akif (Ersoy), İzmirli İsmail Hakkı, Kuran tefsiri hâlâ yaygın biçimde okunan Elmalılı Hamdi (Yazır) da vardı. Kendi talep etmemesine karşın Said Nursi de ‘akademiye’ üye yazılmıştı. Ancak hastalığı yüzünden bu görevini yerine getiremiyordu. Bu arada savaş kaybedilmiş, İstanbul işgal edilmişti. İmparatorluk dağılmaktaydı. Said Nursi işgalcilere karşı ‘Hutuvat-ı Sitte’ adlı bir kitap yazmıştı. Kitap gizlice basıldı ve el altından dağıtıldı. Said Nursi gazetelerde “İngiliz’in yüzüne tükürün” diye yazılar kaleme almaktaydı. İngiliz yanlıları onu ihbar etmişti. İşgal kuvvetleri peşindeydi.

ONLAR ASİ DEĞİL

Mütareke döneminde Bediüzzman’ın en büyük, en önemli çıkışı Anadolu’da, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen Kurtuluş Şavaşı’na verdiği destekti. 11 Nisan 1920 tarihinde dönemin şeyhülislamı, Dürrizade Abdullah Efendi, Kuva-yı Milliye’nin aleyhine bir fetva yayınladı. Ortalık birbirine girmişti. Bazı müftüler ve din alimleri harekete geçip ‘karşı fetva’lar verdiler. Şeyhülislam’ın fetvasına karşı çıkanlar arasında Said Nursi de vardı. Özetle şöyle diyordu: “Bu fetva geçersizdir. Çünkü İngilizler’in emri ve baskısı altında yayınlanmıştır. Düşman işgaline karşı savaşanlar asi değildir.” Bu tavır Said Nursi’ye büyük prestij kazandırmıştı.

Said Nursi ve nur talebeleri

Mustafa Kemal’i çok kızdırdı. Said Nursi 1923′te siyasetçileri ve yöneticileri dine davet edince Paşa’yla arasındaki ilişkiler bozuldu.

Said Nursi’nin İngilizler’e ve onlarla işbirliği yapanlara karşı mücadele etmesi, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi Ankara’nın dikkatini çekmişti. O dönemde Mustafa Kemal Paşa, mücadelesine destek bulmak için hocalarla ve Kürt ileri gelenleriyle arasını sıcak tutuyordu. Çünkü bu gruplar halkı etkileyerek kurtuluş mücadelesine katılmalarını, maddi ve manevi yardımlar yapmalarını sağlıyor, ayrıca Ankara yönetimine meşruiyet sağlıyordu. Mustafa Kemal Paşa, Said Nursi’- yi Ankara’ya davet etti. Aynı daveti daha sonra Mareşal Fevzi Çakmak ve eskiden tanıdığı Van Valisi Tahsin Bey de tekrarladı. Said Nursi önce iki talebesini Ankara’ya milli hükümeti desteklemek üzere gönderdi. Bediüzzaman ise İstanbul’daki mücadelesini sürdürmek istiyordu. Ancak çağrılar yoğunlaşınca 1922′de Ankara’ya gitti. Halk ve bazı milletvekilleri onu istasyonda karşıladı. Böyle etkili bir kişinin Ankara’ya gelmesi sevinç vericiydi.

MECLİS’TEKİ TÖREN

9 Kasım 1922 günü Bediüzzaman, Meclis’te ‘hoşamedi’ edildi. Yani resmi bir ‘hoş geldin töreni’ düzenlendi. Alkışlarla karşılandı. Dua etmesi için kürsüye davet edildi. Said Nursi kürsüye çıkarak Anadolu gazilerini kutladı, zafere ulaşmaları için dua etti. Dışarıdan bakıldığında bir sorun yoktu. Kurtuluş Savaşı başarıya koşuyordu. Millet Ankara hükümetinin çevresinde yeniden birlik oluyordu. Meclis 1 Kasım 1922′de saltanatı kaldırdığını resmen açıklamıştı. Cumhuriyetin ilanına doğru kaçınılmaz bir süreç başlamıştı. Daha önce, 1908′de Meşrutiyet’i destekleyen, halkın yönetime katılımını arzulayan Said Nursi için saltanatın kaldırılması karşı çıkacağı bir durum değildi. Ancak bir nokta vardı. Bu kritik nokta Said Nursi’nin fikir ve inanç alemine uygun değildi. Bediüzzaman, Ankara’da dinden uzaklaşıldığını görmüştü. Mesela milletvekillerinin çoğu namaz kılmıyordu. Dine ve dini değerlere karşı bir ilgisizlik görülüyordu.

HEM İLİM HEM BİLİM

Durum gerçekten böyle miydi? Bence bunun pek önemi yok. En azından Said Nursi durumu öyle algılamıştı. Ve bu, onun gibi bir din aliminin kabul edeceği bir gelişme değildi. 47 yaşındaydı. O güne dek din, hayatının merkezinde yer almıştı. Aklı, bilinci, mantığı, ruhu hep onun çevresinde oluşmuş ve işlemişti. Üstelik pozitif bilimlerin önemini kavramış bir din adamıydı. Onun ‘kurtuluş’ formülü ‘ilim+bilim’di. Yani: Aynı anda Kuran ve fen. Medresede bilim, üniversitede din okutulmasını arzuluyordu.

GAZİ’YLE TARTIŞMA

Gidişattan memnun olmayan Said Nursi 19 Ocak 1923′te 10 maddelik bir bildiri yayınladı. Tek cümleyle özetlersek bildiri yöneticileri dine davet ediyordu. Bildiri etkili olmuş, bazı milletvekilleri tekrar namaza başlamıştı. Hatta eski mescit artık yetmiyordu. Bu gelişme başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere başka planları olan önder kadroyu rahatsız etmişti. Çünkü onlar egemenliği dinle değil milliyetçilikle pekiştirmek istiyordu. Birlik ve bütünlük böyle sağlanacaktı. Mustafa Kemal Paşa, Said Nursi’ye çıkışmıştı. Özetle, “Biz senden neler bekliyoruz, sen neler yapıyorsun; yapıyorsun; aramızda ihtilaf yaratıyorsun” demişti. Said Nursi ise ona namazı savunan sert bir cevap vermişti. Onun ‘Hubab Risalesi’ni matbaasında basan muhalif ikinci gruptan Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi bardağı taşıran damla oldu. Said Nursi artık Ankara’da bir yerinin kalmadığını anlamıştı. İstanbul’- a gitmesinin de bir anlamı yoktu. Yeni düzende onun sözünü dinleyecek kimse olmayacaktı.

YENİ SAİD’E DOĞRU

Kararını verdi: Artık inzivaya çekilecekti. ‘Eski Said’ dediği dönemi geride bırakacak… Yani artık bir ‘aksiyon’ adamı olmayacak; kendini dine ve fikirlerini yaymaya adayacaktı. “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” diyerek 3 Mayıs 1923′te onu Van’a ve ‘Yeni Said’e götürecek olan trene bindi.

(Emre Aköz-Nevzat Atal, 2004)

Bediüzzaman ve veliahdlık meselesi

Sayın Sırrı Yüksel Cebeci’yi, Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan yazı dizisinde genellikle objektif ve doğru kaynaklardan yararlandığı bilgilere yer verdiği, konulara tarafsız bir gözle bakmaya çalıştığı için tebrik etmek gerekir. Said Nursi Hazretleri, çektiği çilelerin ve ödediği bedellerin sonucu olarak artık anlaşılmaya başlanmıştır. Bu anlaşılma konusunun henüz başındayız. Alınması gereken çok mesafe var. Fakat büyük bir ilerleme kaydedildiğini söylemek gerekir.

Abdülkadir Ceylân Çalışkan

Bediüzzaman Hazretlerinin çok değerli talebelerinden Ceylan Çalışkan, çok kısacık hayatında, çok büyük hizmetlerde bulunmuş, aldığı ilk dersin gereği olarak doğruluktan hiç ayrılmamış mümtaz bir Nur Talebesidir. 14 yaşında başladığı Nur hizmetini yirmi yıla yakın bir süre ile sadakatle devam ettiren Mübarek Çalışkanlar Hanedanının bu değerli ve cevval evladının, iman ve Kur’an hizmetinde çok özel bir yerinin bulunduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Cennet yaşı olan 33 yaşında vefat eden bu değerli insan, Nur Hizmetinin unutulmazları arasındaki yerini almıştır.

Vefat ettiği zaman cebinde bulunan ve Bediüzzaman’ın el yazısı ile yazılmış bulunan ‘’Ceylan benim vekilimdir’’ yazısı, O’na gösterilen itimadın bir belgesidir. Bediüzzaman daha birçok talebesi için ‘’vekilimdir’’ demiştir ve bu kayıt Emirdağ Lahikası’nda mevcuttur. (Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat sayfa:446) Fakat bu yazı dizisinde kullanılan ‘’Bediüzzaman’ın Veliahdı’’ tabirinin doğru olmadığı görüşünü taşıyorum. Eğer mutlaka böyle bir tabiri kullanmak icap ederse, bu cemaatin içinden çıkmış, onların hür iradesi ile seçilmiş, şahs-ı maneviyi bihakkın temsil eden bir heyet için kullanılabilir.

Bediüzzaman, bu Nur Hizmetinde bir veliahd bırakmamıştır. Nur Hizmetinin tedbirini, ‘’varislerim’’dediği ve cemaatin umumunun tasvip ve tensibine mazhar olmuş ve şahs-ı maneviyi temsil eden bir heyete tevdi etmiştir. Bu varislerin içinde Ceylan Çalışkan ile birlikte Zübeyir Gündüzalp, Bayram Yüksel, Mustafa Sungur, Tahiri Mutlu, Hüsnü Bayram ve Abdullah Yeğin gibi bu hizmette sadakat ve sebatları ile temayüz etmiş değerli Nur Talebeleri bulunmaktadır. Bütün işlerin ‘’meşveret’’ ile görülmesini tavsiye etmiştir.
Zaten bu vasiyetin neticesi olarak Risale-i Nur hizmetlerinin umumi kararlarının cemaatin hür iradesi ile seçilmiş heyetler tarafından verilmesi bir gelenek olarak yerleşmiştir. Bu durumun, Risale-i Nur’daki umumi perspektife ve vurgulara da uygun olduğu şüphe götürmez. Bediüzzaman Hazretlerinin vefatından sonra ortaya çıkan görüş ayrılıklarının bu açıdan değerlendirilmesi gerekir. Bir veliahd bırakmak gerekseydi, Bediüzzaman Hazretleri bunu gayet açık ve net bir şekilde söyler ve böyle bir tartışmaya fırsat vermezdi. Bütün hayatı boyunca inandığı doğruları her zaman ve zeminde söylemekten çekinmeyen, Hakkın hatırını her hatırın üstünde tutan bir Zatın, bu konuda bir tereddüt içinde olacağını düşünmek mümkün değildir.

Bediüzzaman Hazretleri, komite tahakkümüne karşı olduğu gibi şahıs tahakkümüne de karşıdır. Şahısların çabuk mağlup edilebileceğini, şahs-ı manevinin daha metin olarak hücumlara karşı durabileceğini ifade etmiştir. Şahsi idareler ne kadar halis ve samimi olursa olsun zamanla istibdata dönüşebileceğinin çok numuneleri gösterilebilir. Onun için şahısları da, böyle bir tehlike ve manevi mesuliyetten kurtarmak için, bu hizmetlerin seçilmiş heyetler tarafından yapılmasının çok daha hayırlı ve feyizdar neticeler vereceği inkâr edilemez. Bu durum, çok farklı kabiliyette olan insanların, inkişaf ve istihdam edilebilecekleri zeminleri de beraber getirecektir.

Çok zeki, hazırcevap ve espritüel bir kişi olan Ceylan Çalışkan, çok zor bir zamanda ve ağır şartlar içerisinde, çocuk denecek bir yaşta ağır bir sorumluluk yüklenmiş ve bu çetin imtihanı başarı ile vermiştir. İman ve Kur’an hizmetinde sadakat ve ihlâsı ile Üstad’ının muhabbet ve güvenini kazanmıştır. Abdulkadir Ceylan, aynı zamanda gözü pek ve cesur bir karaktere sahip idi. Etrafa dedikodu yayan ve iftiralarda bulunan bir kişiyi defalarca ikaz eder. Ancak bu müfteri şahıs, dedikodularından vazgeçmez. Babasını silahını habersizce alarak bu müfterinin ağzında bir el ateşler. Mermi dilini parçalayarak ensesinden çıkar. Bu şahıs kendisini yaralayan Ceylan hakkında her ne hikmetse şikâyetçi olmaz.

Bediüzzaman Hazretleri, Ceylan’a ‘’seni dünyaya vermem, senin hayatın uhrevidir’’ der. Ceylan Çalışkan, Üstad’ının vefatından sonra İstanbul’a yerleşir. Burada minibüs işletmeye başlar. 1963 yılında bir borcunu tahsil etmeye giderken geçirdiği trafik kazası sonucu vefat eder. Çok kısacık bir dünyevi hayatından sonra uhrevi hayatı başlar. Vefatından sadece altı ay önce evlenen Ceylan Çalışkan, bu elim kaza sonunda Hakkın rahmetine kavuşur. Nur Talebeleri arasında büyük bir muhabbet ve hürmet bırakarak fani hayattan ayrılır.

Bediüzzaman Said Nursi

Bediüzzaman Hazretlerinin vefatından sonra meydana gelen ihtilaflar ve farklı hizmet yolları, farklı mizaçların neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Elbette Bediüzzaman Hazretlerinin bıraktığı emanete Onun gösterdiği yolda, meşveret tam hâkim kılınarak, şahs-ı manevi esas alınarak sahip çıkılır ve hüve hüvesine tabi olunsaydı, belki bu farklılıklar ortaya çıkmayabilirdi. Yine de işin kader cihetini ve murad-ı İlahinin ne olduğunu bilemeyiz. Herkes kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmeli, başka mesleklerin adavet ve tenkidi ile meşgul olmamalı, insanlığın saadet ve selameti için elinden gelen bütün gayreti göstermelidir. Risale-i Nur Talebelerinin esas vazifesi, insanlığın hidayetine vesile olmak için rıza-ı İlahiyi esas alarak son nefeslerine kadar çalışmaktır. İhtilaf ve meşrep farklılıklarını sohbet ve tartışma konusu yapmak doğru değildir.

(A. Kadir HACIÜZEYİROĞLU, www.risalehaber.com)

Said Nursi ve ABD

20. yüzyılda dünyanın süper gücü olarak öne çıkan ve Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra bu özelliği, yanına rakipsizlik sıfatı katılarak iyice pekişen ABD, genel ve yaygın değerlendirmelerde, daha ziyade uyguladığı politikalarla ölçülüp tartılıyor. Ve bu politikalar özellikle Bush dönemindeki uygulamaların sonucu olarak dünya genelinde yaygın bir ABD nefretini doğurmuş durumda. Bu da normal. Zira insan fıtratı zulme, haksızlığa, katliâma, sömürüye itiraz ve isyan eder.

Kur’ân’ın çağımıza dersi ve mesajı niteliğindeki Risale-i Nur’da da Amerika’ya atıflar yapılır. Ama bunların tamamı, külliyatın ana mesajı olan iman ve Kur’ân hizmeti ekseninde, siyasî olaylardan bağımsız bir perspektifle dile getirilir. Maksat, şeriat-ı fıtriyenin kanunlarına riayet ederek bu güce erişen Amerika’nın dine ve insanlığa hizmet hedefine yönlendirilip teşvikidir.

Bununla ilgili bahislerden kısa bir derleme:

* “Leyle-i Kadir’de ihtar edilen bir mes’ele-i mühimme” bahsinde “Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli dinî cemiyeti gibi, rû-yi zeminin (yeryüzünün) geniş kıt’aları ve büyük hükümetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh-u canlarıyla sarılacaklar” (Sözler, s. 141) tesbiti var.

* Üstadın talebesi Hüsrev’in imzasını taşıyan bir mektupta “Mesmuata (duyduğumuza) göre, bugünkü Amerika, aktar-ı âleme (dünyanın her tarafına) tetkikat için gönderdiği dört heyetten birisini, bugünkü beşeriyetin saadetini temin edecek salim bir din taharrîsine (araştırmasına) memur etmiştir” deniliyor ‘Emirdağ L., s. 128)

* “Amerika’nın en yüksek ve meşhur feylesofu olan Mister Carlyle”ın “Başka kitaplar hiçbir cihette Kur’ân’a yetişemez. Hakikî söz odur, onu dinlemeliyiz” beyanı aktarılıyor (a.g.e., s. 461).

* Üstadın talebe ve hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp, Ankara Üniversitesinde verdiği konferansta, “Amerika’da, Beyaz Saray’da bütün dünyanın ve kâinatın güneşi olan Kur’ân-ı Hakîm yeşil ipekliler arasında lâyık olduğu yüksek mevkiye konuyormuş” (Gençlik Rehberi, s. 210) diyor.

* “Eskiden Hıristiyan devletleri ittihad-ı İslâma taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar” (Emirdağ L., s. 577) tesbiti, konunun bir başka önemli boyutunu veriyor.

* Menderes’e yazılan bir mektuptaki “Bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye (İslâm kardeşliği) ile 400 milyon (şimdi 1.5 milyar) kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir” (a.g.e., 816) tavsiyesi, aynı gerçeğin Türk hükümetine bakan cihetine vurgu yapıyor.

* “Amerika buranın en küçük bir havadisini merakla takip ettiği halde, buranın en büyük bir hadisesi olan Risale-i Nur’u elbette arayacaktır” (a.g.e., s. 383), ifadesinde de, aktardığımız diğer hususları tamamlayan önemli bir tesbit mevcut.

Bu son cümleyle irtibatlı gelişmeler ayrı bir fasıl ve bunlar yazımızın kalan kısmına sığmayacağı için müstakil olarak ele alınması daha uygun olur. Ve yukarıda yaptığımız nakiller, Risale-i Nur perspektifinde Amerika’ya nasıl bakılması gerektiğinin belli başlı parametrelerini veriyor.

“Ben talebeyim, onun için herşeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum” (Divan-ı Harb-i Örfî, s. 18) diyen bir Üstadın talebeleri de, herşeyi şeriat mizanlarının en mükemmel şekilde ortaya konulup izah edildiği Risale-i Nur’daki evrensel ölçü ve prensiplere göre değerlendirirler.

Haliyle Amerika da buna dahildir.

Hakkın değil, kuvvetin esas olduğu günümüz dünyasında yapılacak siyaset, ekonomi v.s. gibi dünyevî eksenli yorumlarda ABD yandaşlığı veya karşıtlığı gibi kategoriler ortaya çıkabilir. Ama Nur talebesinin bakışını belirleyen ölçüler bunların üzerine çıkan bir derinliğe sahip olmalı.

(Kazım Güleçyüz, Yeni Asya, 2009-01)

Asrın hastalıklarına Bediüzzaman’dan reçeteler

Ortadoğu’nun göbeğinde Filistin alev alev yanıyor…

Tükürsen boğulacak olan birkaç milyonluk İsrail bitün dünyaya meydan okuyor…

Afganistan Amerikan postalları altında inim inim inliyor…

Çeçenistan Rus zulmünü yaşamaya devam ediyor…

Bosna’nın daha kanı kurumadı…

Milyarları geçen Müslümanlar her yerde zillet altında yaşıyor…

Peki,neden?

Bütün dünyaya adalet götüren Osmanlı bölük pörçük…
İslam coğrafyası tarumar…
Müslümanlar paramparça…
Hasta adam komada bir türlü iyileşmiyor..
İyileşmek ne kelime komadan çıkamıyor…

İşte bu hastalığa çare olacak reçeteyi asrın büyük insanı Üstad Bediüzzaman Hz.leri yıllar önce ortaya koymuş…

Bize düşen sadece bu reçeteyi harfiyen yerine getirmek…

Bakın ne diyor Üstad…

“Ey âlem-i İslâm!

Uyan, Kur’ana sarıl; İslâmiyet’e maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol!

Ve ey Kur’an’a bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı!

Kur’ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeye çalış.

Lisanın, Kur’anın âyetlerini âleme duyururken, hal ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı halin ile de Kur’anı oku.

O zaman sen, dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun!

Ey asırlardan beri Kur’an’ın bayrakdarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâd ve torunları!

Uyanınız!

Âlem-i İslâm’ın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat’iyen akıl kârı değil!

Yine Âlem-i İslâm’ın intibahında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için Kur’an’ın ve imanın nuruyla münevver olarak, İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip hakikî medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyeye sarılmak ve onu, hal ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır.

Avrupa ve Amerika’dan getirilen ve hakikatta yine İslâm’ın malı olan fen ve san’atı, nur-u tevhid içinde yoğurarak, Kur’an’ın bahsettiği tefekkür ve mana-yı harfî nazarıyla, yani onun san’atkârı ve ustası namıyla onlara bakmalı ve “saadet-i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakaik-i imaniye ve Kur’aniye mecmuası olan Nurlara doğru ileri, arş!” demeli ve dedirtmeliyiz!

Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim!

Beşyüz senedir yattığınız yeter!

Artık Kur’an’ın sabahında uyanınız. Yoksa Kur’an-ı Kerim’in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla, vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir.

Kur’an’ın mecrasından ayrılarak birleşmeyen su damlaları gibi toprağa düşmeyiniz.

Yoksa toprak gibi sefahet ve şehvet-i medeniye sizi emerek yutacaktır.

Birleşen su damlaları gibi, Kur’an-ı Kerim’in saadet ve selâmet mecrasında ittihad ederek, sefahet ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana âb-ı hayat olan, hakikat-ı İslâmiye sularını akıtınız.

O hakikat-ı İslâmiye suları ile bu topraklarda iman ziyası altında hakikî medeniyetin fen ve san’at çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve manevî saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir inşâallah.

Biz de inşaallah diyerek bütün alem-i islamı Üstad’ın gösterdiği Kur’an’ın aydınlık yolunda gitmeye davet ediyoruz…

Önce kendi nefsimize…

Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler…

(Cevdet Kara, 2009-01)

Said Nursi’den Reisicumhura ve Başvekile mektup

Hz. Üstâd Bediüzzaman’ın Risâle-i nur’un teklifindeki yüksek ilmi ve edebi hüviyeti ve bulunduğu zamanın gerçeklerin iyi bilmesi, Kur’anî bir yol olan Risâle-i Nur’un mesleki, meşrebi ve gerek ahval-i şahsiyyesi ve gerek hizmette takib ettiği esasslar ve düsturlar hakkında tatmin edici beyânve izahlar Risâle-i Nur Külliyâtın’da bilhassa Mektubât’ta, İhlâs Lem’a’larında, Kastamonu ve Emirdağ Mektupları’nda geniş tafsil ile izah edilmiştir ve bilhassa yukarıda bir nebze bahsettiğimiz hayatının son senesinde Ankara’da son vasiyeti hükmündeki son dersinde ehemmiyetli esaslar vasiyet etmiştir. Bütün bunları mezkur risâle ve mektıplarqa havale ediyoruz. Bilhassa, İslâm âleminde hizmet-i kur’âniyyede bulunan veeya bulunmak isteyen herkese güzel hayâtî düsturlar o risalelerde beyan edilmiliştir. Şimdi, Hz. Bediüzzaman’ın son Isparta hayatında, 1955’lerde “Reisicumhura ve Başvekile” diye yazdığı mektubunu, hizmet ve gayesini hulasa ettiği mülâhazasıyla aşağıya dercediyoruz. Hz. Bediüzzaman bu mektubunda iki mühim noktayı nazara veriyor:

İmanı kurtarmak ve tahkikik yapmak için Kur’an’da kısa bir yol bulunduğunu, bu zamanın bu fen ve ilim asrında bulunanların, bu Risâle-i Nur’a ihtiyacını belirtir.

Mısır Cami-ül Ezher’i gibi Asya’da da daha büyük ve daha muazzam bir üniversite lüzumunu ve bununda dört-beş müslüman devletlerin merkezi hükmündeki Şarki Anadoluda; Van, Bitlis, Diyarbakır civarında olmasını bu suretle müslümanlığa en büyük tehlike olan ayrılık ve ırkçılık fikirlerine mukabele edileceğini izah eylemektedir:

Reisicumhura ve Başvekile

Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garib ihtiyar der ki: Size iki hakikatı beyan ediyorum:

Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürur ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallah dörtyüz milyon İslâm’ın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin teminine kat’î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım. Otuz-kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri îmânı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur’anın bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’un Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale-i Nur’un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumîde yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. Sizin bu defa ki Irak ve Pakistan’la pek kıymettar ittifakınız, inşâllah bu tehlikeli ırkçılığın zararını defedecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sair dinler sahibelerinin dostluklarını bu vatan milletinekazandırmaya tam bir vesile olacağına, ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.

Sâlisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur’an’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’an’ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”

İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur’an-ı Hakîm’den istimdad eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir Dârülfünun-u İslâmiye tasavvuru ile, altmışbeş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalaletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk:

Birinci Vesilesi: Risale-i Nur’dur ki; uhuvvet-i îmâniyenin inkişafına kuvvet-i îmân ile hizmet ettiğine kat’î delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik haletinde te’lif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâm’ın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu’cize-i Kur’aniyenin cilvesini âlem-i İslâm’a işittireceksiniz.

İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmi-ül Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâm’ın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile “İNNEMEL MU’MİNUNE İH-VETUN” Kur’anın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam musalaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilayat-ı şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medreset-üz Zehra manasında, Câmi-ül Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i Nur’un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altun lira verdiği gibi, sonra ben eski harb-i umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcud 200 meb’ustan 163 meb’usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an’anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb’uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki: “Biz şimdi ulûm-u an’ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garblılaşmaya ve medeniyete muhtacız.” Ben de cevaben dedim:

“Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların garbda gelmelerinin delaletiyle; Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan vilayat-ı şarkıyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet’in hakaikına kat’iyyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim. Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam îmâna hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aks-ül amel ile, o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü, sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.” Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaatı geldi ki: Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum!

İşte bu cevabımdan sonra, an’ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allah kusurlarını afvetsin, şimdi vefat etmişler.

Râbian: Madem Reis-i Cumhur gayet mühim mesail-i siyasiye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes’ele yapıp, hattâ hârika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medar-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta-şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kal’ası olan bu üniversiteyi yine mesail-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm faideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünki hariçteki kuvvet tahribatı manevîdir, îmânsızlıkladır. O manevî tahribata karşı atom bombası, ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. Madem elli beş sene bu mes’ele ye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikı ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes’elede re’yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu mes’eleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes’elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.

Said Nursî

Bediüzzaman’ın içinden binlerce kahraman çıkar

Said Nursi’nin Sultan Abdülhamid Han, Adnan Menderes ve Necip Fazıl gibi fikir ve siyaset hayatına damga vuran isimlerle ilişkileri ve insani yönünü ele alan bir kitap yazan araştırmacı-yazar Vakkasoğlu, “Sevgisiyle, mücadelesiyle Bediüzzaman’ın içinden binlerce Gandhi çıkar” dedi.

Araştırmacı-yazar Vehbi Vakkasoğlu, bugüne kadar yalnızca risaleleriyle gündeme gelen Bediüzzaman Said Nursi’nin Sultan Abdülhamid Han, Adnan Menderes ve Necip Fazıl gibi fikir ve siyaset hayatına damga vuran isimlerle ilişkilerini ve hiç konuşulmayan insani yönlerini yazdı. Vakkasoğlu, “Çevreciliğiyle, sevgisiyle, tüketime karşı duruşuyla, toplum için mücadelesiyle Bediüzzaman’ın içinden binlerce Gandhi çıkar” dedi. Vakkasoğlu, Nesil Yayınları’ndan çıkan “Başkasının Günahına Ağlayan Adam” isimli kitabını “neden yazdığını” anlattı.

HERKESE HİTAP EDİYOR

Bediüzzaman’ın Kur’an’ın seslendiği herkese hitap ettiğinin altını çizen Vakkasoğlu, “Dolayısıyla Bediüzzaman’ı bir grubun, bir cemaatin adamı yapamayız. Onu kimse tekeline almamalı. Üstadın grup, klik, cemaat adamı, olmadığını, bütün insanları içine alan bir yüreğin sahibi olduğunu ortaya koymak istedim” dedi.

Bediüzzaman’ın günlük politikada partilerden uzak durduğunu, ancak partileri dine, vatana, millete hizmet ettirmek için çabaladığını vurgulayan Vakkasoğlu, “Adnan Menderes, Tevfik İleri gibi insanlarla hep irtibatı olan biriydi. Seçim zamanı ‘çok hastayım gidecek halim yok ama mümkünse sandığı buraya getirin’ diyen, ‘kanunlar müsaade etmiyor’ denildiğinde tüm sıkıntılarına rağmen gidip oyunu atan bir adamdı” şeklinde konuştu. Vakkasoğlu konuşmasını şöyle sürdürdü: “Gandhi gözümüzde kahraman. Ancak Bedüzzaman’ın hayatına baktığınızda içerisinden binlerce Gandhi çıkar. ‘Bu milletin imanının selameti uğruna dünyevi zevklerimden, ihtiyaçlarımdan vazgeçtim, gerekirse ahiret kazanımlarımdan da vazgeçerim’ diyor.” Kitapta “Bediüzzaman için Ebubekir gönüllü” ifadesini kullanan Vakkasoğlu, “Bugün bilgi eksikliğimizden ziyade sevgi eksikliğimiz var. Bediüzzaman bunu en zor zamanda yapmış. Kendisine eziyen eden CHP’lilerle bile bağını koparmamış” dedi. Bediüzzaman’ın gelmiş geçmiş en önemli çevrecilerden biri olduğunu da söyleyen Vakkasoğlu, kitabında Bediüzzaman’ın Eğirdir Gölü’ne girdiği zaman, suyu kirletmemek için hemen çıktığını, öğrencilerine de bunu öğütlediğini aktardı.

Büyük Doğu için yorganını sattı

Bediüzzaman’ın kendisini ziyaret eden Necip Fazıl’a “Ben Büyük Doğucuları Risalei Nur talebesi kabul ettim. Biz bir ağacın meyveleriyiz” dediği aktarılan kitapta, ilginç bir bilgiye de yer veriliyor: Bediüzzaman’ın talebesine aldırıp, okuttuğu dergiler arasında Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su da vardı. Bir sayıda, maddi imkansızlık nedeniyle derginin çıkmasının tehlikede olduğu yazılınca, Bediüzzaman duygulanır ve yanındaki talebesine “İki yorganım var. Biri bana kafi. Diğerini satın parasını Doğu’ya gönderin”der.

(Yenişafak, 12-2005)