Muzik calici calismiyor


B. SAİD NURSİ

Ölümünü Şiirleştiren Bediüzzaman

EDDÂİ eddâi eddai

(*) Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz emvat bâ-âsam âlâma.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taýş.
Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm’a.
Mezar taşımla pür-emvat enindar o mezarımla
Revanım sâha-i ukba-yı ferdâma.
Yakînim var ki: İstikbal semavatı ve zemin-i Asya
Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm’a.
Zira yemin-i yümn-ü îmandır
Verir emn-ü eman ile enâma.

(*) Bu kıt’a, onun imzasıdır.

Bediüzaman Said Nursi

“Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said’den yetmiş dokuz emvat”  ifadesini nasıl anlamalıyız?

Meali: Yıkılmış bir mezarım ki, içinde Said’den yetmiş dokuz cesed, günahlarıyla ve elemleriyle yığılmıştır.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri burada her seneyi bir mezar taşı olarak tasvir ediyor. Açıklama notlarında da izah edildiği gibi, insan vücudu altı ayda bir tazelendiği için vücut altı ayda bir ölür sonra tekrar yeniden dirilir. Üstad Hazretleri her altı ayda ölen cesedini mezara atılmış bir taş kabul ediyor.

Üstad Hazretleri bu mısraları yazdığında kırk yaşlarında olduğu anlaşılıyor ve yetmiş dokuz yaşına kadar da yaşayacağına hissi kablelvuku olarak işaret ediyor. Her altı ayı bir taş kabul edersek yetmiş dokuz taşı ikiye bölünce Üstad’ın bu şiiri yazdığı tarih 1921, yaşının da takriben kırk olduğu ortaya çıkıyor. Bu şiirin yazıldığı tarih 1921 olup Üstad Hazretlerinin bundan tam kırk sene sonra yani 1960 da vefat ettiği sabit olduğuna göre Üstad Hazretlerinin kerameti yazıya geçmiş oluyor.

Bu cümlenin onun imzası olması ise, ömür sayfasının ve mektubunun bitişine imzasını atması anlamındadır. Yani benim ömrüm bu kadar olacak bu şiir ve bu mısrada buna şahit ve imza niteliğindedir diyor.

(www.sorularlarisaleinur.com)

Lise Mektebi Avlusunda Taşlaşmış Kızlar

“Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar, kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: ‘Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.’

“Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisâtı sinema ile hâl-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbâl hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahatin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşrû keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.”

(Said Nursi, Risale-i Nur, Şuâlar)

***

Eskişehir, bu milletin imanının kurtulup selâmette olması için canla-başla uğraşan, ama buna muhalif olan hainler tarafından dünyada ve öldükten sonra da mezarında rahat bırakılmayan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin haince, alçakça ve haksız bir şekilde hapishane hayatının başladığı ilk mekân ve bir müddet de menzili olmuş bir yerdir.

Üstadımızın 50. vefat yılı münasebetiyle yurdumuzun çeşitli yerlerinde yapılan onu yâd etme merasimine iştirak etmek için geldik Eskişehir’e.

Eskişehir’in hizmet erlerinden Kâmil Tuncay kardeşimizin mihmandarlığı ile, Üstadımız’la alâkalı menzillerden Eskişehir Hapishanesi, onun karşısındaki lise mektebi, hapishanede mahkûm iken enteresan bir şekilde gelip Cuma namazını kıldığı Ak Camii ve bir müddet ikamet ettiği evi vb. yerleri gezip, görme imkânı bulduk. Gezdiğimiz bu mekânlardan her birinin kendine has bir özelliği var.

Üstadın kaldığı hapishane yıkılmış, onun yerine binalar yapılmıştı. Ama, onun karşısındaki lise mektebi hâlâ yerinde duruyordu. Sanki ismiyle müsemmâ, sefahat ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevînin silueti gibi.

Hapishane tarafından lise mektebine, onun avlusuna, Üstad’ın geçmişte gözyaşlarıyla şahit olduğu ‘lise mektebinin büyük kızlarının gülerek raks ettikleri’ avlusuna doğru bakarken, dikkat ve nazarlarımızdan kaçan bir şeye işaret etti Kâmil kardeşimiz. Lisenin bahçesi ve avlusu şehrin büyük caddelerinden biri olarak kullanılıyordu şimdi. Belki de, o lisenin kızlarından, eğer 90 yaşlarına kadar yaşayabilen beş on tanesi varsa, belki onların da üzerinden geçtiği, o acınacak hallerini tahattur ve tahassür ettikleri yer, bir cadde olmuştu şimdi. İşte Kâmil kardeşin orada işaret ettiği şey bize çok mühim gelmişti. O caddenin ortasında bir havuz yapmışlar, üzerine de birkaç tane müstehcen vaziyette kız heykelleri koymuşlar. Şaşırdık, çok enteresan geldi bize. Avluyu ararken, avludaki Üstadımızın müşahede ettiği halleri tahattur ederken, adeta o kızların taşlaşmış bir sûretini yaptıklarını gördük şimdi o avluya. Ama tabiî, müstehcen bir vaziyette, milletin tasvib etmediği bir sûrette. (Aynı zamanda, oranın, Hasan Polatkan’ın ismini taşıyan bir bulvarının ismini de değiştiren büyük şehir belediye başkanının bir icraâtı bu.)

Sonradan adı Atatürk Lisesi olarak değiştirilen Eskişehir Lisesi ve Taş Heykeller!

O hâle muttalî olunca, şaşırmakla birlikte, Üstadımızı hatırladık yeniden. Denizli hapsinin bir meyvesi olan; Asa-yı Musa, Meyve Risâlesi, Gençlik Rehberi gibi birkaç yerde bulunan ve kaç defa okuduğumuzu hatırlamadığımız, okurken düşündüğümüz “Üçüncü Mesele” geldi aklımıza.

Şefkat timsâli Üstadımız, hapishane penceresinden, deccalin yalancı bir cehennemi olan hapishanenin penceresinden, karşıdaki lise mektebinin, deccalın yalancı bir cenneti olan lise mektebinin avlusuna baktığı zaman gördüğü manzaraya üzülüyor ve kendisine dert ediyor, ağlıyordu. Yoksa dert etmeyip, “Bırak sarhoşu yıkıldığı yere kadar gitsin, cehenneme zümera, bana ne?“ diye yüzünü öbür tarafa çevirebilirdi. Ama çevirmedi, çeviremezdi. Çünkü o bu asrın vekiliydi. Bu asır insanının (sadece Müslümanlar değil) saadetiyle selâmetiyle alâkadardı. Onların cehenneme gitmesine, kötü vaziyette bulunmasına vicdanı müsaade etmiyordu. Bilerek ve severek o fiili işlediklerinden (“gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden” diyor, “edemediğinden” demiyor. Yani bir zorlamadan ziyade, kendi istekleri ile o hâli irtikap ettiklerinden), o zehirli bal hükmündeki lezzetlerinin içindeki elemi gösterip, onları imana dâvet ederken, birden karşısına sefahat ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî dikilerek, süfyan komitesi adına konuşarak, muhavereye giriyor ve sonunda teslim olmuyor, imana girmiyor, cehenneme gidiyor. Tabiî, avanelerini de peşinde sürükleyerek.

Hapishane ve lise mektebinden sonra, hapishanedeyken Cuma namazı kıldığı Ak Cami’ye gittik, fakat cami namaz vakitlerinin dışında kapalı olduğundan içine giremedik. Oradan, Üstadın Eskişehir’de bulunduğu zaman kaldığı Abdulvahid Tabakçı’ya ait evin önüne gelerek orada resim çektirdik.

Ertesi gün, programın konuşmacısı olan İslâm (Selahaddin) Yaşar ile buluşup, Ankara’dan gelecek olan Ömer Tuncay Ağabey ve diğer arkadaşlarla öğle namazında Ak Cami’de buluşmak üzere sözleştiğimizden, hep beraber oraya gittik. 35 senedir hukukumuz bulunan Selahaddin Yaşar kardeşimizle çok şeyleri tahattur edip teâtide bulunduk. Namaz kılmak için girdiğimiz camide sanki Üstadı yanımızdaki safta otururken hissettik. O meseleyi tahattur ettik. O mesele de şuydu:

“Bediüzzaman, Eskişehir hapishanesinde iken; bir Cuma günü, hapishane müdürü, kâtib ile otururken bir ses duyuyor:

‘Müdür bey! Müdür bey!’

Müdür bakıyor. Bediüzzaman yüksek bir sesle:

‘Benim mutlaka bugün Ak Cami’de bulunmam lâzım.’

“Müdür: ‘Peki Efendi Hazretleri’ diye cevab veriyor. Kendi kendine: ‘Her halde, Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamayacağını bilemiyor’ diye söylenir ve odasına çekilir. Öğle vakti; Bediüzzaman’ın gönlünü alayım, Ak Cami’ye gidemeyeceğini izah edeyim düşüncesiyle Üstad’ın koğuşuna gider. Koğuş penceresinden bakar ki, Bediüzzaman içeride yok! Hemen jandarmaya sorar, ‘İçeride idi, hem kapı kilitli’ cevabını alır. Derhal camiye koşar. Bediüzzaman’ın ileride, birinci safta, sağ tarafta namaz kıldığını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman’ı yerinde göremeyip, hemen hapishaneye döner; Hazret-i Üstadın ‘Allahü ekber’ diyerek secdeye kapandığını hayretler içerisinde görür. (Bu hadiseyi bizzat o zamanki hapishane müdürü anlatmıştır.)” (Tarihçe-i Hayat)

Bu enteresan hadiseyi hatırladığımızda, “Acaba niye mutlaka o gün Ak Cami’de bulunmam lâzım” dediğini düşünürken, sanki yanımızdaki safta oturan Üstadımız bize, “Kardaşım, ben çeyrek asır önce de Şam’daki ak minareli camiye gitmiştim” der gibiydi.

Zamanın sahibinin tasarrufunu, ancak onu sevkeden bilir işte.

Bütün bu halleri yaşadığımız Eskişehir’deki Üstadımızı yâd etme programına İstanbul’dan hususî olarak, üstelik de geçirdiği bir müessif kaza neticesinde iki koltuk değneğiyle gelen, oranın hizmet erlerinden Kadir Tuncay Ağabeyin o manidar hâlini de unutmayarak, programdan sonra, gece Bursa’ya vâsıl olduk.

(Osman Zengin, Yeniasya, 10-04-2010)

Bediüzzaman’a Zulmeden İki İsmin Hazin Sonu

Bediüzzaman’a türlü sıkıntılar çektiren, dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’in hazin sonlarını Mustafa Köfkeci kaleme aldı.

İbret Verici Bir Hayat

83 yıllık ömrünün büyük bir kısmını hapis ve sürgünlerle geçiren, 130 parçadan teşekkül eden Risale-i Nurları da hapishanelerde ve sürgün dönemlerinde yazmış, İkinci Meşrutiyet, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet gibi yaşamış, çok partili devri görmüş, yaşadığı dönemlerin önde gelen mütefekkirlerinden Bediüzzaman Said Nursi’nin meşakkatli dünya hayatından ayrılışının 49. yılı.

Vefatına kadar bir çeyrek asır sürgünde yaşayan, sonu beraatla neticelenen İstanbul Toptaşı, Eskişehir, Isparta, Denizli ve Afyon hapishanelerinde ömür tüketen, 19 defa zehirlenerek suikasta maruz kalmış, hakkında 700 civarında kamu davası açılmış ve neticede evinde yatma imkânı bulamamış ve Urfa’da bir otel odasında son nefesini veren, Bediüzzaman’ın 83 yıllık hayatı ibret verici bir çok hadiselerle doludur.

Cemiyetin imanını kurtarmak için dünyamı da feda ettim, âhiretimi de

“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-i harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. Işte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun. Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.

Bu sözleri samimi dostu yakın arkadaşı Eşref Edip’e 1950’li yılların başında İstanbul’da söylüyor. Eşref Edip, Said Nursi’nin çok sade bir şekilde yaşadığını, çektiklerinden ötürü hiçbir kimseye beddua etmediğini belirterek dergide şu cümleleri kaleme alıyordu:

Eşref Edip

“Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir. Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tagaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.”

Peki hakkını helal ettiği ve beddua bile etmediğim dediği kimselere kader ve ilahi adalet afv etmiş mi?

Bu konuda bir iki enteresan misal vermek gerekirse;

Bediüzzaman 20 Eylül l943 (20 Ramazan) günü 8 senedir mecburi ikamete tabi tutulduğu Kastamonu’da tutuklanarak Çankırı yoluyla Ankara’ya getirilir. Daha sonra Isparta’ya götürülecektir.

Ankara’da Vali Nevzat Tandoğan vilayette Said Nursi ile görüşmek ister. Hadisenin görgü şahitlerinin ifadelerinden takip edelim:

Selahattin Çelebi, İnebolu’nun tanınmış ailelerinden ve eşrafından Nazif Çelebinin oğludur. Hadise günü vilayette Tandoğan’ın odasının önündedir. Aynen şöyle anlatıyor.

“Mübarek Ramazan ayının sonlarında sıcak bir gündü. Nevzat beyin kapısında idim. Memurlar Bediüzzaman’ı getirdiler. Beraberce içeri valinin odasına girdiler. Sonra memurlar çıktı. Kapı kapandı. İçeriden şiddetli sesler geliyordu. Sonra zil çaldı, kapıcı içeri girdi. Tekrar kapıcı çıktı. Bu esnada Bediüzzaman hiddetle Tandoğan’a: Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum. Kıyafet kanunu münzevilere tatbik edilmez. Ben dışarı çıkmıyorum. Beni icbarla siz çıkarıyorsunuz. Başından bul !” diyordu. Bu esnada odacı elinde yirmibeş kuruşluk adi bezden yapılmış eski bir kasketle dışarıdan geldi. Valinin odasına girdi.”

Üst kattan bazı memurlar evrakları getirip polislere teslim ettiler. Bu esnada Bediüzzaman: Selahattin korkma. Korkma. Korkma! Alahaısmarladık.” diye seslenerek polis ve jandarmalarla yürüyüp gitti.

Talebesi Zübeyir Gündüzalp’in yazdığına göre Bediüzzaman Tandoğan’a: “Bu sarık bu başla çıkar” tarzında konuşarak boynunu gösterir.

Kudretli Vali’nin başına gelen

Genç Cumhuriyetin en kudretli, en meşhur ve aynı zamanda CHP Ankara İl Başkanı ve Belediye Reisliği gibi üç vazifeyi uhdesinde bulunduran Nevzat Tandoğan vali olarak görevine Ankara’da devam etmektedir.

Nevzat Tandoğan (Atatürk’ün arkasında)

1945 yılında Ankara sosyetesi ve Rus Büyükelçiliği’nin de doktoru olan Dr. Neşet Naci Arzan 17 Ekim 1945’te silahlı saldırı sonucu öldürülür. Saldırıyı üstlenen Reşit Mercan adlı genç, polislere teslim olur. Mahkeme sırasında Reşit Mercan’ın şahidi dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay silahı kendisinin temin ettiğini söyler. Hadise Ankara’da şok tesiri yapar. Suçu üstlenen Reşit Mercan’ın Vali Nevzat Tandoğan ile saldırıdan önceki gece bir saat görüştükleri ortaya çıkar. Devam eden Ankara cinayeti davasında şahitliğine başvurulan Tandoğan, 9 Temmuz 1946 sabahı eşi ve kardeşiyle bir müddet konuştuktan sonra yatak odasına geçmiş ve başına kurşun sıkarak intihar etmiştir. Üç yıl sonunda dava biter ve Haşmet Orbay cinayet işlemekten 18 yıl, Reşit Mercan ise cinayete yardımcı olmaktan 9 yıl hapis cezası alır.

Evinden dahi çıkmayacaksın

Bediüzzaman 1960 yılına gelindiğinde ömrünün son demlerini yaşadığının farkındaydı. Son zamanlarda ev hapsi de dahil kendisi ve talebelerine yönelik büyük sıkıntılar sebep olan uygulamaların kaynağında İçişleri Bakanı Gedik görünüyordu. Diğer taraftan yaklaşmakta olan ihtilal tehlikesini Başvekil Menderes’e intikal ettirmek istiyordu. 19 Aralık 1959′da Ankara’ya gitti. Birkaç gün kaldı. Ancak haber ulaştırmak mümkün olmadı.

Talebesi Mustafa Sungur aracılığıyla Başbakan’a bir mektup iletti. 12 Ocak 1960 tarihi taşıyan mektupta; “Bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak gezerlerken Ankara’dan gelen bir emirle, ‘Şimdi evinden dahi çıkmayacaksın.’ denilmesi bir haps-i münferit hükmündedir. Otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet çok ağır geliyor.” demektedir.

Said Nursi

Yine Menderesle görüşmek maksadıyla tekrar Ankara’ya gelmek isterken Gölbaşında yakınların da durdurulur.

“Bizim geldiğinden haberimiz yok. Çünkü hadiseden bir gün önce bizleri göz altına aldılar. Biz nezaretten çıktıktan sonra haberini aldık. Emniyet kuvvetlerine Üstad “sizin kanunlarınızla benim seyahat hürriyetim var. Niye engel oluyorsunuz” diyor. İçişleri Bakanı Namık Gedik’in kesin talimatı olduğu için güvenlik güçlerinin Ankara’ya üstadı sokmamakla kararlı olduğunu anlıyor. “Eğer istesem benim fedakar talebelerime emir veririm buradan geçerim. Fakat madem siz müsaade etmiyorsunuz. Sizin için iyi olmayacak” diyor. Üstad geri döndükten sonra bizi serbest bırakmışlar. Biz hadiseyi duyduk. Ben hemen doğruca otobüsle Emirdağ’a, Üstad’ın yanına gittim.

Gizlice Urfa’ya gidiş

Mart ayının başında Emirdağ’da zatürreeye yakalandı. 19 Mart günü sabah namazından sonra dostlarıyla vedalaşarak Isparta’ya döndü. Ramazan ayına girilmişti. Hastalığı gittikçe artmış. 20 Mart günü sabahı kararlı bir şekilde ilk sözü, “Gideceğiz” olur. İstikamet Urfa’ydı. Talebeleri Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp’ın arabada olduğu halde gizlice Urfa’ya kaçırılır.

“Urfa’dan cebren de olsa geri götürün”

Said Nursi’nin Isparta’dan ayrıldığı haberi kısa sürede polise ulaştı. Bediüzzaman’a ve eserlerine müthiş husumet besleyen dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, yetkililere derhal ve kesin olarak cebren de olsa Isparta’ya geri gönderilmesi talimatı verir. Hatta ambulans yoksa çöp arabası da olsa geri gönderin dediği rivayet edilir.

Urfa’daki İpek Palas Otel’in 27 numaralı odasına yatırılan ve hastalığı ağırlaşan Said Nursi’nin hareket etmeye takati yoktu. Talebelerinin, “Üstad çok hasta, yola dayanamaz” sözleri ise yetkililer tarafından, “Bakanlıktan emir var, derhal Urfa’dan çıkacaksınız, gerekirse ambulans veririz. Nasıl çıkıp geldiyse, aynı şekilde dönecek” denilerek cevap verilir. Polisin “geri dön” sözlerine Said Nursi, “Ben buraya dönmeye gelmedim. Burada kalacağım, belki burada öleceğim” diyerek karşılık verir.

Hükümet tabibinin yolculuk edemeyecek kadar hasta olduğuna dair raporu dahi etkili olmadı. Ankara’ya açılan telefonların, telgrafların haddi hesabı yoktu. Ramazan’ın 27. günü, yani Kadir Gecesi’ne denk gelen 23 Mart 1960′da Bediüzzaman Hazretleri vefat ediyor.

Kudretli Dahiliye Vekil’inin başına gelen

Bediüzzaman’ın vefatından 2 ay sonra da 27 Mayıs darbesi olur. Aralarında Namık Gedik de olmak üzere çok sayıda siyasetçi tutuklanır. Harb Okulunda tutulan Gedik birçok siyasetçi gibi onur kırıcı uygulamalara maruz kalır. 2 gün sonra yapılan açıklamada, okulun penceresinden atlamak suretiyle intihar ettiği iddia edilir. Cenazesi de okuldan gizlilik içinde çöp arabası ile çıkarılır. Ancak bütün bu iddiaların doğruluğu hâlâ tartışma konusudur. Genel kanaat cunta subaylarının ağır işkencelerine maruz kalarak hayatını kaybettiği ve bu cinayete intihar süsü verildiği de yönünde olur.

Namık Gedik

Kudretli Vali ve Kudretli Vekil’in intiharları halâ sırlarını koruyor.

(www.risalehaber.com)

Bediüzzaman’ı Unuttuk mu?

Dün Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatının 50. yıldönümü idi. Bu müstesna şahsiyetin dünyaya veda etmesinin üzerinden yarım asır geçmiş.
Bu yarım asrı Türkiye nasıl geçirdi?
Rejimin hâlâ süren şiddet hareketleriyle! Vefatının hemen ardından 27 Mayıs darbesi yapıldı. Onun dirisiyle baş edemeyen zihniyet, cesedini kabrinden çıkararak kaybetti!

Bediüzzaman yaşarken mutevazı fakat güçlüydü, rejim onu mahkemelerinde yargıladı, mahpushanelerinde hapsetti. Buna rağmen tebliğini yapmaktan vazgeçiremedi.
Sömürgeci güçler 1. Dünya Savaşı mağlubiyeti üzerine İslâm dünyasının önünde bir ümit adası olarak duran Osmanlı Devleti’ni yıkma fırsatını ellerine geçirdiler ve uyguladılar. Bolşevik devriminin sirayat etme tehlikesi karşısında Anadolu ve Doğu Trakya’yı içine alan yeni bir devletin kurulmasına cevaz verildi. Lozan Konferansı böyle bir devletin fiziki alanı yanında manevi tesir alanı konusunda da sonuçlar doğurdu. Lozan’dan sonra Türkiye’yi yönetenler galip güçlerin barıştan sonra görmek istedikleri İslâm’dan uzaklaştırılmış, kültürel ve manevî etkileri yok edilmiş bir ülke oluşturmaya yöneldiler.
1930’larda Türkiye’yi yönetenler, ülkeyi İslâm’dan kurtardıkları için övünmekte haklıydılar. 1922’den itibaren gerçekleştirdikleri uygulamalar hakikaten muazzamdı, hatta dehşet vericiydi! İslâm’ın siyasî ve sosyal etki uyandıran kurumlarıyla birlikte şeklî görünümlerini ve hatta paralel kültürünü de ortadan kaldırmışlardı. Bu uygulamalar on yıl boyunca geniş tasfiye veya temizlik hareketleri ile birlikte yürütülmüştü. Tahminlere göre, tasfiye hareketleri sırasında öldürülenlerin sayısı, Milli Mücadele’deki kayıplardan fazla olmuştu.
Bu dönemde İslâm tamamen merkezden kenara, şehirden köye, taşraya itildi. Resmiden gayri resmiye, meşrudan kanun dışına (legalden illegale) mahkûm edildi. Hatta bir süre Müslümanlıkla ilgili her türlü haber ve bilgilerin normal dolaşımda yer almasına, iletişim araçlarında yayılmasına izin verilmedi. Tevhid-i tedrisat (eğitim birliği, yani eğitim tekeli) ve tevhid-i neşriyat (yayın birliği-yayın tekeli) politikası birlikte yürütüldü.
Bu dönemde itilmiş/bastırılmış İslâm’ın akademik öğretilebilirliği her seviyede tamamen ortadan kaldırıldı. Meşru (yasal) yaşanılırlığı -hiç olmazsa teorik olarak- imkânsız hale getirildi. Tefekkür olarak bile alan dışı bırakıldı. O yılların gazete ve dergilerini karıştıranlar, İslâm’dan sadece “irtica” dolayısıyla, yani menfi olarak bahsedildiğini göreceklerdir. O zamanların manzarasına bakıldığında görünen şuydu: Bu topraklar üzerinde sanki bin yıl İslâm kültürü var olmamış, insanlar onunla kimlik ve kişilik bulmamışlardı.
Bir din pozitivist bir mantıkla yok edilebilir mi? Kökleştiği halkın içinden sökülüp çıkarılabilir mi? Devrin idarecilerine bakılırsa, bu mümkündü. İdeolojik eğitimle, İslâm’ın hiç öğretilmediği dönemlerde din karşıtı veya dışı bir nesil meydana getirilmeye çalışıldı. Bunun, insanın fıtratından kaynaklanan sebeplerle tam başarıya ulaşmaması bir yana, resmî öğretim de ülkenin büyük bir kısmına ulaşmıyordu.
Latin alfabesi, kendisinden beklenen sihirli atılımı gerçekleştirememiş, şefin iddialı nutkuna rağmen az zamanda herkes bu harflerle okur yazar olamamıştı! Sonraki dönemlerde bütün ümitler tahsilin yaygınlaştırılmasına bağlandı. Sanki bütün nüfus eğitimden geçirilince herkes dinsizleşecekti.
Türkiye’nin son devir yazılı tarihinde yer almayan bazı kişiler ülkeyi yönetenlerin büyük bütçelerle, geniş kadrolarla, modern yayın araçlarıyla ve silahlı güçlerle yapamadığını yapmayı başardılar. Türkiye’nin resmi tarihini yazanların menfi olarak bile bahsetmek istemedikleri, kitaplarında yer vermekten kaçındıkları bu kişilerin arasında Bediüzzaman Said Nursi önemli bir yer tutmaktadır. Said Nursi kural dışı-ortam dışı itilmiş İslâm’ın alışılmamış (pasif) varoluşunu üstlenenlerden birisi, hatta birincisidir.

(D. Mehmet Doğan, Vakit, 2010-03-24)

Bediüzzaman Said-i Nursi (1876-1960)

Onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis”in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi”nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden “Molla Said”e, “zamanın emsalsizi, benzersizi” anlamında “Bediüzzaman” lâkabı verildi.

Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.

İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu.

Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: “Tahkiki iman” geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.

Sıra “tahkiki iman” ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.

Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı “Medresetüzzehra” adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. “Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder. İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)” diyordu.

Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul’a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. “Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?” diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü.

Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul”daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, “Sen gerçekten de Bediüzzamansın” demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve “meşrutiyet-i meşrua”yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman’a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ “üç büyük düşman” saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu.

“31 Mart Olayı” ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman”dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van”a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü.

Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi “Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye”ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını “isyan” sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi.

Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis’te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında “kıble farkı” oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van’a döndü.

Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta “Dahile kılıç çekilmez” dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur’a, ardından Barla’ya sürüldü. Barla’da Risale-i Nur Külliyatı’nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve “cevher insan” yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.

1925′li yıllarda Türkiye’de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi.

Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur’ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.

İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan “ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?” gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa “iman ve temele ait” meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı. Problemin çözümü Kur’ân’ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.

Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman’ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.

Bediüzzaman”a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.

Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.

Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’nin bir özelliği vardır ki; talebesiyim diye geçinen çok insanlarından bundan haberi yoktur. Üstad Bediüzzaman’a Kur’an İlmi Resul tarafından daha 11 yaşındayken rüyasında verilmiştir. Üstad zaten bir sözünde derki; “Sabah uyandığımda sanki tüm göğsüm ilimle doldurulmuştu” Üstad İlim isterken mevladan rüyasına gelen Resul ona “Sana tek şartla Kur’an ilmi verilecektir. Kimseye soru sormaman kaydıyla Kur’an ilmi verilecektir.”demiştir. 11 yaşındayken hocasına ders verebilecek kadar ilim gönlüne yerleştirilen Said-i Nursi; dileriz ki Şefaat ettiklerinden oluruz.

1960 yılının 23 Mart’ında Urfa”da Hakk’ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca “Kur’an talebesi” bırakmıştır.

Allah ondan razı olsun.

(Mart 2010)

Bediüzzaman 100 Yıl Önde

Hâlâ Ermeni-Türk (Müslüman) düşmanlığının yapıldığı, Ermeni açılımının tartışıldığı günümüzden 100 sene önce Bediüzzaman, “Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu milletin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vâbestedir (bağlıdır, ilgilidir, ancak onunla mümkündür)” demiştir.

Ve dostluk, diyalog gibi ince ve hassas meselelerde, şu hassas ölçüyü getirir: “Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi (milletin izzeti, şerefini) muhâfaza ederek, musâlaha (barış) elini uzatmaktır.”

Zaten düşmanlığın hiçbir faydası yoktur. Zira, düşmanlık, korkuyu, korku endişeyi, gerginliği, sıkıntıyı getirir. Ayrıca, bütün yatırımları korkunun ve düşmanın izâlesine yatırmaktır! Yani, eğitime, sağlığa vs. gidecek yatırımların, askere, silâha yatırılmasıdır.

Buna binâen, “Türkün Türkten başka dostu yoktur!” sözü, dehşetli bir korkuyu, sıkıntıyı pompaladı bu millete 80 yılı aşkındır.

Şimdi, cümlelerin devamındaki şu muhteşem psiko-sosyal teşhise ve tesbite bakınız:

“Hem de, onlar (Ermeniler) uyanmışlar; siz uykudasınız, rüyâ görüyorsunuz. Hem de, fikr-i milliyette müttefik ve kavîdirler (milleti düşünmekte birlik olup, güçlendiler); siz, ihtilâfla şimdilik boşsunuz, hem de galebe etmek istiyorsunuz. Onlar sizi mağlûp ettiği silâh ile, yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakkî (ilerleme meyli) ile, temâyül-ü adâlet (adalete yönelmek) ile mağlûp edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe (üstünlük) kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zîrâ komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyât (ilerleme/yükselme) tohumlarını topladılar; vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkîye îkaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyâr ediyorlar (uyandırıyorlar).

“İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehâlet ağa, oğlu zaruret (çaresizlik/yoksulluk) efendi ve hafîdi (torunu) husûmet (düşmanlık) beydir.”

Ne çıktı bu birkaç paragraflık tesbitlerden, teşhislerden:

* Barış,

* Dostluk,

* Yükselme, ilerleme,

* Akıl, ilim, birlik ve beraberlik.

Peki, demokratik açılımdan Ermeni açılımına kadar, Bediüzzaman kaç yıl önde?

Tam 100 sene.

Peki, açılımda samimî olan, ciddî olan bir zihniyetin, yalnızca “Said Nursî” ismini zikredip, orada durması kâfî mi?

Bediüzzaman’ın ismini zikredip, yüz sene önce teklif ettiklerini—güncelliğini, tazeliğini, geçerliliğini koruduğu halde—millete mâl etmek için çabalamamak kâfî mi?

Hadi çabadan vazgeçtik, hiç olmazsa statükonun, çıkar çevrelerinin isteklerine boyun eğmese.

Bu devlet barış, dostluk istiyorsa, önce vatandaşı ile barışmalı, dostluk kurmalı.

Başörtülü ile, Kur’ân kursuna gitmek isteyen 12 yaşından küçüklerle barışmalı, dostluk kurmalı?

Ermeni açılımına evet, ama önce vatanda açılım!

(Ali Ferşadoğlu, Yeni Asya, 2009-10-17)

Divan-ı Harp’te Bediüzzaman

Meşrûtiyetin îlânından sonra Selanik’ten meşrûtiyet muhafızı olarak getirilen ve Taşkışla’ya yerleştirilen avcı taburları tarafından, 13 Nisan 1909’da (31 Mart 1325) İstanbul Sultanahmet Meydanında büyük bir isyan hareketi başlatılmıştır. On bir gün devam eden bu kargaşada âsî askerleri yatıştırıcı rol oynayan Bedîüzzaman Saîd Nursî, isyancılarla birlikte hareket ettiği iddiâsıyla Sıkıyönetim Mahkemesine (Dîvân-ı Harb-i Örfî’ye) çıkarılmış, fakat yaptığı müdafaa sonucunda beraat etmiştir. Burada ilgi ve dikkatimizden kaçmayan, Bedîüzzaman’ın, mahkemeye tepkisinden dolayı, müdafaasında kendi yaptıklarını “cinâyet” olarak nitelemesidir. Müdafaa maddelerini kısaca özetlemeye çalışalım:

Birinci Cinâyet: Meşrûtiyetin başlangıcında Şark aşîretlerine elli-altmış telgraf çektim, onları hürriyete sahip çıkmaya çağırdım, gâfil bırakmadım. Demek, neme lâzım demediğimden cinâyet işledim ki, bu mahkemeye verildim!

İkinci Cinâyet: Ayasofya’da, Bayezıt’ta, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebelere hitâben muhtelif nutuklarla Meşrûtiyeti şer’î deliller ile îzah ettim. Demek meşrûtiyeti başka medeniyetçiler gibi taklit olarak değil; delillendirdiğim ve şeriata aykırı görmediğim cinâyet sayılmış ki, bu mahkemeye verildim!

Üçüncü Cinâyet: İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerime meşrûtiyeti telkin ettim. Bizim düşmanımızın cehâlet, zarûret ve ihtilaf olduğunu, bu üç düşmana karşı san’at, mârifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğimizi; husûmete vaktimizin olmadığını anlattım. Demek cinâyet sayılmış ki, bu mahkemeye verildim!

Dördüncü Cinâyet: Şerîatın istibdada müsâit olmadığını anlatmak için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde şerîat nâmına alkışladım. Fakat korktum ki, bu defa da dinsiz bir istibdâda kapı açılmış olsun! Ayasofya’da mebuslara hitâben, hürriyetin İslâm ahlâk ve âdâbıyla kayıt ve kontrol altına alınmasını, yoksa insanların şartsız tam serbest olması halinde sefih ve itaatsiz olacaklarını ısrarla söyledim. Demek cinâyet ettim ki, bu tokadı yedim!

Beşinci Cinâyet: Gazeteciler fâsit kıyaslarla İslâm ahlâkını sarstılar, efkâr-ı umûmiyeyi perîşan ettiler. Ben de neşrettiğim makâlelerle onları reddettim. Ediplerin edepli olmaları gerektiğini, sözlerinin milletin müşterek kalbinden yana tarafsız olması gerektiğini ve matbûât nizamnâmesinin vicdanlarındaki dîn hissince tanzim edilmesinin ehemmiyetini anlattım. Muharrirlere nasîhat etmekle, demek cinâyet işledim!

Altıncı Cinâyet: Kaç defa büyük toplantılarda büyük heyecanlar hissettim. Korktum ki, halk âsâyişi ihlâl etsin! Bayezıt’ta talebeler toplandığında heyecanlarını yatıştırdım. Ayasofya mevlidinde konuştum. Ferah Tiyatrosunda kopan fırtınaları teskin ettim. Medenîlerin entrikalarına karışmakla, demek cinâyet ettim!

Yedinci Cinâyet: İşittim; İttihad-ı Muhammedî (asm) namıyla bir cemiyet kurulmuş. Sonsuz derece korktum ki, bu mübârek ismin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin. Dedim ki: “Bu isim umûmun malıdır. Tahsis ve tahdit kabûl etmez! Bu cemiyetin müntesipleri, Kâlû Belâ’dan dâhil olan umûm mü’minlerdir. Üye isim defteri, Levh-i Mahfûzdur.” Ben, bu cemiyeti tefrikaya sebep olmaması için uyardım. Geçen büyük musîbete sebebiyet veren fırkalara da engel olmak istedim. Fakat esef vericidir ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı! Ben ki, âdî bir adamım! Böyle meclis-i mebusan vekillerinin en mühim vazîfelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım; demek cinâyet ettim!

Sekizinci Cinâyet: İşittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin müthiş hâdiseleri hatırıma geldi; gâyet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki, en mukaddes cemiyet ehl-i îmân askerlerin cemiyetidir. Askerler merkezdir; millet ve cemiyet, onlara intisap etmek lâzımdır. Ben ki âdî bir talebeyim. Böyle büyük ulemânın vazifelerini gasp ettim. Demek cinâyet ettim.

Dokuzuncu Cinâyet: Martın otuz birinci günündeki dehşetli isyan hareketini birkaç dakika uzaktan temâşâ ettim. Muhtelif istekleri işittim. Fakat yedi renk sür’atle çevrilirse yalnız beyaz göründüğü gibi; ayrı ayrı istekler binden bire iniyor, ortada yalnız “şeriat” lâfzı kalıyordu! Anladım ki, iş fenâ, itaat bozuk ve nasîhat tesirsizdir! Umum gazetelerde askere hitâben, ululemirleri olan zabitlerine itaat etmelerinin farz olduğunu, Osmanlıların bu zamanda haysiyet ve saadetlerinin askerin itaatine bağlı bulunduğunu yazdım. İsyanı bir derece bastırdım. Neme lâzım demediğimden, demek cinâyet işledim.

Onuncu Cinâyet: Harbiye Nezaretindeki askerlerden sekiz taburunu gâyet tesirli nutuklarımla itaate getirdim. Onlara, itaatsizlikle üç yüz milyon Müslüman’a zarar verdiklerini; asker ocağının büyük bir fabrikaya benzediğini; bir çark itaatsizlik ederse bütün fabrikanın karmakarışık olacağını; askerin siyâsete karışmaması gerektiğini; “şeriat” istedikleri halde, itaatsizlikle şeriate muhalefet ve lekedar ettiklerini anlattım. Demek ki ben, bu kadar âlim varken böyle mühim vazifeleri deruhte ettiğimden, cinâyet ettim.

On Birinci Cinâyet: Şark vilâyetlerinde aşiretlerin perişan hallerini görüyordum. Anladım ki, dünyevî saadetimiz, yeni medenî fenlerle olacak! O fenlerin bir kaynağı ulemâ, bir kaynağı da medreseler olmalıydı. Din âlimleri, fenlerle ünsiyet peyda etmeliydi. O niyetle Dersaadet’e gittim. Padişahın zabtiye nazırı ile bana verdiği maaşı kabul etmedim, şahsî menfaatimi terk ettim. İlim ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermek istedim. Demek bu hareketimle büyük bir cinâyet işledim ki, bu mahkemeye girdim.

Yarı Cinâyet: Abdülhamid Han Hazretlerine gazete lisânıyla dedim ki: “Sönmüş Yıldız Sarayını üniversite yap! Tâ Süreyyâ kadar yükselsin! Oraya seyyahlar ve zebânîler yerine, hakîkat ehli ve rahmet melekleri yerleştir; tâ Cennet gibi olsun! Milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehâletini tedâvi için sarf etmek sûretiyle millete iâde et!” Şimdi muvâzene edelim: Yıldız eğlence yeri mi olmalı, yoksa üniversite mi olmalı? Ben ki bir gedâyım. Büyük bir padişaha nasihat ettim; demek yarı cinâyet ettim.

Diğer Yarı Cinâyet: Bedîüzzaman Hazretlerinin, ‘On beş sene sonra, yirmi sekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan Sirâcunnur’un âhirindeki bahse bakınız. Tam o yarı cinâyeti bileceksiniz’ dediği ders Beşinci Şuâ’dır.

* Bu özetlemenin, gâyet kifâyetsiz ve oldukça nâkıs olduğunu belirtmeliyim. Müdafaanın tam metninin mütalâası için, doğrudan Dîvân-ı Harb-i Örfî’ye müracaat edilmelidir.

(Süleyman Kösmene, Yeniasya, 09.10.2009)