Muzik calici calismiyor


B. SAİD NURSİ

Bediüzzaman 100 Yıl Önde

Hâlâ Ermeni-Türk (Müslüman) düşmanlığının yapıldığı, Ermeni açılımının tartışıldığı günümüzden 100 sene önce Bediüzzaman, “Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu milletin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vâbestedir (bağlıdır, ilgilidir, ancak onunla mümkündür)” demiştir.

Ve dostluk, diyalog gibi ince ve hassas meselelerde, şu hassas ölçüyü getirir: “Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi (milletin izzeti, şerefini) muhâfaza ederek, musâlaha (barış) elini uzatmaktır.”

Zaten düşmanlığın hiçbir faydası yoktur. Zira, düşmanlık, korkuyu, korku endişeyi, gerginliği, sıkıntıyı getirir. Ayrıca, bütün yatırımları korkunun ve düşmanın izâlesine yatırmaktır! Yani, eğitime, sağlığa vs. gidecek yatırımların, askere, silâha yatırılmasıdır.

Buna binâen, “Türkün Türkten başka dostu yoktur!” sözü, dehşetli bir korkuyu, sıkıntıyı pompaladı bu millete 80 yılı aşkındır.

Şimdi, cümlelerin devamındaki şu muhteşem psiko-sosyal teşhise ve tesbite bakınız:

“Hem de, onlar (Ermeniler) uyanmışlar; siz uykudasınız, rüyâ görüyorsunuz. Hem de, fikr-i milliyette müttefik ve kavîdirler (milleti düşünmekte birlik olup, güçlendiler); siz, ihtilâfla şimdilik boşsunuz, hem de galebe etmek istiyorsunuz. Onlar sizi mağlûp ettiği silâh ile, yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakkî (ilerleme meyli) ile, temâyül-ü adâlet (adalete yönelmek) ile mağlûp edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe (üstünlük) kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zîrâ komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyât (ilerleme/yükselme) tohumlarını topladılar; vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkîye îkaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyâr ediyorlar (uyandırıyorlar).

“İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehâlet ağa, oğlu zaruret (çaresizlik/yoksulluk) efendi ve hafîdi (torunu) husûmet (düşmanlık) beydir.”

Ne çıktı bu birkaç paragraflık tesbitlerden, teşhislerden:

* Barış,

* Dostluk,

* Yükselme, ilerleme,

* Akıl, ilim, birlik ve beraberlik.

Peki, demokratik açılımdan Ermeni açılımına kadar, Bediüzzaman kaç yıl önde?

Tam 100 sene.

Peki, açılımda samimî olan, ciddî olan bir zihniyetin, yalnızca “Said Nursî” ismini zikredip, orada durması kâfî mi?

Bediüzzaman’ın ismini zikredip, yüz sene önce teklif ettiklerini—güncelliğini, tazeliğini, geçerliliğini koruduğu halde—millete mâl etmek için çabalamamak kâfî mi?

Hadi çabadan vazgeçtik, hiç olmazsa statükonun, çıkar çevrelerinin isteklerine boyun eğmese.

Bu devlet barış, dostluk istiyorsa, önce vatandaşı ile barışmalı, dostluk kurmalı.

Başörtülü ile, Kur’ân kursuna gitmek isteyen 12 yaşından küçüklerle barışmalı, dostluk kurmalı?

Ermeni açılımına evet, ama önce vatanda açılım!

(Ali Ferşadoğlu, Yeni Asya, 2009-10-17)

Divan-ı Harp’te Bediüzzaman

Meşrûtiyetin îlânından sonra Selanik’ten meşrûtiyet muhafızı olarak getirilen ve Taşkışla’ya yerleştirilen avcı taburları tarafından, 13 Nisan 1909’da (31 Mart 1325) İstanbul Sultanahmet Meydanında büyük bir isyan hareketi başlatılmıştır. On bir gün devam eden bu kargaşada âsî askerleri yatıştırıcı rol oynayan Bedîüzzaman Saîd Nursî, isyancılarla birlikte hareket ettiği iddiâsıyla Sıkıyönetim Mahkemesine (Dîvân-ı Harb-i Örfî’ye) çıkarılmış, fakat yaptığı müdafaa sonucunda beraat etmiştir. Burada ilgi ve dikkatimizden kaçmayan, Bedîüzzaman’ın, mahkemeye tepkisinden dolayı, müdafaasında kendi yaptıklarını “cinâyet” olarak nitelemesidir. Müdafaa maddelerini kısaca özetlemeye çalışalım:

Birinci Cinâyet: Meşrûtiyetin başlangıcında Şark aşîretlerine elli-altmış telgraf çektim, onları hürriyete sahip çıkmaya çağırdım, gâfil bırakmadım. Demek, neme lâzım demediğimden cinâyet işledim ki, bu mahkemeye verildim!

İkinci Cinâyet: Ayasofya’da, Bayezıt’ta, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebelere hitâben muhtelif nutuklarla Meşrûtiyeti şer’î deliller ile îzah ettim. Demek meşrûtiyeti başka medeniyetçiler gibi taklit olarak değil; delillendirdiğim ve şeriata aykırı görmediğim cinâyet sayılmış ki, bu mahkemeye verildim!

Üçüncü Cinâyet: İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerime meşrûtiyeti telkin ettim. Bizim düşmanımızın cehâlet, zarûret ve ihtilaf olduğunu, bu üç düşmana karşı san’at, mârifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğimizi; husûmete vaktimizin olmadığını anlattım. Demek cinâyet sayılmış ki, bu mahkemeye verildim!

Dördüncü Cinâyet: Şerîatın istibdada müsâit olmadığını anlatmak için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde şerîat nâmına alkışladım. Fakat korktum ki, bu defa da dinsiz bir istibdâda kapı açılmış olsun! Ayasofya’da mebuslara hitâben, hürriyetin İslâm ahlâk ve âdâbıyla kayıt ve kontrol altına alınmasını, yoksa insanların şartsız tam serbest olması halinde sefih ve itaatsiz olacaklarını ısrarla söyledim. Demek cinâyet ettim ki, bu tokadı yedim!

Beşinci Cinâyet: Gazeteciler fâsit kıyaslarla İslâm ahlâkını sarstılar, efkâr-ı umûmiyeyi perîşan ettiler. Ben de neşrettiğim makâlelerle onları reddettim. Ediplerin edepli olmaları gerektiğini, sözlerinin milletin müşterek kalbinden yana tarafsız olması gerektiğini ve matbûât nizamnâmesinin vicdanlarındaki dîn hissince tanzim edilmesinin ehemmiyetini anlattım. Muharrirlere nasîhat etmekle, demek cinâyet işledim!

Altıncı Cinâyet: Kaç defa büyük toplantılarda büyük heyecanlar hissettim. Korktum ki, halk âsâyişi ihlâl etsin! Bayezıt’ta talebeler toplandığında heyecanlarını yatıştırdım. Ayasofya mevlidinde konuştum. Ferah Tiyatrosunda kopan fırtınaları teskin ettim. Medenîlerin entrikalarına karışmakla, demek cinâyet ettim!

Yedinci Cinâyet: İşittim; İttihad-ı Muhammedî (asm) namıyla bir cemiyet kurulmuş. Sonsuz derece korktum ki, bu mübârek ismin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin. Dedim ki: “Bu isim umûmun malıdır. Tahsis ve tahdit kabûl etmez! Bu cemiyetin müntesipleri, Kâlû Belâ’dan dâhil olan umûm mü’minlerdir. Üye isim defteri, Levh-i Mahfûzdur.” Ben, bu cemiyeti tefrikaya sebep olmaması için uyardım. Geçen büyük musîbete sebebiyet veren fırkalara da engel olmak istedim. Fakat esef vericidir ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı! Ben ki, âdî bir adamım! Böyle meclis-i mebusan vekillerinin en mühim vazîfelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım; demek cinâyet ettim!

Sekizinci Cinâyet: İşittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin müthiş hâdiseleri hatırıma geldi; gâyet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki, en mukaddes cemiyet ehl-i îmân askerlerin cemiyetidir. Askerler merkezdir; millet ve cemiyet, onlara intisap etmek lâzımdır. Ben ki âdî bir talebeyim. Böyle büyük ulemânın vazifelerini gasp ettim. Demek cinâyet ettim.

Dokuzuncu Cinâyet: Martın otuz birinci günündeki dehşetli isyan hareketini birkaç dakika uzaktan temâşâ ettim. Muhtelif istekleri işittim. Fakat yedi renk sür’atle çevrilirse yalnız beyaz göründüğü gibi; ayrı ayrı istekler binden bire iniyor, ortada yalnız “şeriat” lâfzı kalıyordu! Anladım ki, iş fenâ, itaat bozuk ve nasîhat tesirsizdir! Umum gazetelerde askere hitâben, ululemirleri olan zabitlerine itaat etmelerinin farz olduğunu, Osmanlıların bu zamanda haysiyet ve saadetlerinin askerin itaatine bağlı bulunduğunu yazdım. İsyanı bir derece bastırdım. Neme lâzım demediğimden, demek cinâyet işledim.

Onuncu Cinâyet: Harbiye Nezaretindeki askerlerden sekiz taburunu gâyet tesirli nutuklarımla itaate getirdim. Onlara, itaatsizlikle üç yüz milyon Müslüman’a zarar verdiklerini; asker ocağının büyük bir fabrikaya benzediğini; bir çark itaatsizlik ederse bütün fabrikanın karmakarışık olacağını; askerin siyâsete karışmaması gerektiğini; “şeriat” istedikleri halde, itaatsizlikle şeriate muhalefet ve lekedar ettiklerini anlattım. Demek ki ben, bu kadar âlim varken böyle mühim vazifeleri deruhte ettiğimden, cinâyet ettim.

On Birinci Cinâyet: Şark vilâyetlerinde aşiretlerin perişan hallerini görüyordum. Anladım ki, dünyevî saadetimiz, yeni medenî fenlerle olacak! O fenlerin bir kaynağı ulemâ, bir kaynağı da medreseler olmalıydı. Din âlimleri, fenlerle ünsiyet peyda etmeliydi. O niyetle Dersaadet’e gittim. Padişahın zabtiye nazırı ile bana verdiği maaşı kabul etmedim, şahsî menfaatimi terk ettim. İlim ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermek istedim. Demek bu hareketimle büyük bir cinâyet işledim ki, bu mahkemeye girdim.

Yarı Cinâyet: Abdülhamid Han Hazretlerine gazete lisânıyla dedim ki: “Sönmüş Yıldız Sarayını üniversite yap! Tâ Süreyyâ kadar yükselsin! Oraya seyyahlar ve zebânîler yerine, hakîkat ehli ve rahmet melekleri yerleştir; tâ Cennet gibi olsun! Milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehâletini tedâvi için sarf etmek sûretiyle millete iâde et!” Şimdi muvâzene edelim: Yıldız eğlence yeri mi olmalı, yoksa üniversite mi olmalı? Ben ki bir gedâyım. Büyük bir padişaha nasihat ettim; demek yarı cinâyet ettim.

Diğer Yarı Cinâyet: Bedîüzzaman Hazretlerinin, ‘On beş sene sonra, yirmi sekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan Sirâcunnur’un âhirindeki bahse bakınız. Tam o yarı cinâyeti bileceksiniz’ dediği ders Beşinci Şuâ’dır.

* Bu özetlemenin, gâyet kifâyetsiz ve oldukça nâkıs olduğunu belirtmeliyim. Müdafaanın tam metninin mütalâası için, doğrudan Dîvân-ı Harb-i Örfî’ye müracaat edilmelidir.

(Süleyman Kösmene, Yeniasya, 09.10.2009)

İbrahim Canan’ın Çektiği Üstad Fotoğrafı

Üstadın bu fotoğrafını İbrahim Canan çekmişBediüzzaman Said Nursi’nin çok az sayıdaki fotoğraflarından birini 1959′da Ankara’da Beyrut Palas Otel’den çıkarken İbrahim Canan çekmişti. İşte kendi anlatımıyla 50 yıl önce çekilen fotoğrafın hikayesi:

Said Nursi Otel Çıkışı

Lisede okurken amatör olarak fotoğrafçılık yapardım ben. Bir fotoğraf makinem vardı benim. Fotoğraf nasıl çekilir öğrenmiştim. Fotoğrafları tab ettirmeye gittiğimde fotoğrafçı bana; “güneşi arkana al, ışığa doğru çekme, ayarları şöyle yap böyle yap” diye öğretirdi. O zamanki makineler şimdikiler gibi otomatik değildi tabi. Elle ayarlamak lazım her şeyini.

Sene 1959. Üstad Ankara’da. Said ağabeye dedim ki: “Üstadın fotoğrafını çeksem?” “Olur” dedi. “Sonra Üstad darılmasın bize” dedim. “Yok, darılmaz” dedi. “Ama Üstad geldiği zaman arabaya kadar şemsiyenin altına alınıyor, fotoğraf çekilmesine müsaade edilmiyor” dedim. Said ağabey “Bediüzzaman fotoğrafçılara poz veriyor, hoşuna gidiyor, nefsanî oluyor gibi bir duygu vermemek için, herhalde onun için müsaade etmiyordur. Aslında Üstad fotoğrafa karşı değildir. Biz de senin gibi zannediyorduk. Hatta Tarihçe-i Hayat ilk olarak 1956′da neşredildiği zaman fotoğraf koymamıştık. Üstad ‘Fotoğraf niye koymadınız’ demiş. Ondan sonra koyduk .” Said ağabey bu şekilde cesaretlendirince ben Üstad gücenir, günahkar olurum diye olan düşüncemi atmış oldum. Sonra Said ağabey “ben de sana yardımcı olurum” dedi.

Ondan sonra biz hazırlığımızı yaptık. Ben Beyrut Palas Otelinin önünde beklemeye başladım. Üstad üst katta kalıyordu. Orada lobi dedikleri hol gibi bir yer vardı. Hatta orada holün karşısında hela vardı. Holü geçince helaya varılıyordu. Otel deyince şimdiler aklınıza gelmesin. Odasında hela olan Lüks bir otel değildi. Ben sonra o lobide bekledim Üstadı. Bu anlattıklarım gece oluyor. Bir ara Üstadın helaya geçtiğini gördüm, ama orada fotoğrafını çekemedim.

Sabahleyin Üstad gidecek diye haber geldi bize. Ben Üstadın odasının kapısının önünde beklemeye başladım. Said ağabeyle de anlaştık. Üstad kapıdan çıktı. Çıkar çıkmaz şöyle etrafa bir baktı. Yanı başında solunda Tahsin Tola ağabey vardı. Arada bir kişi daha var, ben onun yanında üçüncü şahıs olarak varım. Üstad Tahsin Tola ağabeyi görür görmez elini uzattı, başını okşadı, omzunu sıvazladı. Üstadın oradaki şu konuşmasını çok iyi hatırlıyorum. Ona, “sen Risale-i Nur’un basılmasına hizmet ettin, bundan sonra da hizmet edeceksin; Tevafuklu Kur’an basılacak bundan sonra; Onun tab’ı için 6666 lira para ayırdım” dedi. Yalnız Necmeddin Şahiner bunu, 6666 lira parayı elden verdi diye yazmış, doğrusu budur. O hatayı da burada tashih etmiş olalım. Biz bu para ayırma işini daha evvel de duymuştuk aslında, ama bu sefer Üstattan kulağımla bizzat duymuş oldum. O arada ben de Tahsin ağabeyin yanından şöyle başımı Üstad’a doğru uzattım, ama olmadı. Bize okşaması nasip olmadı uzakta kalmıştım.

Baktım Üstad hareket etmek üzere; ben hemen kalabalığı yarıp koştum çıktım. Makine yanımda tabi. Hemen mesafe, ışık ayarlarını yaptım. Bu hareketli olacak diye makinenin hareket ayarını da yaptım. Üstad merdivenden inerken kollarına girdiler ve inmeye başladılar. Said Özdemir ağabey beni görünce “Üstadım!” diye dikkati çekti. Üstad hemen başını kaldırıp baktı. Yoksa Üstadın yüzü, gözleri aşağıda olacaktı. Çünkü o anda başı öne eğikti. O anda deklanşöre bastım. Resme, Üstad’a dikkatli bakarsanız bunu anlarsınız. Said ağabeyin ağzından da tebessümünden de anlayabilirsiniz. Bir tane poz alabildim. Bana daha fazla niye çekmedin diyorlar. İkinciyi almak için makineyi tekrar kurup hazırlamak lazım. Üstad bir taraftan yürüdüğü için ikinci pozlara fırsat kalmadı. Fakat fotoğraf o kadar net çıktı ki; halbuki bulanık, karanlık bir gündü. Flaş falan da yoktu makinede. Neyse Üstad hiçbir şey demeden yürüdü gitti. Makinenin markası “Light” olacaktı galiba. Maalesef o fotoğrafın filmi evde vardı, şimdi bulamıyorum, kayboldu.

Fotoğraftakiler: Bediüzzaman Said Nursi; Said Özdemir; elinde sepet olan hizmetin minibüsünün şoförü Hulusi Ok; yanındaki astsubay Hasan Okur; Üstadın arkasındaki Mehmet Günay Tümer Kastamonulu, beraber kalmıştık, Prof. Oldu, trafik kazasında vefat etti; Ali Rıza Öztürk; arkada sadece başı görünen Abdülkadir Denizlioğlu, sivil polis, irtica masası şefi, aslında o, çok da menfi bir adam değildi ama bizi bir zaman sabaha kadar Emniyet Müdürlüğünde bekletmişti; onun yanında başı öne eğik olan.

Erzincanlı Refet Kavukçu vardır ressam ve hattat. O Risale-i Nur’dan büyük levhalar yapmış ve Ankara Belediye otobüslerinde bunlar asılıp teşhir edilmişti. Bunlardan iki tanesi de Ankara Tren Garına asılmıştı. “Dur Yolcu” diye. Ben bunlarında fotoğrafını çekmiştim. Fakat birini zayi ettim birisi duruyor.”

(www.habervaktim.com, 10-2009)

Said Nursi’nin Davası Kürtçülük müydü?

Bediuzzaman’ın yaşayan talebelerinden Abdülkadir Badıllı www.risalehaber.com’a verdiği bir röportajda, “Türkiye eyalet sistemine geçmeli” demiş.

Abdülkadir Badıllı

Badıllı ağabey nura hizmetleriyle baş tacıdır. Severiz ve sevilmeye layıktır. Onun bu sözü, kavmi gerekçelerle söylemediğine de eminim. Ama bu ‘açılımın’ maksadı aşan bir ifade olduğunu da hürmetimizle birlikte hatırlatmak hakkımızdır!

***

Doğrudur, Bediuzzaman’ın, sunduğu reçetelerin içinde, Osmanlı döneminde olduğu gibi her bir kavmin kendi örf ve adetlerini yaşatabileceği bir hükümeti olması gerektiğini de yazmıştır. Şöyle diyor:

“Hem de her kavmin mabihil-bekası olan adat-ı milliye ve lisan-ı kavmiyeye isti’dadı efkara muvafık, (yani her bir millette ayrı bir istidat var ona muvafık) hükümet teşebbüsata başlamalı…”

Said Nursi’nin, Kürtlerin teâlisi için uğraştığı, Kürtlerin de medeniyet nimetlerinden yararlanması için çabaladığı, onların da milletler müsabakasında yerini almaları için can attığı saklı bir şey değildir.

Zaten üstadın bu yönleridir ki onun hem milli devlet sevdalıları hem Türk milliyetçileri ve özellikle de Milli İstihbaratçılar nezdinde ‘Kürtçü’ bilinmesine neden olmuştur… (Onların bu yaklaşımları Üstad hakkındaki kanaatimize, sevgimize ve itimadımıza zarar vermiyor.)

Evet Üstad’ın mebdedeki lakabı “Kürdî’dir. Ama bu, -Şeyxo efendinin sandığı gibi- onun Kürtçülüğünün delili değil. Her bir kavmin önde gelenlerinin, kendi kavmi için çabaladığı bir dönemde -Osmanlıların meşrutiyete geçtiği dönemler- o da Kürt halkının hakları için çabalamıştır. Bu da onun hakkıdır. Ama bu onu Kürtçü yapmaz. İnsanın kendi milletini sevip ona hizmet etmek istemesi başkadır, onun adına işlenen zulüm ve cinayetleri meşru sayacak kadar körü körüne bir kavmi yüceltmek başkadır.

Nitekim Badıllı Abi, üstada ilk götürüldüğünde bugünkü Kürt milliyetçilerinin serdettiği anlamda bir takım sözler sarf edince Üstad onu Zübeyir abiye teslim edip, “Bunun kafasını düzeltin öyle getirin” dediği bilinmektedir.

Bediuzzaman da bir insandır ve içinden çıktığı milleti sever. Ona hizmet etmeyi de sever. Bu, İslam’ın her bir mümine verdiği bir haktır. Ama bu, onu Kürtçü yapmaz. Lakabı ‘Kürdi’dir diye Kürt veya Kürtçü olması gerekmez. Tıpkı ünlü Arap milliyetçisi Kürt Ali’nin Kürt olmadığı gibi… Bu tür kıymetli zatların bu tür ifadeleri, Şeyxo efendi gibi kavmiyetçi insanların ekmeğine yağ sürüyor. Üstadın Kürtlüğünü ispat için seyitliğini red ediyorlar. Gerçi Kürt bile olsa, Said’i neseben ‘seyyitlik’ten ıskat etmek, kimsenin haddi değildir.

Üstadın, sırf manevi makamını gizlemek için ‘Mehdi Seyyid olacak. Ben seyyid olduğumu bilmiyorum” demesini gerekçe sayıp onu, Kürtleştirmeye çabalayanlar, hiç farkına varmadan Bediuzzamanı, zamanın bedii, İslam’ın müdafii ve mehd-i ahir zaman olma vasfını lekedar ediyorlar. İşte asıl bu, hakiki ırkçılıktır ve son derece tehlikelidir.

Kürtçülüklerine nurculuk elbisesi giydiren bu kesimler, üstadın daha sonra kendi elleriyle yaptığı bazı tashihleri dahi reddedip Bediuzzaman’dan ziyade nurculuk yapıyorlar. Güya Said’in bütün derdi Kürt halkının istikbal ve tealisi imiş. Yani utanmadan onu da kendileri gibi ‘ırk davası gürden’ bir derekeye düşürüyorlar.

Üstadın ırkçılık konusunda, ne kadar şiddetli tavır gösterdiği bütün savunmalarında mevcuttur. Onun, Türkiye Cumhuriyeti’nin o günkü idarecilerinin zalimane uygulamalarına karşı mazlumdan yana koyduğu tavrı, ‘Kürtçülüğün savunması’ diye sunmak ancak bir Kürtçünün işi olabilir.

Bu kesimler ısrarla, (kendi neşirleri olan tenvir yayınları dışındaki yayınevlerinin yayımladığı) Risale-i Nurların tahrif edildiğini, Kürt olmayan bütün nur talebelerinin de ‘devletten yana, faşist/ırkçılar’ olduğunu söylüyorlar.

Türk nurcuları Türkçülükle, ırkçılıkla -nasıl ırkçı oluyorlarsa bu Türk nurcular da bir Kürdün peşinden bu kadar can siperane koşturuyorlar! Bediuzzaman, bugün iftihar ettiğiniz o risaleleri yazarken, yanındaki talebelerinin tamamına yakını Türklerdi unutmayın- suçlarken, aslında kendi zamirlerindeki Kürtçülüklerini haklı çıkarmaya çalışıyorlar.

80-90 yıldır devam eden ve esasında, tüm İslami unsurların ciddi bir şekilde zarar-dide olduğu şu rejimin bütün günahlarını, Türk milletinin üzerine yıkma çabası, insafsız, izansız ve faşizan bir yaklaşımdır. Risale-i Nur Cemaatleri ve nurcular acilen şu meselede bir tavır belirlemeli ve Said Nursi’nin bayağı bir Kürt milliyetçisi mi yoksa İslam davası güden, ümmetin müşterek bir müdafii mi olduğunu göstermeliler.

Eğer Bediuzzamanın bütün davası ‘Kürtçülük ve Kürt milletinin tealisi’ ise (Haşa!) bir Türk olarak niye onun peşinden gidelim?

Ben onun sıfatlarının, vasıflarının, hizmetlerinin ve İslam davasına yapmış oldu katkılarının ve imanımıza yaptığı takviyelerinin peşindeyim. Onun hak davasıdır bizi ona sevk eden. Kürtlüğü, Kürtçülüğü umurumda bile değil. Tıpkı Din-i Mübin-i İslam’ın bize tebliğ edilmesine vasıta olmuş Hz. Peygamber’in (asv) Araplığı’nın önemi olmadığı gibi. Kur’an’ın Arapça inmesi ve Arapçaya ciddi vurgular yapması, Arab’ı benden üstün kılmaz. O Kur’an’ın zamirinde mevcut hakikatlere ve usullere kim uyarsa Müslüman da Muhammed ümmeti de odur. Gerisi boş…

O bir ahir zaman peygamberidir ve âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Arap olmasının kıymeti ve şerefi o kavme yeter. Bizi ilgilendiren onun getirdiği iman ve dindir.

Aynen öyle de Said-i Kürdi, elbette Kürt olarak, kendi kavminin de diğer kavimler içinde medeni yerini almasına çalışmıştır ve çalışması da hakkıdır. Ama Risale-i Nur davasını götürüp, bir kavmin ırkî mücadelelerinin metinleri haline getirmeye kimsenin hakkı yoktur. Bilhassa da Kürtçüler, böyle yaparak kendi ayaklarına balta vururlar…

Damarlarında nurculuktan ziyade Kürtçülük akanlar üstadı kendi davalarına alet etmek için onu ısrarla Kürtçü yapmaya çalışıyorlar! Bediuzzaman Kürtlerin içinde çıkmış olabilir ama Kürt değildir, hele ‘Kürtçü’ hiç değildi…

İçinde doğup büyüdüğü bir kavme karşı vazifesini bilmek ve onun yükselmesi için çabalamak başkadır, onu, bir kavmin borazanlığını yapmakla itham etmek başkadır. Kendisine dayatılan bir takım zorbalıklara karşı onların damarlarına basarak yaptığı savunmalar çok daha başkadır. Hayatını, Süfyani bir ırkçılığın dayatmalarını kırmak için adamış bir Hak erini, Kürtçülüğün savunucusu göstermek zulümdür.

Çünkü böyle bir tutum, İsrail halkını Firavun’un zulmünden kurtarmak için mücadele eden Hz. Masa’yı ‘ırkçı bir siyonist” saymakla eş değer olur!

* * *

Kürt kökenli Nurcu kardeşlerimizin, şu günlerde çok daha temkinli ve vakarlı davranmaları gerekirdi. Irkçılığa çanak tutarak, bir yere varamayız.

Üstad evet, her bir kavmin, kendi adet ve örfünü yaşatma hakkı olduğunu söyler ve bu da haktır. Kürdün de kendi milli ve örfi adetlerini sürdürme ve dilini konuşma ve milli varlığını koruma hakkı vardır ve olacaktır. Bunu yok etmeye kimsenin gücü yetmedi, yetmeyecektir. Cenab-ı Hakkın ibka ettiğini kim yok edebilir ki?

Şu 80-90 yıllık süreçte yalnız Kürtler mi ıstırap çekti? Yalnız Kürt menfaatleri mi zarar gördü? Ana unsuru teşkile den ve birçok yerlerde Kürt bölgelerinden daha derin bir sefalet içinde yaşayan Sünni ana aksın açılıma ihtiyacı yok mu?

Dolayısıyla Badıllı ağabeyimizin, ‘Kürt açılımı’ –ki bu kavramı hiçbir zaman tutmadım, sevmedim- çerçevesinde söyledikleri, nerede ise şu ırkçıların söylemiyle örtüşüyor. Halbu ki o, müktesebatı ve Risale-i nur’a vukufiyyeti açısından ‘uhuvvet-i islamiye’yi ve ‘ittihad-ı İslam’ı dikkatlere sunan bir açılımla milletin önüne çıkmalıydı.

Önerdiği eyalet sistemi, ‘siyasi bir ayrılığı’ zâmindir. Üstadın kast ettiği eyalet sistemi ise tamamen ‘idari yapı’ ile ilgilidir; siyasi ayrılık içermez. Badıllı ağabeyin hassa bir konumda olduğu ve o zeminde konuştuğu malumumuzdur fakat Risale-i Nur’un hatırı âlidir. Badıllı ağabeyin şu yaklaşımı ‘ayrılıkçıların’ tezine daha yakın duruyor. Ama sanırım onun Nurlara imanî yakınlığı, asabi kurbiyettinden daha yüksektir. Dolayısıyla şu meselede itidali, taraftarlığından daha çok hizmet eder!

Üstadın şu meselelerdeki esas maksadının ‘birlik ve beraberlik’ olduğunu en iyi o bilir. Her kafadan bir ses çıktığı, kimin neyi kimin hesabına istediğinin bilinmediği bir hengâmede, “biz eyalet istemine geçilmesini istiyoruz” demek, üstadın “aman ha!” diye ikaz ettiği ‘Tevaif-i Mülük’ (yani parçalanmış beylikler) dönemine kapı aralıyor çünkü!

Meselenin adının (Kürt Açılımı) yanlış konması işi nerelere götürüyor görüyorsunuz. Üstad, halkların kendi örfleriyle yaşamalarını istiyor ama aynı çatı altında. Munazarât’ta, bu ‘çatı’nın adını da koyuyor. Her bir kavmi bir pınara benzeten Bediuzzaman, pınarların suyunun bir havuzda toplanmasını istiyor ve o havuzun adını da TÜRK diye koyuyor.

Bir takım ırkçılar, Türk ismini tamamen bir kavim adı gibi kullansalar da aslında Türk bir ‘etnos’ adıdır. Yani Anadolu’da yaşayan Müslüman kavimleri müşterek adı! Nitekim Üstat ‘Anadolu’da yaşayanların ancak yüzde 33’ü hakiki Türk’tür, diğerlerinin Türkleşmiş unsurlardır’ diyerek bu ismi zımnen benimsediğini gösterir! Dolayısıyla bundan gocunmak gerekmez.

Prens Sabahattin de dağılmayı önlemek için güya bir çare olarak, Osmanlının ademi-i merkeziyetçi eyaletlere bölünmesini istemişti. Üstad ona da şiddetle karşı çıkmıştı.

En büyük siyasi davası İslam birliği olan bir Zatı (Bediuzzaman’ı), bir kavmin savunucusu derekesine düşürmek benim gönlüme ağır geliyor.

Dolayısıyla ‘demokrat’ nurcuların acilen toplanıp şu meselede bir konsensüs oluşturmaları şart. Aksi takdirde şu cemaatte hem yeni saflaşmalar olacak hem de yekdiğerini cerh ettiği için nur davasının yara almasına neden olacak!

(M. Ali Bulut, Haber 7, 03-09-2009)

Mustafa Kemal ile Bediüzzaman Dost değil, Hasım!

Risale-i Nur Külliyatı, müellifi Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerine göre, mirî malıdır, vakıf malı değil. Mirî malı sahiplidir; vakıf malı sahibsiz. Vakıf malı herkesindir, herkes istediği kadar tasarruf edebilir, istifade edebilir. Mirî malı sahiblidir, tasarrufu şartlara bağlanmıştır, herkes istediği şekilde kullanamaz; keyfî tasarruflar cezayı mucibdir.

Buna rağmen külliyatta tasarruf edenlerin kahir ekseriyeti, vakıf malından tasarruf eder gibi hareket ediyorlar. Bir düzineyi aşkın yayınevinin keyiflerince yaptıkları neşriyatlarda mirî malına gösterilmesi gereken itina değil, ticarî endişeler şekil veriyor. Arapça ve Farsça menşeli kelimeleri “ses uyumu” bahanesiyle tanınmaz hale getirmekten tutunuz da ömrü boyunca mealcilikten imtina gösterip nãkıs görmüş Bediüzzaman’ın rağmına sayfa altlarına çoğu eksik ve yanlış mealler düşmeye kadar bir yığın müdahale ile Risale’ler tanınmaz hale getirilmiş. Hele sayfa altlarına veya kenarlarına lügatçeler ilâve edilmiş ki, evlere şenlik. Ne şenliği, düpedüz cinãyet. Risale-i Nurlar’a , müellifine ve dile karşı işlenmiş bir yığın cinâyet.

Farklı niyetlere, çoğu zaman da ticarî endişelere dayanan bu arayışların arasında faydalı addedilebilecek tek çalışma: İndeks. Belli başlı kelime ve şahıs isimlerini hãvî bu indekslerin, bütün eksikliklerine, yer yer yanlışlıklarına rağmen faydadan hali olmadığı kesin.

İndeksli Külliyat basan yayınevlerinden birisi de Söz Basımevi. Nesil Şirketler Grubu’nun bünyesinde yer alan Söz, affa kabiliyeti olmayan, sehivle izah edilemeyecek; ya korkunç bir şuursuzluğa, ya da aynı çapta bir ihanete istinad eden bir adım atmış. Mustafa Kemâl’e de bir parentez açma ihtiyacı duyan Söz, Paşa’nın tarihçe-i hayatının ana hatlarını tãdãd ettikten sonra sözü Üstad’la temaslarına getiriyor ve aşağıdaki hezeyãna yer veriyor:

“Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında, özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı diyologlar gerçekleşti. İlk dönem milletvekillerinden olan Hüseyin Aksu, Son Şahitler Bediüzzaman’ı anlatıyor isimli eserin 4. cildinde yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatır.

Mecliste Mustafa Kemal ile Bediüzzaman uzun uzun görüşüp konuştular. Mustafa Kemal kendisinden yardım istedi. ‘Siz İstanbul’u ahvali dünyayı biliyorsunuz, birlikte şu memleketi kurtaralım. Bizim gayemizin ne olduğu sizce malumdur Hocam!’ demişti. Konuşmada diğer mebus (milletvekili) arkadaşlar da bulunmuşlardı.

Mustafa Kemal muvaffak olmak için kendisinden dua istedi. Bediüzzaman ise, ‘Memlekete hizmet edenlerin duasını Allah u Teala kabul eder. Vatan için çalışanların say u mesaisini Allah boşa çıkarmaz. Biz de duamızı yaparız.’ demişti.

Bir gün yine Mecliste oturmuş bir sohbet toplantısı yapıyorduk. Orada Mustafa Kemal Paşa ve Bediüzzaman da vardı. Mustafa Kemal: ‘Hocam bizim gayemizi biliyor musun? Nedir acaba?’

Bediüzzaman cevaben:

‘Biliyorum. Bu vatanı kurtarıp, düşmanı bu topraktan atmaktır. Bir binayı yaparken adalet üzerine kurmalıdır. Siz böyle bir adalet ve temel üzerine kurduktan sonra, Allah sizi muvaffak eder.’ dedi.”

Şimdi, diyelim ki indeks yapmanın zarurî neticesi olarak M. Kemãl’e parentez açmaya mecbur kaldınız. Ya, “Bir asra yakındır bu memleketin hemen bütün evlatlarına hayatı adeta ezberlettirilen kişidir, anlatmamıza gerek yok!” deyip def-i bela kabilinden kısa kesersiniz. Ya da, M. Kemâl’in Risale-i Nur sayfaları arasında yer almasına sebeb olan hakikatlere yer verirsiniz. O dehşetli hakikatlere yer vermeyip, güya Üstad’ı ona dost ve duacı gösterecek bir seviyeye düşürmek, Bediuzzaman’a ihanet, Mustafa Kemal’e de haksızlık ve hürmetsizliktir. Zirâ Bediüzzaman onu “Şeriat-ı Muhammediye’yi tahrib edecek” âhir zamanın dehşetli şahsı olarak biliyor ve karşı mücadele veriyordu. Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle bu karşı mücadelenin neticesidir.

Mustafa Kemal de Üstad’ı, bütün icraatlarına ve inkılablarına karşı amansız bir düşman olarak biliyor, öyle de muamele ediyordu. Bediüzzaman Hazretlerinin 28 yıllık sürgün ve hapislerle geçen çileli hayatının tek sebebi Mustafa Kemal’in bütünüyle reddine dayalı karşı mücadelesidir. Bu nokta-i nazardan denebilir ki, Mustafa Kemâl, Bediüzzaman ve hizmetinin sebeb-i vücududur. M. Kemãl’in, “kara” dediğine Üstãd “ak” demekte; birincisinin “Öl!” dediğine ikincisi “Yaşa!” demektedir.

Bu kavga, redd-i kabil olmayan bedihiyattandır. Külliyatta istemediğiniz kadar delille müdellel bir mevzu bu. Ama her iki taraf da bu mevzuun mümkün mertebe uzağında durur, görmezlikten gelir. Lâkin anlaşılıyor ki, Nesil Grubu ve Söz’ün idare mevkiine Kemalist bir sızma vuku bulmuş. Yüksel Dilsiz gibi alt kademelerde cemaate sızdırılan Ergenekon yamakları gibi, anlaşılan üst seviyede de sızmalar olmuş. Bu şeni icraatın fikir babası kim ise, Kemalist, derin temsilci odur. Kim olduğunu bilmiyorum, bilseydim avazımın çıktığınca haykırırdım. Sadece istihbaratçılığına dair dedikodular ayyuka çıkmış, Orhan diye birinin tesirinden bahsediliyor, ama emin değilim. Bu küçük ihsastan rahatsız olmasını beklerim. Rahatsızlığını ifade ederse, düzeltirim. Aksi takdirde nezaketle hareket edebileceğim bir mevzu değil. Bu müfsid kim veya kimler ise mutlaka dehlemek isterim.

M. Kemal ve Said-i Nursi kavgasına gelince, bir nebze sayfalara eğilmekten başka çaremiz yok.

Beşinci Şua’nın ilk telif tarihi 1908 ya da 1909. Ahir zaman alemetleri ile alâkalı meselere dair suallere Eski Said’in verdiği cevaplardan müteşekkildir. Üstad’ın bahse bir daha dönüşü yaklaşık on üç yıl sonradır: 1921-22. Mevcut şekliyle telif edilmesi de 1938.

Beşinci Şua telif edilmiş, ama gizli tutulmaktadır. Her nasılsa bir baskın sırasında ele geçirilen Risãleler arasında o da vardır. Mustafa Kemal’in bir çok icraatının ahir zamandan haber veren hadislerle sübutunu gösteren bu eserin ele geçmiş olması Nur talebelerini tedirgin edip endişeye sevkeder. Ne var ki, Üstãd aynı kanaatte değildir. Aşağıdaki mektubu kaleme alıp talebelerine ulaştırır. Okuyalım:

“Aziz, sıddık kardeşlerim, “Elhayru fimahterehullah” sırrıyla, bu mes’elemizin tehiri hayırdır. Çünkü bütün mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i İslâma ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın haricinde, onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine katî hüccetler gösteren ve ispat eden Risale-i Nur geçmesi, kemâl-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki, bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidattan en mütemerridleri bir derece kurtarır, meşkûk bir küfre çıkarır, mağrurâne ve cüretkârâne tecavüzlerini tâdil eder.

Bediüzzaman Said Nursi

Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle, “Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi feda olsun” ile, bizim nihayete kadar sebat edeceğimizi dâvâ etmişiz. Bu dâvâdan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümit ediyorum. Madem şimdiye kadar sabrettiniz, “Daha kısmetimiz ve vazifemiz bitmedi” diye tahammül ve sabrediniz. Her halde Meyvedeki katî hüccetlerle kabil-i inkâr olmayan idam-ı ebedî ve nihayetsiz haps-i münferit mesleğini müdafaa etmek için Risale-i Nur’a karşı anûdâne hareket edilmeyecek, belki musalâha veya mütareke çaresi aranılacak.”

Üstad’a göre, M. Kemãl’in mahiyetinin anlaşılması ve Risale-i Nurlar’ın onun ehibbası tarafından dikketle okunmasının bedeli, kendsinin de aralarında bulunduğu binlerce insanın idamı olsa, yine ucuzdur.

Bediüzzaman ve binlerce şãkirdinin hayatına değecek bir hakikatin aksine Risale-i Nur sayfaları arasında yer vermek, Bediüzzaman ve binler Nur talebesini katletmek kabilinden cesim bir cinãyettir.

Üstâd Hazretleri şüpheye yer bırakmayacak tarzda M. Kemal’in âhir zamanda gelecek dehşetli eşhastan olduğunu ve ona dost olmayışının sebeblerini 1947’de Reis-i Cumhura gönderdiği istidanın zeylinde bütün netliğiyle izah eder:

“Reisicumhur’a gönderilen istidanın zeylidir ki, mecbur oldum yazmağa.

Bana hücum eden garazkârların en esaslı sebebi; Mustafa Kemal’in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki:

Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadîs-i şerifin ihbarıyla, Kur’ana zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.

M. Kemal Atatürk

Ben de beşyüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini, hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal’e vermediğim için, garazkâr dostları beni yirmi senedir bahanelerle tazib ediyorlar.

Evet -mahkemede isbat ettiğim gibi- ‘Şerefler, müsbet hayırlar, maddî-manevî ganîmetler orduya, cemaata verilir, tevzi’ edilir; kusurlar, menfî icraatlar başa, reise verilir.’ diye bir kaide-i hakikatla, kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zabitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemal’e verilmez.

Belki kusurlar, hatalar yalnız ona verilir, diye beni onu sevmemekle ittiham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla ittiham edip onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum.

Bu hakikatı mahkemede isbat ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da isbat etmeye hazırım.

Ben bu mübarek milletin bahadır ordusunun milyonlar efradı ve zabitlerini severim. Hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhafaza ediyorum.

Benim karşımdaki garazkâr muarızlarım, bir tek adamı sevmek yolunda, milyonlar efrada manen ihanet, belki adavet ediyorlar.

Evet çok emarelerle bildik ki; bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal’e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebebler bahanedir.

Bunun için mecbur oldum ki, o muarızlarıma derim: O beni taltif etmek ve bütün vilayat-ı şarkıyeye vaiz-i umumî yapmak için Ankara’ya istedi. Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azab çektim, dünyalarına karışmadım.

Birinci Madde: Bir hadîs-i şerifin, âhirzamanda an’anat-ı İslâmiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam, bu olduğunu ef’aliyle göstermesidir. Ben otuzaltı sene evvel o hadîsi tefsir etmiştim. Aynen bu adama manası çıkmış. Mahkemedeki müdafaatımın “Üçüncü Esas”ında izahı var.

İkinci Madde: Bir şeyin vücudu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkân ve şeraitin vücuduyla olabilmesi; ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide-i hakikattır. Umumun dillerinde ‘Tahrib, tamirden çok kolaydır.’ diye darb-ı mesel olmuştur.

Bu kat’î kaideye binaen, meydanda görünen ehemmiyetli kusurlar ve tahribatlar o kumandanın hatasından ve ehemmiyetli şerefler ve zaferler ise ordunun kahramanlığından geldiğinden; o fenalıkları ona, o iyilikleri orduya vermek lâzım gelirken, bütün bütün aksine olarak cemaatın hayrını baştaki bir ferde ve o ferdin şerrini cemaata vermek dehşetli bir haksızlık olmasıdır.

Üçüncü Madde: Cemaatın hayrını ve ordunun zaferini başa vermek ve o başın kusurunu cemaata isnad etmek ise, binler hayırları birtek hayra indirmek ve birtek kusuru binler kusur yapmaktır.

Çünki nasıl bir tabur bir dehşetli düşmanı öldürse, herbir neferi bir gazilik rütbesini alır ve yalnız binbaşısına verilse, binden bire iner, bir tek gazi olur. O binbaşının hatasıyla zalimane bir katil yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o bir tek katil bin cinayet hükmüne geçerek bin neferi mesul eder ve cezaya çarpar.

Aynen öyle de: Meydandaki görünen ehemmiyetli kusurlar onları işleyen ölmüş adama verilmezse, beşyüz belki bin seneden beri gaziliğini ve hakperestliğini dünyaya gösteren ve ferman-ı şerefini ve Kur’an bayrakdarlığını kılınçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir orduya havalesiyle, o kusurlar binler derece ve erkânları adedince ziyadeleşir, o ordunun pek parlak mazisini dehşetli karartır ve bu asrın ordusunu, geçen asırların aynı orduları önünde mahcub ve mes’ul eder.

Ve mevcud şerefler, zaferler tek adama verilse binler derece küçülür, erkân ve efrad adedince gazilik ve hayırlar bir tek hükmüne geçer söner, daha kusurlara karşı keffaret-üz zünub olmaz.

İşte bu sebebler içindir ki; ben onun dostluğunu bırakıp, onun yerinde, ehemmiyetli bir zamanda içinde bulunduğum ve tesirli hizmet ettiğim o ordunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehemmiyetli şerefini muhafazaya Risale-i Nur ile çalıştım. Emirdağı’nda Said Nursî”

Bunlara mümasil yüzlerce delil ile sabittir ki Bediüzzaman Said-i Nursi, Mustafa Kemal’e dost değil, hasım ve muarızdır. Şeyh Said kıyamı bahanesiyle Erek dağındaki inzivasından alınıp Barla’ya sürülmesinin altındaki temel saik de budur. Bütün o çileli hapishane hayatı, ağır zehirlendirmeler, tarassutlar hep aynı kavganın neticesidir. Bu kavgayı M. Kemâl lehine sulha tahvil etmek isteyen Söz Basımevi ve Nesil Grubu’na samimane tavsiyem, aralarına sızmış derin devlet ve istihbarat elemanlarını kapı dışarı etmelidir. Aksi takdirde ãhiretlerini kaybetmek gibi dehşetli bir cezaya müstehak olacakları gibi, Risale-ı Nur ile imanlarını kurtaran muazzam bir cãmianın hukukunu tahkir etmiş olmanın bedelini de ödemeye mecbur kalacaklardır.

Bu makale benim açımdan bir kavganın ilânıdır. Bediüzzaman’ın safında yer almaktan sürur duyuyorum. Bu kavgada kaybedeceklerimin tamamı uhrevi kazanç haneme kaydedilecektir. Ellisinde bir fãni iç in büyük bahtiyarlık.

Nesil Grubu’ndan beklediğim en küçük adım, mevcut bütün neşir vasıtalarını kullanarak Risãle-i Nur cãmiası ile insanlıktan özür dilemeleri ve söz konusu kitabı toplattırıp hak sahiblerine düzeltilmişini vermeleridir. Bu küçük adımı attıktan sonar da neşriyat sahasından çekilip günahlarına kefarret olacak bir inziva hayatını tavsiye ederim.

(Hüseyin Yılmaz, 06.2009, www.saidnursi.de)

İsmet İnönü’nün Said Nursi düşmanlığı

Son Şahitler’den Aziz Tayyar anlatıyor:

“Bediüzzaman`a en büyük düşman ismet inönü idi. Ben Urfa`nın Suruç ilçesinde askerlik yapıyordum. Askerlikte çok büyük başarılar gösterdim. l936`yı l937`ye bağlayan yıllarda Adana-Halep Demiryolu hattının kuzey tarafında Türkler, güney tarafında Fransızlar vardı. Fransızlar rahat durmuyordu. Bir gün ben nöbetçi iken bir haber geldi: Mustafa Kemal, inönü ve Fevzi Çakmak ile birlikte 12 kişi Suruç`a gelecekmiş, Aradan zaman geçti, uzaklardan bir toz bulutu yükseldi. Bunlar Mustafa Kemal ve arkadaşları idiler. Suruç`a girdiler. O zaman Atatürk ve İnönü ile konuştum. Üst görevlilerim onlara benim yaptığım kahramanlıkları anlatmıştı. İsmet inönü bana takdirname vermişti. Hâlâ duruyor. Birgün söz Nurculardan açıldı. O zaman ben de vardım, fakat konuşmaya iştirak etmedim. İnönü bir yerde dedi ki:

“Said-i Kürdi ve cemaati şu Adana-Halep demiryolunun ötesindeki Fransızlardan daha tehlikelidir.`

“Son derece Nurculara düşman ve Rusya`nın sistemine hayrandı. Büyük adamlar içinde Bediüzzaman`ı takdir eden iki kişi vardı zaten: Biri Fevzi Çakmak, diğeri de Kâzım Karabekir Paşaydı. Kâzım Karabekir Paşa`nın hayranlığı daha başkaydı. Özellikle Bediüzzaman`ın keçekülahlılar ile birlikte Ruslara karşı savaşmasını takdir ederdi. Said Nursi`yi görmeyi çok istiyordu. Görebildi mi bilmem, inşaallah görmüştür.”

Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü

Üstad Kazım Karabekir hakkında bir mektubunda şöyle diyordu: “Ben ehl-i siyasetin her nevi taziplerine karşı (Hasbünallahi ve nime`l-vekil) deyip sabır ve tahammüle karar vermişim. Kâzım Karabekir ile eskiden münasebetim vardı. Acaba o münasebetin sebebi olan merdane mesleğini muhafaza ediyor mu? Eğer eskisi gibi ise ve nurlara zararı yoksa ve nura faideleri muhtemel ise ve dost ise, benim selamımı ona tebliğ edebilirsiniz.” (Emirdağ Lahikası)

(Necmeddin Şahiner, Son Şahitler)

Said Nursi’den Keramet Dersi

Bediüzzaman Said Nursi’yi Eskişehir hapishanesinde ziyaret eden stajyer avukat Kemal Taner anlatıyor:

“Hapishaneye yanına görüşmeye gitmiştim. Namazı yeni kılmış, tesbih çekiyordu. Elini öptükten sonra kendilerine dedim ki: ‘Efendim, size birçok keramet gösterir, diyorlar. Halbuki ben sizden herhangi bir harikal hal ve vezayit görmedim. Eğer böyle birşey gösteriyorsanız, bana da gösterin, meselâ şu elinizdeki tesbih kendi kendine yürüsün.’

“Bediüzzaman tebessüm etti. Bana temsilî şu hikâyeyi anlattı:

“Bir adamın çok sevdiği, sevimli, sevgili bir tek oğlu varmış. Adam bu kıymetli yavrusuna, çok değerli bir hediye almak için, kuyumcu dükkânına götürmüş, Çok çeşitli elmas ve mücevherattan hangisini beğenir ve isterse oğluna alacakmış.

“Mücevherat dükkânında, kuyumcu adam, dükkânı süslemek için; tavana, çok çeşitli renklerde, kırmızı, yeşil, mavi, mor, pembe, sarı her renkte büyük balonlar asmış. Çocuk dükkâna girince mütemadiyen tavandaki balonlara bakarak, ‘Baba ben bu balonlardan isterim’ diye tutturmuş, başlamış ağlamaya. Adam, ‘Oğlum, ben sana çok pahalı ve kıymetli, elmas, mücevher alacağım’ diyormuş, Çocuk ise, ‘Ben balon isterim’ diye ağlayıp duruyormuş. Bu misali bana anlatan Bediüzzaman, sözlerine devamla:

“Ben Kur’ân’ın elmas ve mücevherat dükkânının bekçisiyim, dellalıyım. Ben baloncu değilim. Benim dükkânımda, benim pazarımda, Kur’ân’ın ebedi ve ölümsüz elmasları var. Ben bunlarla meşgulüm. Ben Kur’ân nurunu ilân ediyorum, balonculuk yapmıyorum’ dedi.

“Bediüzzaman’ın ne demek istediğini anlamıştım, yaptığım hareketten dolayı mahçup olmuştum.”

(Necmeddin Şahiner, Son Şahitler)

Bahadıroğlu: Said Nursi’nin naaşı karada

Nurcuların önde gelen yayın organlarından Moral FM´de günlük yorumlar yapan Nur Cemaatinin önde gelen yazarlarından Yavuz Bahadıroğlu, Soner yalçın ´ın Efendi 2 kitabında yer alan iddiayı Hürriyet´in sürmanşetten veriş tarzını kınadı ve içerikteki iddianın mesnetsiz olduğunu söyledi. Bahadıroğlu, bugün Moral FM´de şu konuşmayı yaptı;

Menderes’i astıran cunta, Said Nursî ’nin naaşını nereye kaçırdı?

Seda Sayan’ın sevgilisiyle bozuşması, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip girmemesinden daha çok önemseniyor, Hülya Avşar’ın boşanması tüm “ciddi” haberlerin önüne geçiyor, ya da evli bir prodüktörün televizyon ekranlarından şarkıcı sevgilisine ilân-ı aşk etmesi Türkiye’nin demokratikleşmesinden daha çok konuşuluyorsa, hayat magazinleşmiş, iman, ilim, sanat ve gerçek gibi “özgür” kavramlar da magazinleşmenin gölgesi altına girmiş demektir.

Önce bir kuralı hatırlatalım: Hayat magazinleştikçe iman, ilim, sanat ve gerçek tehdit altına girer.

Türkiye’de uzun zamandan beri hayat magazin kokuyor. En “ciddi gibi” duran gazeteler bile, kışkırtıcı magazine birinci sayfalarında, hattâ sürmanşetlerinde yer veriyorlar.

Dolayısıyla çoktan beridir iman, ilim, sanat ve gerçek gibi özgür ve kutsal kavramlar magazinin tehdidi altında, tazyik altında bulunuyor.

İlmin ve gerçeğin yerini git gide kurgu, hayal, spekülâsyon ve komplo teorileri alıyor: Artık gerçeği arama cehdi bitmiş, hayat “zevk” ve “eğlence”den ibaret bir kavrama dönüşmüştür!

Elbette hayatın içinde zevk ve eğlence vardır, ancak hayatın tümü bunlardan ibaret değildir. Hayatı bunlardan ibaret hale getirmek, tekdüzeliğe indirgeyip renksizleştirmek anlamına gelir ki, tekdüzeliğin sonu bıkkınlık, bıkkınlığın neticesi ise intihardır: “Zevk”in ve “eğlence”nin bittiği yerde hayat da biter.

Toplumu magazine kışkırtanlar bu noktalardan da sorgulanmalıdırlar.

Bediüzzaman Said Nursi’ye iliştin haberi Hürriyet’in sürmanşetinde okuyunca, aklımdan bunlar geçti.

Düşündüm: Bediüzzaman’ı tüm fikri birikimi, ufku, niyeti ve mahiyetiyle ortaya koyan eserlerinin reklâmını “yayın iilkelerine aykırı” düştüğü gerekçesiyle almayan Hürriyet Gazetesi, Bediüzzaman’a ilişkin ispatsız bir iddiaya neden dört elle sarılmış, neden sürmanşetine çekmiş olabilirdi?

Amaç bir olaydan ve bu olayı açıklayan bir kitaptan toplumu haberdar etmek olsaydı, zahmet edilip bu konu azıcık araştırılır, Bediüzzaman hakkında tarafsız imzaların yaptığı çalışmalar gözden geçirilir, Bediüzzaman’la yıllarını paylaşmış insanlarla konuşulurdu.

Kimseye gazetecilik dersi verecek değilim, (ama aslında 35 yılını mesleğe vermiş bir gazeteci olarak bunu pekalâ yapabilirim) ama gerçek habercilik budur. En azından konuya ilişkin tüm iddialar tarafsız bir biçimde yansıtılır.

Ama galiba amaç gerçeği aramak, bilimsel olgulara uygun yayın yapmak, gazetecilik ilkelerine sadık kalmak filan değil, spekülâsyon yapmak, kışkırtmak, merakları yanlışa yönlendirmek ve bu sayede çok gazete satıp çok para kazanmaktır!

Maksadınız spekülâsyon olunca, tutar bir iddiayı sürmanşetinize taşırsınız:

“Bediüzzaman’ın Cesedi Kıbrıs’ta denize mi atıldı?”

Gerçek diyor ki: Hayır! 27 Mayıs 1960 darbesini müteakip Bediüzzaman’ın naaşı Urfa/ Halilürrahman’daki türbesinden alınıp Isparta civarına kaçırıldı ve oralarda bir yere defnedildi.

Bir görgü şahidiyle bizzat konuştum. O tarihte askermiş. Birkaç askerle birlikte Urfa’ya götürülmüşler. Önce tüm Urfa askeri kuşatmaya alınmış. Sokağa çıkma yasağı konmuş. (Çünkü, halk yerine silaha dayanan diktatörler, silah açısından ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, halktan korkarlar) Gece vakti Bediüzzaman’ın kabrinin mermerleri balyoslarla kırılıp mezardan çıkarılmış. (bunu yazarken bile, insan olarak, acı duyuyorum)

Bediüzzümün Hazretlerinin rahmetli kardeşi Abdülmecid Ünlukul, olayı şu şekilde anlatıyor:

“Temmuz ayının başlarında ve abimin vefatının dördüncü ayı idi. Konya ’da Mevlânâ Türbesi civarında kira ile oturduğumuz eve, öğle namazı vaktinde ismini sonradan öğrendiğim Birinci Şube Şefi İbrahim Yüksel geldi: “Sizi Vali Bey çağırıyor” dedi. Kendisiyle beraber vilayete gittik. İçeri girdiğimizde üç general vardı. Biri Cemal Tural, diğeri Refik Tulga idi. Refik Tulga o zaman İkinci Ordu Kumandanı ve geçici Konya Valisi’ydi.

“Cemal Tural bana ‘Abinizin kabrini Şark ahalisi ve güney sınırımızdan kaçak gelip ziyaret edenler var. Nazik bir zamandayız. Sizin de iştirakiniz ile kabrini İç Anadolu’ya nakledeceğiz. Şu kâğıdı lütfen imzalayın’ diye benim ağzımdan yazılmış bir dilekçe uzattı.

“Bunu okudum. ‘Benim böyle bir isteğim yok. Ne olur hiç olmazsa kabrinde rahat etsin’ dedim.

“’İmzalamaya mecbursun. Bizi zor durumda bırakma’ dediler. (Bu olayın 12 Temmuz 1960 geçesi yaşandığını başka bir hatıradan öğreniyoruz)

“Dilekçeyi imzaladıktan sonra, bizi havaalanına götürecek vasıtaya bindik… Aynı uçakla Urfa ’ya gittik… Akşam olduktan sonra bir ciple beni bir yüzbaşı refakatinde ve bazı erlerle beraber Halilürrahman Dergâhı’na götürdüler. Caminin avlusunda iki tane tabut vardı. Bazı askerler dolaşıyordu. (Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, Nesil Yayınları, 473-474)

“Yanıma bir doktor geldi. ‘Fazla merak edip üzülmeyin. Üstad’ı Anadolu ’ya naklediyoruz. Onun için sizi buraya getirdiler’ dedi. Doktorun bu sözleri üzerine sinirlerim tamamen bozulmuştu ve ağlıyordum.

“Doktor askerlere, ‘Bu tabutu açıp Üstad’ı öbür tabuta alacağız’ dedi. Fakat erler çekiniyor ve korkuyorlardı. ‘Biz yapamayız, çarpılırız’ dediler. Fakat doktor, ‘Kardeşlerim biz emir kuluyuz. Ne yapalım mecburuz’ dedi. Hep beraber tabutu açtık. İçimden ‘Seyda’nın kemikleri birbirine karışmıştır’ diyordum. Fakat elimi kefene sürünce sanki yeni vefat etmiş gibi bir hâl vardı. Yalnız kefenin ağız kısmı biraz sararmıştı, dışında da bir su damlası şeklinde bir leke vardı. Doktor kefenin ağzını açtı; yüzüne baktım, âdeta tebessüm ediyordu. (Aynı ifadeleri o gece görevli olarak orada bulunan bir askerin ağzından ben de duydum). Bütün işler bittikten sonra, bir askerî cemseye bindik. Doğru uçağın yanına. Caddelerde hep süngülü askerler geziyordu.

“İlk uçak tabutu almadı. Saatler sonra ikinci uçak geldi, tabutu bunun içine uzattık. Ben de yanına oturdum. İçimi hüzün, gözlerimi yaş kaplamıştı. (Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Etkileşim Yayınları)

Abdülmecid Ünlukul, bir başka eserde daha fazla ayrıntı veriyor (Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, Timaş, 3: 2197-2198)

Kısacası, gerçekler tüm ayrıntısıyla ortada. Buna rağmen magazin tutkunlarının spekülâsyonunu engellemek mümkün değil.

(Yavuz Bahadıroğlu, Moral FM, 21/06/2006)