Muzik calici calismiyor


ASRI SAADET DEVRİ

Hz. Peygamber’in Vefatı ve Halifelik Seçimi

İslam tarihinde meydana gelen çok önemli bir olaydan söz edeceğiz bugün. Bu olayı, Alevi ve Sünni kaynaklar, ittifakla naklederler. Anlatacağımız, son derece önemli olan bu olay, İslam tarihinde Alevi-Sünni ayrılığının doğuşunun da temel sebepleri arasında yer almaktadır.

Hz. Peygamber vefat etti

Yüce Allah Kur’an’da “Her nefis ölümün tadını tadacaktır” diye buyurmuştur. O nedenle kişi peygamber de olsa, madem ki insandır, mutlaka ölümün tadını tadacak ve bu dünyadan bir gün göçecektir.

İşte bu ilahi fermana uyarak sevgili peygamberimiz de, hicretin 11. yılında Rebiülevvel’in 12′sinde pazartesi günü, miladi takvime göre 8 Haziran 632 tarihinde akşamüzeri vefat ettiler, ilahi emre uyarak temiz ruhu ile yüce rabbinin huzuruna uçtular.

Başta ehlibeyt olmak üzere bütün Müslümanlar sonsuz bir acıya boğuldular. Kafirler ile gizli kafir münafıklar ise büyük bir sevince kavuştular.

Bir süre ciddi bir heyecan ve panik havası oluştu, üzüntüden kim ne yapacağını bilmiyordu. Bir kısmı da Hz. Peygamber’in ölümüne bir türlü inanamıyordu. Hatta Ömer kılıcını çekerek “Kim Muhammed öldü derse başını vururum” diye haykırıyordu. Sonra sinirler yatıştı. Ebubekir, bir konuşma yaptı, “Her kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah’a tapınıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür ve ebedidir. Her nefis ölümün tadını tadacaktır. Muhammed de bir insan olarak ölmüştür. Bunu kabul edelim ve sakin olalım” anlamında bir konuşma yaptı. Böylece heyecanlar dindi, insanlar sakinleşti ve panik havası dağıldı.

Hz. Peygamber’in naaşı, vefat esnasında bulunduğu Aişe’nin odasındaydı. Üstüne bir örtü örttüler ve sakinleşen sahabeler ve ehlibeyt, cenazenin yıkanması ve defin işini düşünmeye başladılar. Tabii hanımlar yine ağlaşıyorlardı. Fakat erkekler ve bilhassa başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelenler, cenazenin normal işlerini nasıl yapacaklarını planlıyorlardı.

İşte tam bu sırada bir haber geldi. Medineli Müslümanların yani Ensar’ın ileri gelenleri, Beni Saide gölgeliği denilen yerde toplanmışlar ve Hz. Peygamber’in yerine kimin halife seçileceğini tartışıyorlardı.

Bu haberi duyan sahabelerden Ebubekir, Ömer, Osman ve Haşimilerin yani peygamberimizin ehlibeyti ile diğer akrabalarının dışında herkes cenazeyi terk etti ve halifelik tartışmasının yapıldığı yere gittiler.

İkinci gün yani 9 Haziran 632 Salı günü cenazenin yıkanma ve defin işi ile uğraşıldı. Cenazeyi Hz. Ali yıkadı, Fadl bin Abbas, Usame bin Zeyd ve kölesi Şükran, yıkama işinde Hz. Ali’ye yardımcı oldular.

Cenaze namazı uzun sürdü, önce erkekler sonra kadınlar ve çocuklar gruplar halinde odaya girip imamsız olarak cenaze namazlarını kıldılar.

Vefat ettiği Aişe’nin odasında bir mezar kazıldı ve ancak bir gün sonra, çarşamba günü seher vakti defin yapılabildi.

Hz. Ali, ehlibeyt ve diğer Haşimiler, cenazenin yıkanması, namazının kılınması ve defin edilmesi hizmetleri ile meşgul olurlarken, diğer sahabeler halife seçimi için tartışıyorlardı. Bu durum; başta Hz. Ali olmak üzere, ehlibeyt mensuplarını, yani peygamberimizin akrabalarını derinden yaralamış ve fazlasıyla üzmüştü.

Beni Saide gölgeliğinde hilafet tartışması yapan Mekkeli ve Medineli sahabiler, uzun tartışma ve çekişmelerden sonra Ebubekir’i halife seçmişlerdi. Bu sırada Hz. Peygamber’in cenaze töreni sona ermişti. Ebubekir, mescide toplanan halka bir hitabede bulunarak, nasıl adaletle muamele yapacağına dair bilgiler vermişti.

Tabii, halife seçimi işine Hz. Ali ve Haşimiler katılamamıştı. O nedenle de Hz. Ali, seçilen Halife’ye biat etmediler, yani seçimi kabul ettiklerini, onun emrine girdiklerini açıklamadılar. Hz. Ali, ancak aradan 6 ay gibi bir zaman geçtikten sonra biat etmişlerdir.

(Zekeriya Beyaz, Sabah)

İslâmda ilk öğretmen Mus’ab Bin Umeyr

MUS’AB BİN UMEYR (İslâmda ilk öğretmen)

Mus’ab bin Umeyr, hem annesi hem de babası tarafından Kureyş’in asîl ve zengin bir âilesine mensub idi. Zengin oldukları için gâyet râhat bir hayat sürüyordu. Orta boylu, güzel yüzlü, nâzik ve yumuşak huylu, son derece zekî idi. Güzel konuşurdu.

Akl-ı selîm sâhibi olduğundan, putların bir fayda veya zarar veremiyeceğini bilir onlara tapılmasından nefret ederdi. Annesi tarafından en iyi şartlar altında refah ve bolluk içinde yetiştirilmişti.

Güzel yüzlü ve zengin olduğundan Mekke halkı ona gıpta ile bakardı. Peygamber efendimiz bunun için “Mekke’de Mus’ab’dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi.” buyurmuşlardı.

Dîninden dönmedi

Bütün bu rahatlıklara rağmen kalbinde büyük bir boşluk hissediyordu Mus’ab bin Umeyr. Bu maksatla sevgili Peygamberimizin bir merkez olarak seçtiği, İslâmı anlattığı ve o zaman Mekke’de müslümanların toplandığı Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evine gitti. Resulullahı görür görmez Müslüman oldu.

İslâmiyeti kabûl ettiği an hayatı da birdenbire değişti. Eski servet ve zenginliğin yerini fakirlik aldı.

Âilesinin sevgili oğullarına yapmadığı eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan’ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.

Fakat Mus’ab bin Umeyr, bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek aslâ İslâmiyetten dönmedi. Her seferinde bütün gücüyle haykırıyordu:

- Allahtan başka tapılacak, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O’nun peygamberidir.

İslâmiyet’i kabûl ettikten sonra Mekke’de sıkıntı ve işkencelere mâruz kalan Mus’ab bin Umeyr, Resûlullahın izniyle iki defa Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kalıp, her türlü sıkıntıya katlandı.

Daha sonra dönüp, Peygamberimizin yanına geldi. Onun bu gelişini Hz. Ali şöyle anlatmıştır:

Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.

İlk öğretmen

Birinci Akabe bî’atında Müslüman olan Medîneliler, Resûlullah efendimize:

“Yâ Resûlallah! İçimizde, İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allahın Kitâbına da’vet edecek, Kur’ân-ı kerîmi okuyacak, İslâm dînini anlatacak, İslâmın sünnet ve emirlerini aramızda ikâme edecek, yerleştirecek, namazlarımızda bize imâmlık yapacak bir kimse gönder” diye mektup yazdılar.

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz Mus’ab bin Umeyr’i, Medine’ye gönderdi ve ona:

“Medînelilere Kur’ân-ı kerîm okumasını, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını” emretti.

Mus’ab bin Umeyr kısa zamanda Medîne’ye vardı. Orada kendisini büyük sevinçle karşıladılar. Es’ad bin Zürâre’nin evine yerleşti. Ev sâhibi Medîneli ilk Müslümanlardan idi. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı.

Mus’ab bin Umeyr’in büyük gayretleri ve hizmeteri netîcesinde İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı. Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, îmân etmeyen kalmamıştı.

Mus’ab bin Umeyr, Medîne’de Es’ad bin Zürâre’nin evinde Kur’ân-ı kerîm öğretiyor ve İslâmiyet’i anlatıyordu. Onun bu hizmetiyle Medîne’de çok kimse Müslüman oldu. Medîne’de bulunan kabîle reîslerinden Sa’d bin Muâz, Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Bunların durumu çevreyi etkiliyor, İslâmiyet’in hızla yayılmasını engelliyordu.

Bir gün Mus’ab bin Umeyr, bir bahçede, etrâfında bulunan Müslümanlara dîni anlatıyor, sohbet ediyordu. Bu sırada Evs kabîlesinin reîslerinden olan Üseyd, elinde mızrağı olduğu hâlde hiddetli bir şekilde gelip, şöyle konuşmaya başladı:

Sözümüzü dinle

Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhâl ayrılın!

Onun bu taşkın hâlini gören Mus’ab bin Umeyr;

- Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin. Yoksa engel olursun, diyerek gâyet yumuşak ve nâzik bir şekilde karşılık verdi.

Üseyd sâkineşip;

- Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.

Mus’ab bin Umeyr ona İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîm okudu. Kur’ân-ı kerîmin eşsiz belâgatı ve tatlı üslûbunu işiten Üseyd kendini tutamayıp;

- Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir sözdür. Bu dîne girmek için ne yapmalı, diye sordu.

Güzel yüzlü, tatlı dilli öğretmen cevap verdi:

- Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah demek kâfidir.

Mus’ab bin Umeyr’in, bu sözü üzerine Kelime-i şehâdeti söyleyip Müslüman olan Üseyd, sevincinden yerinde duramadı ve:

- Ben gidip arkadaşlarıma da anlatayım, diyerek ayrıldı.

Evs kabîlesinin reîsi Sa’d bin Muâz’ın ve kabîlesinin yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi.

Bunu gören Sa’d şaşırarak hiddetlendi ve Mus’ab bin Umeyr’in yanına koştu. Yanına varınca sert bir kızgın bir tavırla konuşmaya başladı.

Mus’ab bir Umeyr, ona da gâyet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa’d, bu nâzik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı.

Mus’ab bin Umeyr, ona da İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîmden bir miktâr okudu. Kur’ân-ı kerîm okunurken Sa’d'ın yüzü birden bire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu.

Ali Ulvi Kurucu’dan bir şehit annesi örneği

Ahmet Yüter Hoca, merhum Ali Ulvi Kurucu’nun Medine’de ve memleketimizde kayda aldığı özel sohbetlerini kitaplaştırarak Nesil Yayınları arasında istifademize sunmuş. Kitapta İslam’ı yaşama ve yaşatma azmini güçlendiren çok değerli hatıralar var. Ancak bir şehit annesinin “Beni taziye etmeyin, tebrik edin!” şeklindeki tüm şehit yakınlarının yanan yüreklerine su serpen hatırası beni çok etkilediğinden, şehit annesi örneğini başa alarak özetliyorum örnek olayları.

Ali Ulvi Kurucu

***

Arap âleminin Hansa adında meşhur şaire bir kadını vardı. Bu kadının Sahr isminde bir de ağabeyi vardı. İslam’dan önceki Arap savaşlarının birinde Sahr öldü. Bu ölüm üzerine söylediği içli şiirleriyle o günkü dünyayı yasa boğan Hansa kadın, yaşlı gözlerle gökyüzüne bakarak şöyle feryat ediyordu:

- Ey mehtap! Ağabeyim Sahr’ın naaşının gömüldüğü taraflardan geliyorsun, kabrini ziyaret ettin mi? Ey bulutlar! Sahr’ın kabrine doğru gidiyorsunuz, gözyaşı dökecek misiniz onun üzerine? Ey rüzgâr! Ağabeyime selamlarımı tebliğ edecek misin oraya varınca?

Sonra bu derin duygulu şaire kadın İslam’la şereflendi, tam bir imana sahip oldu. Kaderin takdirine bakın ki bu sefer de hicretin 8. senesindeki Mu’te harbinde dört oğlu birden şehit oldu. Bunun üzerine başkomutan Hz. Halid kaygılanarak dedi ki:

- Eyvah! Bu kadın ağabeyi için dünyayı yasa boğdu. Şimdi ise dört yavrusunu birden şehit verdi. Nasıl taziye edeceğiz bu duygu yüklü anneyi? Acısını paylaşmak için gelenler büyük bir endişe içinde: ‘Başın sağ olsun, taziyeden başka elimizden bir şey gelmiyor!’ deyince, beklenmedik bir karşılık verdi bu dört şehit annesi. Nasıl bir karşılık bu biliyor musunuz? Bakın ne dedi taziye için gelenlere:

- Beni taziye etmeyin, tebrik edin! Çünkü ben ahirete dört şefaatçi göndermiş şehit anasıyım. Ahirette şefaatçisi olan şehit anaları taziyeye değil tebrike layıklar. Siz de beni tebrike layık görün. Mahşerde birer şefaatçi olarak yakınlarını karşılayacak olan şehitler, yakınlarının makamına inmeyecekler, belki yakınlarını alıp kendi şehit makamına çıkaracaklar, cennet hayatını birlikte şehit makamında yaşayacaklar. Bu ise taziyeye değil tebrike layık bir ebedi hayat kazancıdır!

Günümüzdeki tüm şehit yakınları da kendilerini böyle bilsinler. Ahirete şefaatçi gönderdiklerini hatırlayarak taziyeye değil tebrike layık olduklarını, ebedi hayatta şehitlerle birlikte şehit makamında olacaklarını düşünsünler. İşte asıl iman budur!

***

Hizmette mütevazı olma ölçüsü örneği.

Bir gün Efendimiz (sas):

- Ya Ali, seni bir kabileye gönderiyorum, onlara İslam’ı anlatacaksın, buyurdu.

- Ya Resulallah koskoca kabilede beni kaç kişi dinler ki? diye sorunca buyurdular ki:

- Seni tek kişi dinlesin yeter. Bir ferdi irşad etmekle bin ferdin hidayetine vesile olabilirsin! Sen o bir ferdi bul sana yeter!

Bunun üzerine, tek kişi de dinlese yeter, diyerek kabileye giden Hz. Ali, İslam’ı anlatmaya başladı. Birer ikişer başına toplanan kabile halkı dediler ki:

- Biz imanımızı burada değil bizzat Resulullah’ın huzurunda ilan etmek istiyoruz, sen bizi O’na götür.

Hep birlikte Medine’ye geldiler. Efendimiz (sas) tebessümle karşıladıktan sonra buyurdu ki:

- Ya Ali! ‘Bir’e razı oldun Allah (cc) sana bini verdi. Bir’e razı olmasaydın bu bini getiremezdin buraya!

Şu anda ülkeleri aşıp taşan bu hizmetler de baştan bir’e razı olarak başlamış, sonra birler binler olmuş, yurtlar, okullar derken şükredeceğimiz boyutlara ulaşmış. Demek ki, hatırdan hiç çıkarılmayacak bir sözdür bu:

- Sen hizmetinde önce ‘Bir’e razı ol, Allah sana sonra binleri verir!

Hizmette bu bir tevazu ölçüsüdür.

(Ahmet Şahin, 01-2009)

Hz. Peygamber Bir Görme Özürlü Yüzünden Uyarılır mı?

Yüce Allah çok sevdiği, bütün insanlığa hidayet rehberi olarak gönderdiği elçisini, bir ámá (görme özürlü) yüzünden uyarır mı?

Birisi son sevgili, Kur’án-ı Kerim’e muhatap olan insan. Álemlere rahmet olarak gönderilen sevgi ve şefkat elçisi. Ötekisi ise belki çoğumuzun ismini dahi bilmediği bir insan, kör bir sahabe.

Ancak, işte bu sahabe için sûre iniyor. Hem de Peygamberi ikaz eden bir sûre. Sûrenin özellikle de baş kısmı, Hz. Peygamber’in temiz simasına sinmiş olan Yüce Allah’ın uyaracağı bir görüntüyü tanımlayarak başlıyor.

“Kendisine o ámá geldi diye, Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü. (Ey Muhammed) Ne bilirsin? Belki de o arınacak. Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. (İstemiyorsa) Onun arınmasından sana ne? Allah’a karşı derin bir saygıyla, korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun. Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur’án) bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır!” (Abese 1-12)

Sûre aslında insanı iliklerine kadar sarsacak bir üslûpla olayı sunuyor. Yüce Allah, çok sevdiği Peygamberini uyarıyor. Kimin için? Bir ámá için! Neden, ne oldu ki bu sert üslupla áyetler indi?

Olay şudur:

Hz. Peygamber (sav) bir gün Mekke müşrikleriyle konuşuyordu. Onlardan biriyle meşguldü. Efendimizin hedefi, o müşriği İslam saflarına dahil etmekti. Bu sebeple, Hz. Peygamber muhatabına yoğunlaşmış durumdaydı.

Sosyal konumu güçlü olan o müşriğe İslámı anlatabilse, belki zayıf Müslümanları rahatlatacak bir güvenlik şemsiyesi oluşumunda yardımcı olacaktı.

İşte tam bu esnada Peygamberimize soru sormak için gelen ámá bir sahabi Abdullah b. Ümmi Mektûm’u bırakıp muhatabıyla konuşmaya devam etti. Belki sabırlı olmalı, biraz beklemeliydi. Ancak o, Peygamberimizin konuşmasını keserek “Beni bilgilendir” diye seslenmişti. Hz. Peygamber ise, belki tam netice almak üzereyken gelen bu davetsiz dostun ortamı bozan girişiminden rahatsız olmuş ve yüzünü ekşitip sırtını dönmüştü.

Hz. Aişe’nin deyimiyle Peygamberimiz konuşmasına devam etmiş ve muhataplarına “Söylediklerimde itiraz edeceğiniz bir nokta var mı?” diye sormuş ve onlar da “Hayır” cevabını vermişlerdir.

Hz. Peygamber’in bu tavrı üzerine Abese Sûresi iniyor. Ağır cümlelerle. Ayet şunu diyor:

“Senin ilgisiz kaldığın şu insan, sana sığınmış gelen ve bilgilenmek isteyen bu ámá’yı ihmal ediyorsun, ancak senin yanında belki de ukalaca oturmuş, saygısız ve anlamamaya çalışan adama ise ilgini sürdürüyorsun. Biri iman etmiş bir gönüllü! Ötekisi ise ilgisiz kalan veya seni zorlayan bir anlamaz. Sen kendini neden ötekiyle yoruyorsun? Sana hazır gelen dostu ihmal ediyorsun da uzaktakini kazanmaya çabalıyorsun?”

Burada dikkat çeken önemli bir husus, Hz. Peygamberi uyaran bu ayetlerde muhatap zamiri (ikinci şahıs) yerine gaip zamiri (üçüncü şahıs) kullanılarak hayli nazik bir ifade seçilmiş olmasıdır. Peygamber uyarılıyor ancak yaralanmıyor. Çünkü áyetin devamında “Sen nereden bilirsin, belki de…” denilerek Peygamber rahatlatılıyor.

Olay ilktir ve Peygamber sorumlu değildir. Eğer ondan sonra olay tekrar etseydi, sorumluluk oluşurdu. Onu böyle bir eksiklikten tenzih ederiz!

Bu olaydan sonra Hz. Peygamber, Abdullah b. Ümmi Mektum’u her gördüğünde cübbesini yere serip ona yer açar ve “Merhaba, hoş geldin. Ey kendisi sebebiyle Rabbimin beni uyarıp azarladığı zát! Herhangi bir ihtiyacın var mı?” diyerek halini hatırını sorardı.

Daha sonraları bu zátı 2 sefer Medine’de ardında vekil olarak bırakmıştır.

İbni Ümmi Mektum Hz. Peygambere müezzinlik de yapardı.

Bu hadise, vahyin Peygamberimiz’in eseri olmadığının, Kur’án’dan tek bir harfin gizlenmediğinin en açık belgelerinden birisidir.

Özürlülerin hakkının korunması, sözlerinin en üst düzeyde dinlenmesinin gerekliliğini anlatabilmek için bu hadiseden daha çarpıcı ne olabilir ki?

Evet, ey Allah’ın Elçisi! Sen şüphesiz Allah’ın Peygamberisin ve O seni kademe kademe terbiye etmiştir!

(Doç. Dr. Nihat HATİPOĞLU, 2007)

İmam-ı Şabi’den düşündüren örnekler

Beş yüz kadar sahabe ile görüştüğü kaydedilen, 104 tarihinde vefat etmiş olan Kûfe’nin meşhur alimi İmam-ı Şabi’nin hatıraları, düşünmeye değer önemli örneklerdir.

Bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum.Bizzat aralarında bulunduğu büyüklerin, birbirlerine karşı gösterdikleri tarihî saygı, sevgi örneğini şöyle anlatır İmam-ı Azam’ın da hocası olan İmam-ı Şabi:

Kûfe’de bir cenaze namazındaydık. Ashabın ileri gelenleriyle zamanın alimlerinin de hazır bulunduğu cenazede, Resulüllah’ın (sas) amcasının oğlu Abdullah bin Abbas, vahiy kâtibi Zeyd bin Sabit, Hazreti Ömer’in meşhur hukukçusu Kadı Şüreyh de vardı. Namazdan sonra herkes birer ikişer vedalaşıp ayrılırken, ben de gidip vahiy kâtibi Zeyd bin Sabit’in atını getirerek binmesi için önüne çektim. Zeyd önüne gelmiş olan ata binmek üzere iken öteden gören Abdullah bin Abbas, koşarak geldi, Zeyd’in basacağı üzengiyi elleriyle tutarak bir hizmetçi gibi binmesine yardım etti. Bunu gören vahiy kâtibi, mahcubiyetle feryat etti: “Resulüllah’ın amcasının oğlu! Ne yapıyorsun, çek elini üzengiden! Senin bana hizmet etmenden ben utanırım!”

Abdullah bin Abbas’ın buna cevabı gönülden oldu:

- Biz Kur’an’a hizmet edenlere hizmet etmeyi görev biliriz! Bunun üzerine bindiği atın üstünden aşağı eğilerek: ‘Elini uzat da bir bakayım!’ diyen vahiy kâtibi Zeyd, üzengiyi tutan eli tutup kaldırarak dudaklarını yapıştırıp üç defa öptü: ‘Biz de Resulüllah’ın Ehl-i Beyt’inin elini öpmeyi görev biliriz’ karşılığını verdi. İki büyük zatın bu karşılıklı saygı ve sevgilerini geriden seyredenler söylendiler:

- Büyüklerin kıymetini yine büyükler bilir! Biri Resulüllah’ın (sas) vahiy kâtibi, diğeri de Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden amcasının oğlu. Evet, onlar toplum içinde böyle örneklik ettiler. Şimdikiler de birbirlerine karşı böylesine hürmetli ve saygılı örnekler veriyorlar mı acaba? Düşünülmeye değer bir durum doğrusu.

İmam-ı Şabi’nin Kadı Şüreyh ile olan bir hatırası da fevkalade düşündürücüdür. İzin verirseniz onu da arz edeyim. Kendisi şöyle anlatır meşhur Kadı Şüreyh ile olan bir sohbetini:

- Hazret-i Ömer’in (ra) baş kadısı Şüreyh ile beraberdim. Huzuruna davalı bir kadın gelip ağlamaya başladı. Şüreyh’in kulağına eğilerek; ‘Bu kadın galiba suçsuz!’ dedim. Bu defa Şüreyh de benim kulağıma eğilerek cevap verdi:

‘Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri de babalarına suçsuzluklarını ağlayarak anlatmışlardı, unutma! Kadı Şüreyh’i bir daha takdir ettim. Davaları görüntüye aldanmadan inceleyip hüküm veriyordu. Adamın biri bir gün Kûfe Mescidi’nin avlusunda Şabi’yi tenkit yağmuruna tuttu. Tenkitleri baştan sona sabırla dinleyen Şabi’nin cevabı en sonunda şundan ibaret oldu: “Söylediklerin bende varsa Allah beni affetsin; yoksa seni affetsin! Çünkü iftira etmiş olursun.” Şabi, ilmi, sadece amel etmek için öğrenir, öğrettiklerine de amel etmeleri için öğretirdi. Bu konuda söyledikleri ise fevkalade mühimdi. Şöyle anlatıyordu öğrendiğiyle amel edenlerle etmeyenlerin sonunu: “Cennettekiler cehenneme giden tanıdıklarını görünce şaşırıp soracaklar: ‘Biz sizden dinlediklerimizle cennete geldik. Nasıl olur da siz cehenneme gidersiniz?’ Onların cevapları kısa olacaktır: ‘Siz, bizden dinlediklerinizle amel ettiniz, biz ise size dinlettiklerimizle amel etmedik! Aramızdaki fark bundan ibarettir!”

Kendisine sorulan sorulara hemen cevap vermeyip önce düşünmeyi tercih eden Şabi, bu konuda da şöyle derdi: “Bilmediğine, bilmiyorum diyerek susan adamın kazandığı sevap, biliyorum diyerek konuşandan az değildir!.. Çünkü nefse en zor gelen şey, bilmiyorum diyebilmektir. Bilmiyorum diyen adam, en zoru başarmıştır. Kitaplık çaptaki bir sözü de şöyledir: “Unutmayınız; dostlarında ayıp arayan çok ayıp bulur; ama çok dost bulamaz!”

(AHMED ŞAHİN, a.sahin@zaman.com.tr, 2008)

Cennet-ül Mualla

Mekke’de bulunan ve yine birçok Eshab-ı Kiram’ın, İslam âliminin, velinin kabirlerinin bulunduğu Cennet-ül Mualla Kabristanı yeni haliyle tanımak çok zor.

Gittiği her yerde eşsiz eserler yapan, herkesi medeniyetine ve adaletine hayran bırakan Osmanlı’nın Medine-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme’deki bütün eserleri yıkılmış. Bu eşsiz eserlerden biri olan Osmanlı’dan kalma Tarihi Ecyad Kalesi de yıkılıp, yerine otel yapılarak, bundan en son nasibini alan eser olmuştu.

Hazreti Aişe, Hazreti Fatıma, Hazreti Hatice ve Peygamber Efendimizin süt annesi olan Hazreti Halime ile Hazreti Osman, Cafer-i Tayyar ve birçok sahabinin türbe şeklinde olan eşsiz kabirlerinin yüz sene önceki halinden şimdilerde eser kalmamış. Kabir ziyaretini küfür sayan Vehhabi inanışlı yöneticiler, bütün kabirleri ve türbeleri bir bir yoketmiş.

Medine Cennetül Baki Kabristanlığı