Muzik calici calismiyor


ASRI SAADET DEVRİ

İslâmda ilk öğretmen Mus’ab Bin Umeyr

MUS’AB BİN UMEYR (İslâmda ilk öğretmen)

Mus’ab bin Umeyr, hem annesi hem de babası tarafından Kureyş’in asîl ve zengin bir âilesine mensub idi. Zengin oldukları için gâyet râhat bir hayat sürüyordu. Orta boylu, güzel yüzlü, nâzik ve yumuşak huylu, son derece zekî idi. Güzel konuşurdu.

Akl-ı selîm sâhibi olduğundan, putların bir fayda veya zarar veremiyeceğini bilir onlara tapılmasından nefret ederdi. Annesi tarafından en iyi şartlar altında refah ve bolluk içinde yetiştirilmişti.

Güzel yüzlü ve zengin olduğundan Mekke halkı ona gıpta ile bakardı. Peygamber efendimiz bunun için “Mekke’de Mus’ab’dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi.” buyurmuşlardı.

Dîninden dönmedi

Bütün bu rahatlıklara rağmen kalbinde büyük bir boşluk hissediyordu Mus’ab bin Umeyr. Bu maksatla sevgili Peygamberimizin bir merkez olarak seçtiği, İslâmı anlattığı ve o zaman Mekke’de müslümanların toplandığı Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evine gitti. Resulullahı görür görmez Müslüman oldu.

İslâmiyeti kabûl ettiği an hayatı da birdenbire değişti. Eski servet ve zenginliğin yerini fakirlik aldı.

Âilesinin sevgili oğullarına yapmadığı eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan’ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.

Fakat Mus’ab bin Umeyr, bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek aslâ İslâmiyetten dönmedi. Her seferinde bütün gücüyle haykırıyordu:

- Allahtan başka tapılacak, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O’nun peygamberidir.

İslâmiyet’i kabûl ettikten sonra Mekke’de sıkıntı ve işkencelere mâruz kalan Mus’ab bin Umeyr, Resûlullahın izniyle iki defa Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kalıp, her türlü sıkıntıya katlandı.

Daha sonra dönüp, Peygamberimizin yanına geldi. Onun bu gelişini Hz. Ali şöyle anlatmıştır:

Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.

İlk öğretmen

Birinci Akabe bî’atında Müslüman olan Medîneliler, Resûlullah efendimize:

“Yâ Resûlallah! İçimizde, İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allahın Kitâbına da’vet edecek, Kur’ân-ı kerîmi okuyacak, İslâm dînini anlatacak, İslâmın sünnet ve emirlerini aramızda ikâme edecek, yerleştirecek, namazlarımızda bize imâmlık yapacak bir kimse gönder” diye mektup yazdılar.

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz Mus’ab bin Umeyr’i, Medine’ye gönderdi ve ona:

“Medînelilere Kur’ân-ı kerîm okumasını, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını” emretti.

Mus’ab bin Umeyr kısa zamanda Medîne’ye vardı. Orada kendisini büyük sevinçle karşıladılar. Es’ad bin Zürâre’nin evine yerleşti. Ev sâhibi Medîneli ilk Müslümanlardan idi. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı.

Mus’ab bin Umeyr’in büyük gayretleri ve hizmeteri netîcesinde İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı. Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, îmân etmeyen kalmamıştı.

Mus’ab bin Umeyr, Medîne’de Es’ad bin Zürâre’nin evinde Kur’ân-ı kerîm öğretiyor ve İslâmiyet’i anlatıyordu. Onun bu hizmetiyle Medîne’de çok kimse Müslüman oldu. Medîne’de bulunan kabîle reîslerinden Sa’d bin Muâz, Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Bunların durumu çevreyi etkiliyor, İslâmiyet’in hızla yayılmasını engelliyordu.

Bir gün Mus’ab bin Umeyr, bir bahçede, etrâfında bulunan Müslümanlara dîni anlatıyor, sohbet ediyordu. Bu sırada Evs kabîlesinin reîslerinden olan Üseyd, elinde mızrağı olduğu hâlde hiddetli bir şekilde gelip, şöyle konuşmaya başladı:

Sözümüzü dinle

Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhâl ayrılın!

Onun bu taşkın hâlini gören Mus’ab bin Umeyr;

- Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin. Yoksa engel olursun, diyerek gâyet yumuşak ve nâzik bir şekilde karşılık verdi.

Üseyd sâkineşip;

- Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.

Mus’ab bin Umeyr ona İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîm okudu. Kur’ân-ı kerîmin eşsiz belâgatı ve tatlı üslûbunu işiten Üseyd kendini tutamayıp;

- Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir sözdür. Bu dîne girmek için ne yapmalı, diye sordu.

Güzel yüzlü, tatlı dilli öğretmen cevap verdi:

- Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah demek kâfidir.

Mus’ab bin Umeyr’in, bu sözü üzerine Kelime-i şehâdeti söyleyip Müslüman olan Üseyd, sevincinden yerinde duramadı ve:

- Ben gidip arkadaşlarıma da anlatayım, diyerek ayrıldı.

Evs kabîlesinin reîsi Sa’d bin Muâz’ın ve kabîlesinin yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi.

Bunu gören Sa’d şaşırarak hiddetlendi ve Mus’ab bin Umeyr’in yanına koştu. Yanına varınca sert bir kızgın bir tavırla konuşmaya başladı.

Mus’ab bir Umeyr, ona da gâyet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa’d, bu nâzik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı.

Mus’ab bin Umeyr, ona da İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîmden bir miktâr okudu. Kur’ân-ı kerîm okunurken Sa’d'ın yüzü birden bire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu.

Ali Ulvi Kurucu’dan bir şehit annesi örneği

Ahmet Yüter Hoca, merhum Ali Ulvi Kurucu’nun Medine’de ve memleketimizde kayda aldığı özel sohbetlerini kitaplaştırarak Nesil Yayınları arasında istifademize sunmuş. Kitapta İslam’ı yaşama ve yaşatma azmini güçlendiren çok değerli hatıralar var. Ancak bir şehit annesinin “Beni taziye etmeyin, tebrik edin!” şeklindeki tüm şehit yakınlarının yanan yüreklerine su serpen hatırası beni çok etkilediğinden, şehit annesi örneğini başa alarak özetliyorum örnek olayları.

Ali Ulvi Kurucu

***

Arap âleminin Hansa adında meşhur şaire bir kadını vardı. Bu kadının Sahr isminde bir de ağabeyi vardı. İslam’dan önceki Arap savaşlarının birinde Sahr öldü. Bu ölüm üzerine söylediği içli şiirleriyle o günkü dünyayı yasa boğan Hansa kadın, yaşlı gözlerle gökyüzüne bakarak şöyle feryat ediyordu:

- Ey mehtap! Ağabeyim Sahr’ın naaşının gömüldüğü taraflardan geliyorsun, kabrini ziyaret ettin mi? Ey bulutlar! Sahr’ın kabrine doğru gidiyorsunuz, gözyaşı dökecek misiniz onun üzerine? Ey rüzgâr! Ağabeyime selamlarımı tebliğ edecek misin oraya varınca?

Sonra bu derin duygulu şaire kadın İslam’la şereflendi, tam bir imana sahip oldu. Kaderin takdirine bakın ki bu sefer de hicretin 8. senesindeki Mu’te harbinde dört oğlu birden şehit oldu. Bunun üzerine başkomutan Hz. Halid kaygılanarak dedi ki:

- Eyvah! Bu kadın ağabeyi için dünyayı yasa boğdu. Şimdi ise dört yavrusunu birden şehit verdi. Nasıl taziye edeceğiz bu duygu yüklü anneyi? Acısını paylaşmak için gelenler büyük bir endişe içinde: ‘Başın sağ olsun, taziyeden başka elimizden bir şey gelmiyor!’ deyince, beklenmedik bir karşılık verdi bu dört şehit annesi. Nasıl bir karşılık bu biliyor musunuz? Bakın ne dedi taziye için gelenlere:

- Beni taziye etmeyin, tebrik edin! Çünkü ben ahirete dört şefaatçi göndermiş şehit anasıyım. Ahirette şefaatçisi olan şehit anaları taziyeye değil tebrike layıklar. Siz de beni tebrike layık görün. Mahşerde birer şefaatçi olarak yakınlarını karşılayacak olan şehitler, yakınlarının makamına inmeyecekler, belki yakınlarını alıp kendi şehit makamına çıkaracaklar, cennet hayatını birlikte şehit makamında yaşayacaklar. Bu ise taziyeye değil tebrike layık bir ebedi hayat kazancıdır!

Günümüzdeki tüm şehit yakınları da kendilerini böyle bilsinler. Ahirete şefaatçi gönderdiklerini hatırlayarak taziyeye değil tebrike layık olduklarını, ebedi hayatta şehitlerle birlikte şehit makamında olacaklarını düşünsünler. İşte asıl iman budur!

***

Hizmette mütevazı olma ölçüsü örneği.

Bir gün Efendimiz (sas):

- Ya Ali, seni bir kabileye gönderiyorum, onlara İslam’ı anlatacaksın, buyurdu.

- Ya Resulallah koskoca kabilede beni kaç kişi dinler ki? diye sorunca buyurdular ki:

- Seni tek kişi dinlesin yeter. Bir ferdi irşad etmekle bin ferdin hidayetine vesile olabilirsin! Sen o bir ferdi bul sana yeter!

Bunun üzerine, tek kişi de dinlese yeter, diyerek kabileye giden Hz. Ali, İslam’ı anlatmaya başladı. Birer ikişer başına toplanan kabile halkı dediler ki:

- Biz imanımızı burada değil bizzat Resulullah’ın huzurunda ilan etmek istiyoruz, sen bizi O’na götür.

Hep birlikte Medine’ye geldiler. Efendimiz (sas) tebessümle karşıladıktan sonra buyurdu ki:

- Ya Ali! ‘Bir’e razı oldun Allah (cc) sana bini verdi. Bir’e razı olmasaydın bu bini getiremezdin buraya!

Şu anda ülkeleri aşıp taşan bu hizmetler de baştan bir’e razı olarak başlamış, sonra birler binler olmuş, yurtlar, okullar derken şükredeceğimiz boyutlara ulaşmış. Demek ki, hatırdan hiç çıkarılmayacak bir sözdür bu:

- Sen hizmetinde önce ‘Bir’e razı ol, Allah sana sonra binleri verir!

Hizmette bu bir tevazu ölçüsüdür.

(Ahmet Şahin, 01-2009)

Hz. Peygamber Bir Görme Özürlü Yüzünden Uyarılır mı?

Yüce Allah çok sevdiği, bütün insanlığa hidayet rehberi olarak gönderdiği elçisini, bir ámá (görme özürlü) yüzünden uyarır mı?

Birisi son sevgili, Kur’án-ı Kerim’e muhatap olan insan. Álemlere rahmet olarak gönderilen sevgi ve şefkat elçisi. Ötekisi ise belki çoğumuzun ismini dahi bilmediği bir insan, kör bir sahabe.

Ancak, işte bu sahabe için sûre iniyor. Hem de Peygamberi ikaz eden bir sûre. Sûrenin özellikle de baş kısmı, Hz. Peygamber’in temiz simasına sinmiş olan Yüce Allah’ın uyaracağı bir görüntüyü tanımlayarak başlıyor.

“Kendisine o ámá geldi diye, Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü. (Ey Muhammed) Ne bilirsin? Belki de o arınacak. Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. (İstemiyorsa) Onun arınmasından sana ne? Allah’a karşı derin bir saygıyla, korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun. Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur’án) bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır!” (Abese 1-12)

Sûre aslında insanı iliklerine kadar sarsacak bir üslûpla olayı sunuyor. Yüce Allah, çok sevdiği Peygamberini uyarıyor. Kimin için? Bir ámá için! Neden, ne oldu ki bu sert üslupla áyetler indi?

Olay şudur:

Hz. Peygamber (sav) bir gün Mekke müşrikleriyle konuşuyordu. Onlardan biriyle meşguldü. Efendimizin hedefi, o müşriği İslam saflarına dahil etmekti. Bu sebeple, Hz. Peygamber muhatabına yoğunlaşmış durumdaydı.

Sosyal konumu güçlü olan o müşriğe İslámı anlatabilse, belki zayıf Müslümanları rahatlatacak bir güvenlik şemsiyesi oluşumunda yardımcı olacaktı.

İşte tam bu esnada Peygamberimize soru sormak için gelen ámá bir sahabi Abdullah b. Ümmi Mektûm’u bırakıp muhatabıyla konuşmaya devam etti. Belki sabırlı olmalı, biraz beklemeliydi. Ancak o, Peygamberimizin konuşmasını keserek “Beni bilgilendir” diye seslenmişti. Hz. Peygamber ise, belki tam netice almak üzereyken gelen bu davetsiz dostun ortamı bozan girişiminden rahatsız olmuş ve yüzünü ekşitip sırtını dönmüştü.

Hz. Aişe’nin deyimiyle Peygamberimiz konuşmasına devam etmiş ve muhataplarına “Söylediklerimde itiraz edeceğiniz bir nokta var mı?” diye sormuş ve onlar da “Hayır” cevabını vermişlerdir.

Hz. Peygamber’in bu tavrı üzerine Abese Sûresi iniyor. Ağır cümlelerle. Ayet şunu diyor:

“Senin ilgisiz kaldığın şu insan, sana sığınmış gelen ve bilgilenmek isteyen bu ámá’yı ihmal ediyorsun, ancak senin yanında belki de ukalaca oturmuş, saygısız ve anlamamaya çalışan adama ise ilgini sürdürüyorsun. Biri iman etmiş bir gönüllü! Ötekisi ise ilgisiz kalan veya seni zorlayan bir anlamaz. Sen kendini neden ötekiyle yoruyorsun? Sana hazır gelen dostu ihmal ediyorsun da uzaktakini kazanmaya çabalıyorsun?”

Burada dikkat çeken önemli bir husus, Hz. Peygamberi uyaran bu ayetlerde muhatap zamiri (ikinci şahıs) yerine gaip zamiri (üçüncü şahıs) kullanılarak hayli nazik bir ifade seçilmiş olmasıdır. Peygamber uyarılıyor ancak yaralanmıyor. Çünkü áyetin devamında “Sen nereden bilirsin, belki de…” denilerek Peygamber rahatlatılıyor.

Olay ilktir ve Peygamber sorumlu değildir. Eğer ondan sonra olay tekrar etseydi, sorumluluk oluşurdu. Onu böyle bir eksiklikten tenzih ederiz!

Bu olaydan sonra Hz. Peygamber, Abdullah b. Ümmi Mektum’u her gördüğünde cübbesini yere serip ona yer açar ve “Merhaba, hoş geldin. Ey kendisi sebebiyle Rabbimin beni uyarıp azarladığı zát! Herhangi bir ihtiyacın var mı?” diyerek halini hatırını sorardı.

Daha sonraları bu zátı 2 sefer Medine’de ardında vekil olarak bırakmıştır.

İbni Ümmi Mektum Hz. Peygambere müezzinlik de yapardı.

Bu hadise, vahyin Peygamberimiz’in eseri olmadığının, Kur’án’dan tek bir harfin gizlenmediğinin en açık belgelerinden birisidir.

Özürlülerin hakkının korunması, sözlerinin en üst düzeyde dinlenmesinin gerekliliğini anlatabilmek için bu hadiseden daha çarpıcı ne olabilir ki?

Evet, ey Allah’ın Elçisi! Sen şüphesiz Allah’ın Peygamberisin ve O seni kademe kademe terbiye etmiştir!

(Doç. Dr. Nihat HATİPOĞLU, 2007)

İmam-ı Şabi’den düşündüren örnekler

Beş yüz kadar sahabe ile görüştüğü kaydedilen, 104 tarihinde vefat etmiş olan Kûfe’nin meşhur alimi İmam-ı Şabi’nin hatıraları, düşünmeye değer önemli örneklerdir.

Bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum.Bizzat aralarında bulunduğu büyüklerin, birbirlerine karşı gösterdikleri tarihî saygı, sevgi örneğini şöyle anlatır İmam-ı Azam’ın da hocası olan İmam-ı Şabi:

Kûfe’de bir cenaze namazındaydık. Ashabın ileri gelenleriyle zamanın alimlerinin de hazır bulunduğu cenazede, Resulüllah’ın (sas) amcasının oğlu Abdullah bin Abbas, vahiy kâtibi Zeyd bin Sabit, Hazreti Ömer’in meşhur hukukçusu Kadı Şüreyh de vardı. Namazdan sonra herkes birer ikişer vedalaşıp ayrılırken, ben de gidip vahiy kâtibi Zeyd bin Sabit’in atını getirerek binmesi için önüne çektim. Zeyd önüne gelmiş olan ata binmek üzere iken öteden gören Abdullah bin Abbas, koşarak geldi, Zeyd’in basacağı üzengiyi elleriyle tutarak bir hizmetçi gibi binmesine yardım etti. Bunu gören vahiy kâtibi, mahcubiyetle feryat etti: “Resulüllah’ın amcasının oğlu! Ne yapıyorsun, çek elini üzengiden! Senin bana hizmet etmenden ben utanırım!”

Abdullah bin Abbas’ın buna cevabı gönülden oldu:

- Biz Kur’an’a hizmet edenlere hizmet etmeyi görev biliriz! Bunun üzerine bindiği atın üstünden aşağı eğilerek: ‘Elini uzat da bir bakayım!’ diyen vahiy kâtibi Zeyd, üzengiyi tutan eli tutup kaldırarak dudaklarını yapıştırıp üç defa öptü: ‘Biz de Resulüllah’ın Ehl-i Beyt’inin elini öpmeyi görev biliriz’ karşılığını verdi. İki büyük zatın bu karşılıklı saygı ve sevgilerini geriden seyredenler söylendiler:

- Büyüklerin kıymetini yine büyükler bilir! Biri Resulüllah’ın (sas) vahiy kâtibi, diğeri de Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden amcasının oğlu. Evet, onlar toplum içinde böyle örneklik ettiler. Şimdikiler de birbirlerine karşı böylesine hürmetli ve saygılı örnekler veriyorlar mı acaba? Düşünülmeye değer bir durum doğrusu.

İmam-ı Şabi’nin Kadı Şüreyh ile olan bir hatırası da fevkalade düşündürücüdür. İzin verirseniz onu da arz edeyim. Kendisi şöyle anlatır meşhur Kadı Şüreyh ile olan bir sohbetini:

- Hazret-i Ömer’in (ra) baş kadısı Şüreyh ile beraberdim. Huzuruna davalı bir kadın gelip ağlamaya başladı. Şüreyh’in kulağına eğilerek; ‘Bu kadın galiba suçsuz!’ dedim. Bu defa Şüreyh de benim kulağıma eğilerek cevap verdi:

‘Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri de babalarına suçsuzluklarını ağlayarak anlatmışlardı, unutma! Kadı Şüreyh’i bir daha takdir ettim. Davaları görüntüye aldanmadan inceleyip hüküm veriyordu. Adamın biri bir gün Kûfe Mescidi’nin avlusunda Şabi’yi tenkit yağmuruna tuttu. Tenkitleri baştan sona sabırla dinleyen Şabi’nin cevabı en sonunda şundan ibaret oldu: “Söylediklerin bende varsa Allah beni affetsin; yoksa seni affetsin! Çünkü iftira etmiş olursun.” Şabi, ilmi, sadece amel etmek için öğrenir, öğrettiklerine de amel etmeleri için öğretirdi. Bu konuda söyledikleri ise fevkalade mühimdi. Şöyle anlatıyordu öğrendiğiyle amel edenlerle etmeyenlerin sonunu: “Cennettekiler cehenneme giden tanıdıklarını görünce şaşırıp soracaklar: ‘Biz sizden dinlediklerimizle cennete geldik. Nasıl olur da siz cehenneme gidersiniz?’ Onların cevapları kısa olacaktır: ‘Siz, bizden dinlediklerinizle amel ettiniz, biz ise size dinlettiklerimizle amel etmedik! Aramızdaki fark bundan ibarettir!”

Kendisine sorulan sorulara hemen cevap vermeyip önce düşünmeyi tercih eden Şabi, bu konuda da şöyle derdi: “Bilmediğine, bilmiyorum diyerek susan adamın kazandığı sevap, biliyorum diyerek konuşandan az değildir!.. Çünkü nefse en zor gelen şey, bilmiyorum diyebilmektir. Bilmiyorum diyen adam, en zoru başarmıştır. Kitaplık çaptaki bir sözü de şöyledir: “Unutmayınız; dostlarında ayıp arayan çok ayıp bulur; ama çok dost bulamaz!”

(AHMED ŞAHİN, a.sahin@zaman.com.tr, 2008)

Cennet-ül Mualla

Mekke’de bulunan ve yine birçok Eshab-ı Kiram’ın, İslam âliminin, velinin kabirlerinin bulunduğu Cennet-ül Mualla Kabristanı yeni haliyle tanımak çok zor.

Gittiği her yerde eşsiz eserler yapan, herkesi medeniyetine ve adaletine hayran bırakan Osmanlı’nın Medine-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme’deki bütün eserleri yıkılmış. Bu eşsiz eserlerden biri olan Osmanlı’dan kalma Tarihi Ecyad Kalesi de yıkılıp, yerine otel yapılarak, bundan en son nasibini alan eser olmuştu.

Hazreti Aişe, Hazreti Fatıma, Hazreti Hatice ve Peygamber Efendimizin süt annesi olan Hazreti Halime ile Hazreti Osman, Cafer-i Tayyar ve birçok sahabinin türbe şeklinde olan eşsiz kabirlerinin yüz sene önceki halinden şimdilerde eser kalmamış. Kabir ziyaretini küfür sayan Vehhabi inanışlı yöneticiler, bütün kabirleri ve türbeleri bir bir yoketmiş.

Medine Cennetül Baki Kabristanlığı

İlk Türk ne zaman müslüman oldu?

İslâm dini Hz. Muhammed aleyhisselâm tarafından milâdi 610 yılında tebliğe başlandığına göre Türklerin İslâm dini ile tanışması ve onu benimsemesi arasında neredeyse 350-400 yıl var demektir. Lâkin ilk Türk’ün İslâm’a girişi ile Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ ettiği yıl, aynı, yani milâdi 610’dur. Evet, bir Türk İslâm’ın Mekke döneminde Hz. Muhammed’in dâvetine evet demiş ve azılı İslâm düşmanı Ebu Cehil’in çok ağır işkencelerine maruz kalmış ve nihayet yine o pis Ebu Cehil’in bağrına sapladığı mızrağı ile şehit olmuştur. Ve İslâm’ın ilk şehidi işte Bu Türk evlâdıdır. Allah (c.c.) katında şehitlerin durumunu bu dini az buçuk bilenler bilir ve Allah kendisi için İslâm kimliği ile ilk şehit olanın bir Türk evladı olmasını murat etmiştir. Siz siz olun gazilik ve şehitlik kavramları ile mücadele eden ve Türkler zorla Müslüman oldu yalanını yayan odak ve dudaklara aldanmayın ve sorun, “Türkler zorla Müslüman oldularsa, dünyaya hakim oldukları dönemde niye dinlerinden vazgeçmediler?”

Peki, kimdir Müslüman olan ilk Türk? O, Sümeyye validemizdir. Sümeyye’nin Türk olduğunu Türk olmayan ve ilmî otoritesi İslâm ve Batı dünyası tarafından saygı ile kabul edilen Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır. Hamidullah’ın tarihi kaynaklardan çıkarttığına göre Taif’te, el Haris bin Kalede isimli tedavide usta çok ünlü bir doktor vardır. İran bölgesinden valiler bile tedavi için ona gelmektedirler. O yıllarda da İran bölgesi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir ve Sümeyye validemiz Übülle Valisi’nin yanındadır ve o adı Pamuk’tur. Gün olur Übülle valisi Taif’teki meşhur doktora tedavi olur, memnun kalır ve Pamuk’u Haris bin Kalede’ye cariye olarak hediye eder, Taif’e gelen Pamuk’un ismi Sümeyye olur. Sümeyye birkaç defa evlenir, son evlendiği kişi Yemen Yasir’dir, Yasir’den oğlu Hz. Ammar doğar.

Yine İslâm’ın ilk yıllarını az buçuk bilenler Mekke’de kabile ve soy sop dayanışmasının ne kadar önemli olduğunu bilirler. İşte bu ırkçı ortamda Sümeyye Türk’tür, kolu kanadı yoktur. Kocası Yasir, Yemenli’dir, kolu kanadı yoktur. Öyle olduğu için bu aile Ebu Cehil gibilerin kolayca işkence edebileceği bir ailedir. Hz. Sümeyye’nin Türk olduğuna dair bilgileri Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da naklederler.

Hz. Sümeyye İslâm’ı kabul ettiğinde artık çok yaşlı idi. Pis Ebu Cehil, “Sen Muhammed’e aşık oldun!” bile dedi. Ebu Cehil tarafından en şedit işkencelere tabi tutulan Türk kadını Sümeyye inancından bir adım geri atmadı.

İlk Müslüman Türk ve İslâm’ın ilk şehidi Hz. Sümeyye Ebu Cehil’in işkenceleri altında son nefesini verdiğinde, Allah’ın resulü Hz. Muhammet aleyhisselam şöyle demişti: “- Küfrün işi bitti!”

Ey Türk evladı, ey Türk kadını. Sen işte böyle “Küfrün işinin bitirilişinde” Allah’ın seçtiği bir kavimsin. Daha sonra gerçekten de tam 22 milyon kilometrekarede Küfrün işini bitiren millet senin milletin değil miydi? Yalnızca Osmanlı coğrafyasında değil, bugün Asya içlerine kadar küfrün işini adım adım bitiren ve o coğrafyaları İslamlaştırarak bugünkü Pakistan’ın bile temellerini atan senin ataların değil miydi? Elhamdülillah, öyleydi.

(YENİ ÇAĞ)

Kerbela bir ihanet öyküsüdür

Kerbela olayını anlamak için daha önceki bazı gelişmelere bir göz atmak gerekir: Hz.Hasan’ın 49/669 yılında vefatından kısa bir süre sonra Hz. Muaviye, oğlu Yezîd’i veliaht olarak halka kabul ettirmek için çalışmalara başladı. Yaklaşık beş yıl süren çalışma sonunda Yezîd’in veliahtlığı, halkın büyük bir kesimi tarafından benimsendi. Yezîd’in veliaht tayin edilmesine karşı en ciddi muhalefet, Hicâz’daki muhalefetin önemli isimleri Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer ve Abdurrahman b. Ebi Bekir’di. Bunlar, ilk Müslümanların çocukları olarak, Hz. Peygamber dönemini de idrak eden, yaşadıkları devrin önemli şahsiyetleriydi.

Yönetimin gayretleri, Yezîd’in 56/676 yılında veliaht olarak resmen kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Biat etmek istemeyen muhalifler, veliahtlık sisteminin Bizans sistemi olduğunu ve Yezîd’in halifeliğe liyakati bulunmadığını ileri sürüyorlardı. Muhalefetin önemli simalarından birisi olan Hz. Hüseyin, Hz. Peygamberin kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin ikinci çocuğudur. Dedesinin eğitiminden nasiplenmiş; Müslümanların saygı duyduğu, yaşadığı dönemin önemli alimlerinden birisidir. Yezîd ise gençliğini çölde, dayıları Kelb oğullarının yanında geçirmiş; kabile lideri olmaya uygun ancak, o günkü toplumu yönetebilmesini mümkün kılacak yeterli eğitim alma imkanı bulamamış; halifelik sorumluluğunun altında ezilebilecek bir şahsiyetti.

Hz. Muaviye 60/680 yılında vefat edince Yezîd’e halife olarak biat alınması için taşraya haber gönderildi. Hicaz’daki muhalefetin önderleri, kendisine rakip olabilecek özelliklere sahip oldukları için Yezîd, onların biatını önemsiyordu. Bundan dolayı halifeliğe gelir gelmez Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Zübeyir ve Abdullah b. Ömer’den biat alınması için Medine valisine mektup yazdı. Hatta biat etmedikleri takdirde kendilerine baskı yapılmasını da emretti. Muhaliflerden birisi olarak ismi geçen Abdullah b. Ömer, ümmetin kararına muhalefet etmeyeceğinin, halkın biatından sonra biat edeceğini söyledi. Hz. Hüseyin ile Abdullah b. Zübeyir ise Medine valisinin biat talebine, ayrı yollardan Mekke’ye kaçarak cevap verdiler. Niyetleri hemen ayaklanmak değil, Medine valisinin baskısından kurtulmaktı. Beytullah’ın bulunduğu Mekke’de daha rahat hareket etme olanağı bulacaklarını düşünmüşlerdi.

Mekke’ye gidişinden bir süre sonra Hz. Hüseyin, babasının taraftarlarının yoğun olduğu Kûfe’den mektuplar almaya başladı. Kûfelilerin Hz. Hüseyin’i davet etmek amacıyla onlarca mektup gönderdikleri nakledilir. Mektup gönderenler, şehrin ileri gelenleri olduklarından bu mektuplar, Kûfelilerin büyük bir kısmının Hz. Hüseyin’i destekledikleri anlamına geliyordu. Davetler çoğalınca Hz. Hüseyin, durumu öğrenip kendisine bildirmesi için amcasının oğlu Müslim b. Akl’i Kûfe’ye gönderdi. Kûfe’de büyük ilgi gören Müslim, Hz. Hüseyin adına biat almaya başladı. Kısa sürede biat edenlerin sayısı 12.000′i geçti. Bunun üzerine Hz. Hüseyin’e bir mektup yazarak Kûfe’ye gelmesini, insanların önemli bir kısmının kendisine biat ettiklerini bildirdi.

Müslim, Kûfe’ye gittiği sırada Nu’man b. Beşir burada valiydi. Müslüm’in faaliyetlerinden haberdar olan Nu’man, mescitte bir konuşma yaparak insanlara fitneye bulaşmamalarını, bunun faturasının ağır olacağını söyledi. Nu’man, muhaliflere karşı, şiddet kullanma yanlısı değildi; onun bu yumuşak tavrı bazı ajanlar tarafından Yezîd’e bildirildi. Bunun üzerine Yezîd derhal Nu’man’ı azlederek yerine o sırada Basra’da valilik yapan Ubeydullah b. Ziyad’ı, Basra’nın yanı sıra Kûfe’ye de tayin etti. Yeni vali, dört Arap dahisinden birisi kabul edilen Ziyad b. Ebih’in oğlu olup, babası Emeviler’e bağlılığıyla bilinen ve Emevi iktidarını savunmak için şiddet kullanmaktan çekinmeyen bir şöhrete sahipti.

Ubeydullah, hemen valilik sarayına yerleşerek kısa sürede şehre hakim oldu. Müslim, Ubeydullah’ın Kûfe’ye gelişiyle birlikte gizlenerek faaliyetlerine devam etti. Ubeydullah, bir ajanı vasıtasıyla onun yerini tesbit etti. Ubeydullah, Müslim’i yakalattırarak sarayın damında öldürdü.

Müslim’in mektubunu aldıktan sonra yola çıkan Hz. Hüseyin, yolda ünlü şair Ferazdak’la karşılaşınca ona Kûfe’deki durumu sordu. Ferazdak, “İnsanların gönlü seninle, ancak kılıçları Ümeyyeoğullarıyla beraberdir. Zafer ise Allah katındadır.” veciz sözleriyle durumu anlattı. Hz. Hüseyin, yolda Müslim b. Akil’in öldürüldüğünü ve Kûfelilerin ihanet ettiklerini öğrendi. Bunun üzerine yanında bulunan akraba ve arkadaşlarıyla Kûfe’ye gidip gitmemeyi istişare etti. Israrlar üzerine Hz. Hüseyin, yola devam etmeye karar verdi.

Ubeydullah’ın Hz. Hüseyin’i etkisiz hale getirmek amacıyla 1.000 kişilik bir birliğin başında görevlendirdiği Hur b. Yezîd, onunla karşılaştı. Aralarında yaptıkları görüşmeler sırasında Hz. Hüseyin, Kûfelilerin kendisini davet ettiklerini hatırlattı; ancak Hur, görevinin onu Kûfe’ye götürmek olduğunu söyledi. Hz. Hüseyin bunu kabul etmeyince Kûfe’ye yakın bir yere giderek durumu Ubeydullah b. Ziyad’a bildirip onun görüşünü beklemek üzere anlaştılar. Bu şekilde Hz. Hüseyin, Hur b. Yezîd’in askerlerinin refakatinde Kerbela’ya gitti. Hur’un askerleri, konakladıkları yerlerde Hz. Hüseyin’in arkasında namaz kılıyorlar, ona saygı gösteriyorlardı. Hz. Hüseyin’in Kerbela’da konaklatıldığını öğrenen Ubeydullah, ona karşı Sa’d b. Ebi Vakkas’ın oğlu Ömer’i komutan olarak görevlendirdi.

Ordunun başına Ömer b. Sa’d'ın seçilmesi, bir tesadüf değildi. Hz. Hüseyin’e karşı kendisine denk, Kureyşli birisinin gönderilmesi, askerlerin ikna edilmesi için büyük önem taşıyordu. Ömer, 4.000 kişilik ordusuyla Hz. Hüseyin’in bulunduğu Kerbela’ya gitti. Ubeydullah, baskıyla, Hz. Hüseyin’i davet edenlerin de aralarında bulunduğu, bir çok kişinin orduya katılmasını sağladı. Bu arada yolda Hz. Hüseyin’e katılan birkaç yüz kişi durumun ciddiyetini görünce onun yanından ayrıldılar.

Ömer b. Sa’d, muhtemelen gelişmelerin Hz. Hüseyin’in katliyle sonuçlanacağını tahmin etmemişti. Belki de görüşmelerle problem çözüldükten sonra görevine gideceğini düşünüyordu. Nitekim Kerbela’ya gittikten sonra hemen Hz. Hüseyin’le müzakerelere başladı. Hz. Hüseyin, Kûfeliler tarafından davet edildiğini, davetlerinin gereğini yerine getirmediklerine göre geri dönmesine izin verilmesini istedi. Ubeydullah b. Ziyad’a Hz. Hüseyin’in talebi bildirildi; o da Hz. Hüseyin’in Yezîd’e biat etmesini istedi. Bundan sonra Hz. Hüseyin Ömer’e üç seçenek önerdi: Medine’ye dönmesine, Yezîd’le görüşmek amacıyla Şam’a gitmesine ya da kafirlerle cihad yapmak amacıyla uç bölgelerden birisine gitmesine izin verilmesi. Rivayetlere göre Ubeydullah, Ömer’e Hz. Hüseyin’den teslim olmasının istenmesini, aksı takdirde onunla savaşılmasını emretti.

Hz. Hüseyin kendisine ağır gelen “Ubeydullah’a teslim olma” teklifini kabul etmedi. Artık savaşın kaçınılmaz olduğunu anlayınca, çarpışmalar başlamadan önce yanında bulunanlara oradan ayrılabileceklerini söyledi, hatta Ubeydullah’ın hedefinin kendisi olduğunu, bundan dolayı oradan ayrılarak hayatlarını kurtarmalarını tavsiye etti; ancak yakınları onu terk etmeyi kabul etmeyince küçük bir müfreze kadar olan adamlarını ordu düzenine soktu.

Kerbela Şehitleri’nin Şam’a gönderilen kesik başlarının bulunduğu türbe çatışmalardan önce kendisinin ve babasının konumunu ve Kûfelilerin verdiği sözleri hatırlatan konuşmaları da pek etkili olmadı. Sadece Hur b. Yezîd ve onun gibi düşünen birkaç kişi, Hz. Hüseyin’in makul tekliflerinin kabul edilmemesine tepki göstererek onun tarafına geçti ve çarpışmalar sırasında vefat etti. Çatışmalar başladıktan sonra Hz. Hüseyin’in yakınları teker teker gözlerinin önünde öldürüldü. Sonra atılan oklardan birisi Hz. Hüseyin’e isabet etti. Nitekim Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in ailesini kesik başıyla beraber Şam’a gönderince Yezîd ağlayarak; “Hz. Hüseyin’in öldürülmeden itaatini istiyordum. Allah, İbn Sümeyye’ye (Ubeydullah’a) lanet etsin! Vallahi ben olsaydım onu affederdim. Allah, Hz. Hüseyin’e rahmet etsin ve onu mesul tutmasın!” diyerek üzüldüğü intibaını verdi. Bu arada Hz. Hüseyin’in hayatta kalan oğlu Ali’yi ağırladı; sofrasına davet ederek birlikte yemek yedi. Daha sonra da Medine’ye gitmek istedikleri zaman kendilerine yardımcı olarak bir müfrezenin koruması altında güvenlik içinde Medine’ye gitmelerini sağladı.

Hz. Hüseyin’in öldürülmesinden hemen sonra Kûfe’de pişmanlık sesleri ve feryatlar yükseldi. Kerbela’dan sağ kurtulanlar Kûfe’ye götürülünce kadınlar evlerinden dışarı çıkarak ağlamaya başladılar. Bu manzarayı gören Hz. Hüseyin’in oğlu Ali; “Bunlar bizim için ağlıyorlar! Peki bizi kim katletti?” diyerek onların çelişkili davranışlarına tepki gösterdi.

Hz. Hüseyin’in öldürülmesi, bundan sonra Ehl-i Beyt taraftarlarınca gerçekleştirilen bütün ayaklanmaların en önemli gerekçesidir. Kerbela olayı, aynı zamanda başlarda siyasi bir mezhep olan Şiîliğin itikadî bir mezhep haline gelmesinin de en önemli nedenidir.

Gerek Sünnîler, gerekse Şiîler bu olaya çeşitli tepkiler göstermişlerdir. Hz. Hüseyin’in öldürüldüğü “Aşura” günü (10 Muharrem), Şiîler tarafından ağıt günü haline getirilmiştir.

(Doç. Dr. Adnan Demircan)