Muzik calici calismiyor


ASKERİ HABERLER

GATA’dan Attıkları Hasta Öldü

Paşaların doktoru Prof. Ahmet Alper, BUGÜN’e verdiği röportajın ikinci bölümünde, GATA ve TSK’dan neden ihraç edildiğini açıkladı.

YAŞ kararıyla uzaklaştırılmadan önce herhangi bir ceza aldınız mı?

1964′te Fakülte Yüksek Okullara girdiğim tarihten itibaren 1997′de YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılıncaya kadar hiçbir ceza almadım.

Nasıl ihraç edildiniz?

Disiplinsizlikten. YAŞ kararlarıyla ordudan uzaklaştırma işleri, tamamen gizli kapaklı, hiç kimsenin haberi olmadan birileri tarafından yapılan bir işlem. Disiplinsiz denilmesi için, bir kimsenin disiplinsizliği ile ilgili yer, zaman, şahit olmalı, savunması alınmalı, disiplinsizlikle ilgili bir uyarı gönderilmeli. Hiç kimse bana sözlü veya yazılı bir ikazda bulunmadı.

Siz kimlerin doktorluğunu yaptınız?

Kenan Evren, Güven Erkaya, Fevzi Türkeri, Vural Beyazıt, Necip Torumtay, Doğan Beyazıt’ın eşi, Tahsin Şahinkaya, Doğan Güreş ve aklıma gelmeyen pek çok generalin tedavilerinde etkili oldum.

Güven Erkaya ile nasıl tanıştınız?

Güven Erkaya Başbakan Erbakan’ın verdiği yemekten sonra hastalanmış. Komutan izinde olmama rağmen bana “Ahmet, Güven Paşa rahatsızmış, Köşk’e git, onu gör” dedi. Gittim, muayene ettim, “Komutanım sizi yarın hastaneye bekliyoruz” dedim, “Hastane hoşuma gitmiyor” dedi. “Durumunuz ciddi” dedim. Bunun üzerine “Peki” dedi. Akut batım (karın zarı iltihabı) düşündüm. Tetkiklerini yaptık, edindiğim izlenim kolon kanseri olduğu yönündeydi. Kendisiyle irtibatta olan kişilere “kolon kanseri düşünüyorum, kolonoskopi yapmamız lazım” dediğimde hiçbiri Erkaya’ya bunu söyleyememiş, çekinmişler. Güven Paşa beni aradı, “Hakkımda ne düşünüyorsun” dedi. “Aksi ispat edilene kadar kolon kanseri düşünürüm” dedim. Bize itimat etti, geldi, tetkiki yapıldı, teşhisi konuldu.

İhraç edildiğiniz 1997 Ağustos Şûrası’na Güven Erkaya da katılmıştı.

1996′da Erkaya’nın kolon kanseri teşhisini koydum. Erkaya ile belirli bir irtibatımız vardı ama şûradan önce de şûradan sonra da hiç görüşmedim.

Komutanlar size gelip canlarını emanet ediyorlar, diğer yandan da orada çalışmanızı istemiyorlar.

Güven Erkaya’ya bunu daha sonra amiral olan bir doktor arkadaşımız “Ahmet Bey için bir yardımınız olmaz mıydı” diye sormuş, “Hiçbir şey yapılacak gibi değildi, kesin irticacı delilleri olan bir kimseydi” demiş. Tabi, “kesin irticacı olduğumuzu gösteren deliller” hanımımızın başörtüsü, benim de namaz kılmamdı. Bunlar yeter, başka bir şeye gerek yok.

YAŞ’ta ordudan uzaklaştırılanlar şimdi nasıl yaşıyor?

Ben TSK’da 27 yıl subay olarak hizmet ettim, emeklilik hakkını kazanan bir kimse olarak, TSK’dan ayrıldım. Ama, TSK’da teğmen, üsteğmen, yüzbaşı rütbesinde veya astsubaylarda, 15 yıllık mecburi hizmetini tamamlamadan YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılanlar oldu. Mecburi hizmetini tamamlamayana “Sen TSK’dan ayrıldın, mecburi hizmetin üçte birini yaptın, üçte ikisini yapmadın. Sana okulda harcanan 15 milyar liranın 10 milyarının karşılığını bana vermedin, bu 10 milyar lirayı faiziyle borç ödeyeceksin” deyip bir de borç çıkardılar. Hem “irticacısın” diyor ordudan atıyor, hiçbir yere müracaat edemiyorsun hem de para ödemek durumunda kalıyorsun. YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılan kimseleri sürüm sürüm süründürmek ve kendilerine isyan ettirmek, bir kısım kötü işler yaptırmak istediler. Gitsin terörist olsun, banka soysun, hırsızlık yapsın istediler. Buna teşvik ettiler.

Sizi en çok etkileyen olay ne oldu?

Güray Balatekin diye bir arkadaşımızın eşi mide kanseriydi, Gülhane’de tedavi olsun diye Ankara’ya tayin ettiler, iyi bir doktorum diye benim ismimi almış, eşini getirdi. Güray 3 ay sonra YAŞ kararıyla emekli edildi, hanımına Gülhane’den “hadi sen çık” dediler. Eşine anlatmamaya çalıştı, ama sezdi tabi, durumu kötüleşti, 1 ay sonra Güray, bir gün “Hocam eşime bakar mısın” dedi. Çayyolu’nda oturuyordu, beraber gittik. Evde annesi, babası, kayın pederi, yatak serili, kadıncağız sapsarı olmuş, karaciğer iflas etmiş, dudakları kanıyor, perişan vaziyette. 3 tane çocuk yatağın başında boynunu bükmüş duruyor, 7 yaşında, 3 yaşında (Ağlıyor). Ağlamamak mümkün değil. Ne yapacağımı şaşırdım. Oradan çıktığım an Allah’a şükrettim, “Şükürler olsun beni o zalimlere hizmet ettirmedin, beni bu mazlumun ayağına getirdin” dedim. 3 gün sonra da öldü, cenazesini beraber Konya’ya götürdük. Allah rahmet eylesin, tam bir şehittir. İhraç ettikleri Güray Balatekin’in Güneydoğu’da evine roket bir odadan girip bir odadan çıkmıştır.

Siz komutanların bizzat siyasetle ilgilendiğine hiç şahit oldunuz mu?

Evet, 1996′da Ahmet Çörekçi Paşa Genelkurmay 2. Başkanı’ydı. Refahyol Hükümeti iktidardaydı, bu hükümete karşı bir duruş vardı. Genelkurmay 2. Başkanı Ankara GATA’da bilim dalı başkanları, profesörler kurulunun üyesi öğretim üyelerine bir bilgilendirme toplantısı yaptı. Çörekçi, Refahyol’un Atatürkçülük’ten saptığını, irticaya prim verdiğini, irticanın iktidara geldiğini, böyle devam ederse 2006′da RP’nin yüzde 60 oyla iktidara geleceğini bir kısım istatistik verilerle bize izah etti. “Çiller RP ile iktidar kurarak onların güçlenmesine yardımcı oldu, bizimkilere gelince, (bizimkiler dediği CHP, SODEP, DSP) bunlar birbiriyle kavga etmekten muhalefet yapamıyorlar” dedi.

İtiraz eden olmadı mı?

İtiraz ettiğiniz zaman bizimki olmayan gruba girersiniz.

İhraç edilebileceğinizi hiç düşünmediniz mi?

1989′da annem kendisini hacca götürmemi istedi, “Ben asker adamım, seni götüremem, göndereyim” dedim. Annem, “Ben seninle hacca gitmek istiyorum” deyince “Annemi hacca götürmek üzere iznimi yurtdışında geçirmek istiyorum” diye Genelkurmay’a müracaat ettim, 1990 yılı hac dönemi için Genelkurmay izni verdi. Annem, ben, hanımım hacca gittik. Hacdan döndükten sonra da herhangi bir sorunumuz olmadı.

Daha sonra mı oldu?

1994′te Doğu Aktulga Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı’na atandı. Kendisi irticaya karşı hassasiyeti ile bilinirdi. İlk olarak subay ve astsubaylardan eş ve çocuklarının fotoğraflarını istediler. Benim eşimin fotoğrafı başörtülüydü, sekretere verdim, sekreterim “Hocam hanımefendinin başı açık fotoğrafını verseniz” dedi, “Biz ikiyüzlü adam değiliz. Nasılsak öyle görünürüz, hanımefendinin başı açık değil ki” dedim. Öyle gönderdik, işte o gün fişlenmiştik. O fotoğraf Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na gittiğinde fişlenmiştik.

(Seda Şimşek, Bugün, Nisan 2010)

Ders: Milli Güvenlik; Konumuz: Fişleme

Liselerde Millî Güvenlik Dersleri’ne giren subayların, öğrenci ve öğretmenleri, “solcu, türbanlı, namaz kılıyor, sol görüşlü ve bölücü” olarak fişlediği belirlendi. Fişlenenler arasında müdür yardımcısı babasını ziyarete giden yedi yaşındaki türbanlı kız da var.

1998-2008 yılları arasında Milli Güvenlik JL Dersleri’ne giren muvazzaf ve emekli subay öğretmenlerin, Genelkurmay’ın emriyle öğretmen ve öğrencileri, ‘solcu’, ‘türbanlı’, ‘namaz kılıyor’, ‘sol görüşlü’ ve ‘bölücü’ olarak fişlendikleri ortaya çıktı. Asker öğretmenlerin, rapor haline getirdikleri fişlemeleri bağlı oldukları istihbarat birimlerine sundukları belirlendi. Raporların buradan da silsile yoluyla komutanlıklara kadar gönderildiği tespit edildi. Fişleme raporlarının il ve üçe güvenlik kurulu toplantılarında da gündeme geldiği belirtiliyor.

Yedi yaşındaki türbanlı listede

Devlet ve İmam Hatip liselerinin fişlendiği raporlarda birbirinden ilginç detaylar yer alıyor. Bazı okullarda pazartesi ve cuma günü düzenlenen törenlerde kız ve erkek öğrencilerin ayrı ayrı sıraya girmeleri Milli Güvenlik Dersi öğretmenlerinin dikkatinden kaçmadı. Subay öğretmenler bu uygulamayı fotoğraflarıyla birlikte istihbarat birimlerine bildirdi. Yedi yaşındaki türbanlı kız çocuğunun müdür yardımcısı olan babasını okulda ziyaret etmesi de fişleme raporuna girdi. Öğretmenler odasında bulunan Zaman ve Türkiye gazeteleri ise “irticacı yayınlar” kategorisinde değerlendirildi.

Derste türban takıyorlar

Tarafın ulaştığı fişleme raporlarından biri 25 Şubat 2008 tarihli. Rapor, Van Erciş İmam Hatip Lisesi’nde Milli Güvenlik Dersi’ne giren İstihbarat Binbaşı Murat Ayvaz tarafından hazırlanmış.

Kız öğrencilerin okula türbanla geldiği ve derslerde türban çıkarılmadığı belirtilen raporda okul yöntemi hakkında suç duyurusunda bulunulduğu anlatılıyor. Suç duyurusu üzerine okul müdürünün, “Öğrenciler köyden geliyor, kız çocuklarının daha fazla okula gelmesi için velilerle söz kestik. Buna göre kız öğrenciler okulda başlarını açmayacak” dediği belirtilen raporda, bunun üzerine Binbaşı Ayvaz’ın şubat tatiline kadar bekleme karan aldığı kaydediliyor.

Binbaşı Ayvaz, sömestr tatilinin ardından 20 Şubat 2008′de kız öğrencilerin başlarını açmaması üzerine durumu bir tutanakla tespit edip dersten ayrılıyor. Kılık kıyafet yönetmeliğinin ihlal edildiğini savunan Ayvaz, bunu bir tutanakla Alay Komutan Vekili Yarbay Hamdi Aşa’ya bildirmiş.

İftar yemeği bile raporda

Bir başka fişleme raporu ise Albay Zeki Gülgün’e ait. İzmir’deki çeşitli okullarda Milli Güvenlik Dersleri’ne giren Gülgün, 11 Kasım 2006′da hazırladığı raporda dönemin Ege Ordu Komutanı Orgeneral Şükrü Sarışık’a okullarla ilgili bilgiler veriyor.

Gülgün raporunda Gaziemir’de Endüstri Meslek Lisesi’ni ziyaret eden yabancı konukların olduğunu, bazı öğrencilere ABD’den zarflar geldiğini, çevresindeki bazı okulların ise AKP’ye yakın olduğu ileri sürülüyor. İmam Hatip Okulları’nda Atatürkçü öğretmenleri yıldırma politikasının izlendiği belirtilen raporda İzmir Kız Lisesi’ndeki uygulamalar ayrıntılı olarak anlatılıyor. Okul müdiresinin “şeriatçı” düşüncede olduğu ileri sürülen raporda, din dersi öğretmeninin müzede görevli gösterilip okulda ders verdiği, okul müdiresinin Ramazan’da öğretmenlere iftar yemeği verdiği, okula katkı adına toplanan paralardan şeriatçı grupların düğünlerine çelenk gönderildiği iddia ediliyor. Emekli Albay Gülgün “Harun Yahya isimli sapık İslamcı yazarın kitaplarının da” okulun kütüphanesinde bulunduğunu Ege Ordu Komutanı’na bu ifadelerle rapor ediyor.

AKIN İPEK’İN LİSESİ DE RAPORDA

Bugün ve Kanaltürk televizyonlarının sahibi işadamı Akın İpek’in yaptırdığı Ankara’daki Özel İpek Kız Lisesi de 6 Mart 1998 yılında fişlenmiş. Bu okulla ilgili fişleme notunda şu ifadeler yer alıyor: “Okulda müdire hanım F.K. (raporda açık kimliği yazıyor) türbanlı olup din dersi öğretmenidir. Okulun harcamaları Akın İpek isimli şahıs tarafından sağlanmaktadır. İslami kesime ait öğrenci alındığı kanaati oluşmuştur.”

Akın İpek

İşte fişleme soruları

Milli Güvenlik Dersleri’ne giren subay n^A öğretmenler tarafından doldurulan soru formlarında öğrenciler ve öğretmenler hakkında bilgiler toplanıyor. Yaklaşık 40 okulda yapılan fişlemede subay öğretmenler aşağıdaki sorular doğrultusunda rapor hazırlayarak üstlerine sunuyor. İşte “Milli Güvenlik Bilgisi Dersi Öğretmenleri İçin Kontrol Formu”ndaki sorulardan bazıları:

  • İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine giren öğretmenlerin branşı uygun mu?
  • Başörtülü ve türbanlı olarak derse giren öğretmen var mı? Miktarı ne kadardır?
  • Öğrenciler namaz kılmak için zorlanıyor mu?
  • Öğrenciler oruç tutmaya zorlanıyor mu?
  • Kız öğrenciler beden eğitimine katılıyor mu?
  • Okul karma ise kız ve erkek öğrencilerin birbirleri ile temasını önlemek için özel önlem almıyor mu?
  • Okul personeli olmadığı halde okula gelen şahıslar var mı? Ne faaliyet yapıyorlar?
  • Anma ve kutlama yıldönümleri için gerekli törenler yapılıyor mu?
  • Atatürk köşesi var mı? Yeri uygun mu?
  • Okulda irticai maksatlı ses ve görüntü yayını yapılıyor mu?
  • Okulun harcamaları hangi kaynaktan sağlanıyor?
  • Okulun finansına İslami sermayenin etkisi nedir?
  • Öğretmenler arasında başta irtica olmak üzere yıkıcı, bölücü faaliyetleri destekleyen, destekler mahiyette konuşan irticai, yıkıcı, bölücü mahiyette yayın yapan gazete, dergi, kitap ve doküman okuyan personel var mı? Varsa isimleri nelerdir?
  • Okula devam eden öğrencilerin maddi durumu ne seviyededir?
  • Öğrencilere belirli dersane veya kişilerden ders almaları tavsiye ediliyor mu?
  • Okulda kütüphane var mı? Var ise irticai ve yıkıcı yayın var mı?
  • Öğrencilere irticai mahiyette kitap ve dergi okumaları tavsiye ediliyor mu?
  • Milli Güvenlik Bilgisi öğretmeni dersten çekildi mi? Çekildiyse hangi tarihte ve neden?
  • Okul özel mi, devlet mi yoksa vakıf okulu mu? Vakıfa ait ise kaynakları nelerdir? İslami örgütlerle ilişkisi ne düzeydedir? Parasal desteği nedir? Özel ve vakıf okullarında öğrencilerin ne kadarı aidat ödüyor? Kaç öğrencinin masrafı vakıf tarafından karşılanıyor?
  • Okul tek mi yoksa bir kompleksin parçası mı? Okulun civarında yakınında, okul idaresinin bağlı olduğu özel ya da vakfa ait ilköğretim okulu, Kuran Kursu, cami, mescit, yurt vb. var mı? Okul içinde hoparlörle ezan okunuyor mu? Okulda mescit var mı? Ders saatlerinde mescide namaz kılmaya gidenler var mı? Varsa kimlikleri tespit edilecek.
  • Öğrencilerden ferden veya birkaç kişi bir araya gelerek oluşturdukları grup olarak Sekiz Yıllık Eğitim ve Laiklik aleyhtarı propaganda veya şeriat yanlısı tavır ve davranış içinde bulunanlar var mı? Varsa kimlikleri?

(Mehmet Baransu, Taraf, Nisan 2010)

Zorunlu Askerliği Kaldırın

İş, “bizim ordu böyledir canım, kendini memleketin sahibi sanır” dalgacılığının çok ötesine geçmiş durumda.

Herhalde hepsi değil ama generallerin büyük çoğunluğu hastalanmış gibi gözüküyor.

Neredeyse her yıl yeni bir darbe planı hazırlıyorlar.

Bizim bugün yayımladığımız darbe planı, bugüne dek görülenlerin en kapsamlısı, binlerce sayfadan oluşuyor, her aşaması en ince ayrıntısına kadar hazırlanmış.

Birinci Ordu’nun eski komutanı tarafından organize edilmiş.

Kara Kuvvetleri’ne bağlı dört ordu var biliyorsunuz, Birinci Ordu, İkinci Ordu, Üçüncü Ordu ve Ege Ordusu.

Her yıl bu ordular, bir “düşman saldırısına karşı” zihinsel tatbikatlar yapıyorlar.

Orduların generalleri kendi aralarında toplanıyorlar, “en kötü senaryoyu” oluşturuyorlar ve bunlara karşı alınacak önlemlerde kimlerin hangi görevleri üstleneceğini, görevlerin nasıl dağılacağını belirliyorlar.

Bu “tatbikatların” amacı “düşmana” karşı alınacak önlemleri saptamak.

2003 yılında Birinci Ordu’nun generalleri de bu “tatbikatı” yapmak için toplanıyorlar.

Görüntüde düşmana karşı hazırlanacaklar.

Ama bu sadece “görüntü”, bu görüntünün arkasına saklanıp darbe planları yapıyorlar.

Yapacakları darbe için 12 Eylül’ün darbe örgütlenmesini örnek alıyorlar.

İki aşaması var planın.

Birinci aşama “sıkıyönetim” ilanını sağlamak.

Bunu gerçekleştirebilmek için “düşmanın” bile aklına gelmeyecek planlar hazırlıyorlar.

Bir tanesi Fatih Camii’nde bir Cuma namazında bomba patlatmak.

Bombayı nereye yerleştireceklerini belirleyen krokiyi çiziyorlar, bombanın yerleştirilip patlamasından sorumlu personeli belirliyorlar, bomba patladığı sırada oluşacak vahşeti ve paniği “kayda alacak” kameraların konulacağı yerleri bile saptıyorlar.

Sonra Beyazıt Camii’nde de bir bomba patlatacaklar.

Arkasından Yunan Hava Kuvvetleri’yle çatışmalara girmeyi, bu çatışmada bir Türk jetinin “düşürülmesinin” sağlanmasını, bu sağlanmazsa kendi jetimizin bizzat kendi uçaklarımız tarafından düşürülmesini planlıyorlar.

Sıkıyönetim olsun da arkasından darbe yapılabilsin diye kendi uçağımızı düşürüp, kendi pilotumuzu şehit edeceğiz.

Bu nasıl bir kafa yapısı, nasıl bir iktidar hırsı, nasıl bir gözüdönmüşlük.

Darbe planlarıyla her karşılaştığımda “hiç böylesini görmedim” diyorum, arkasından daha beteri çıkıyor.

Sıkıyönetimin ilan edilmesini sağladıktan sonra darbe yapacaklar.

Darbenin manifestosunu yazmışlar.

Darbeden sonra kurulacak kabinenin üyelerini belirlemişler.

Tutuklanacakların listelerini yapmışlar.

“Çok kan döküleceğine” baştan karar vermişler.

Hangi gazetecilerle işbirliği yapılacağını isim isim sıralamışlar.

Görevden alınacak belediye başkanları ve yerlerine atanacak askerî personel bile belli.

Binlerce sayfa, “ıslak imzalar”, konuşma metinleri, patlatma krokileri, görevlendirilecek personel listeleri, bunların hepsini kayıtlara geçmişler.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ‘Balyoz Darbe Planı’ için ‘Harp Oyunu’ demişti!

Şimdi bir düşünün, bu adamlar “düşmana” karşı alınacak önlemleri saptamak için toplanıyorlar ve “düşmanla” ilgili hiçbir çalışma yapmayıp, “darbe” için bu ülkeye yapacakları “düşmanlıkları”, camileri bombalamayı, uçaklarımızı düşürmeyi planlıyorlar.

“Düşmana” karşı bir hazırlıkları yok ama kendi ülkelerine “düşmanlık” için bütün hazırlıkları tamam.

Ve sürekli darbe hazırlığı yapıyorlar, en sonuncusu 2009 yılındaki Kafes Planı’ydı, şu anda birilerinin de yeni planlar yapmadığından kimse emin olamaz.

Bu ordunun yapısını “radikal” bir şekilde değiştirmeden bu generallerin hastalıklarını iyileştiremeyiz, generallerin kendi ülkelerine “düşmanlık etmeyi” görev zannetmelerinin önüne geçemeyiz.

Bu binlerce sayfalık belgeden, bu generallerin ve subayların çok “boş zamanı” olduğu anlaşılıyor.

Gerçekten çalışacak, “boş zamanı” olmayacak, kendi ülkesine düşmanlık etmeyecek, “düşmana” karşı ciddiyetle hazırlanacak bir orduya ihtiyacımız var.

Zorunlu askerliği mümkün olduğu kadar çabuk kaldırıp, ordunun örgütlenme şemasını tümden değiştirmeliyiz.

Askerliği profesyonel ve ciddi bir meslek haline getirmeliyiz.

Yoksa biz bu “darbecilik” hastalığından arındıramayacağız bu orduyu.

Kendi ordumuz, kendi bombamızla bizi öldürecek.

Ve, hep bizi öldürmek için hazırlık yapacak.

(Ahmet Altan, Taraf,  Ocak 2010)

Kenan Evren Nasihatı

12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbeden 18 gün sonra 30 Eylül’de Harp Okulu’nun açılışında yaptığı konuşmada, geleceğin subaylarına politikadan ve darbe faaliyetlerinden uzak durmalarını tavsiye etmiş.

Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği tarafından 1981 yılında bastırılan, ’12 Eylül Öncesi ve Sonrası’ isimli kitapta Devlet Başkanı Orgeneral Evren’in, 30 Eylül 1980′de yani darbeden 18 gün sonra Harp Okulu’nun açılış konuşması da yer alıyor. Evren, bu konuşmasında, kuvvet komutanlarına, geleceğin subaylarına, asker olduklarını unutmamalarını ve politikadan uzak durmalarını söylüyor. Konuşmasında, kendisiyle birlikte darbeyi gerçekleştiren 4 kuvvet komutanının, alt kademedeki subayları politikaya bulaştırmamak için gayret sarf ettiğini dile getiren Evren, askeri öğrencilere şöyle sesleniyor:

“Evlatlarım. Bu yaşlarda, bu çağlarda, sakın ola ki politika ile uğraşmayınız. Biz bugün, politikanın içine atılmışsak, yurdumuzun içine düştüğü bu felaketli durumdan her zaman olduğu gibi, milletimizi düzlüğe çıkartmak için, buna mecbur olduk. Ulu önder Atatürk’ün de daima bize direktifi bu olmuştur. Ne zaman ki bir ordu politikanın içine girmiştir; o ordu, yavaş yavaş disiplinini kaybetmeye ve yavaş yavaş çökmeye başlamıştır. Bunun en bariz misalini bizim yakın tarihimizde ‘Balkan Harbi’nde’ görebiliriz. Onun için bizim yaptığımız harekâtı (darbeyi) kendinize sakın ola ki misal olarak almayınız. Biz orduyu politikadan kurtarmak ve politika çamurunun içerisine bulaşmasını önlemek için emir komuta zinciri içinde, bu harekatı yapmak zorunda kaldık. Eğer bu harekâtı yapmasaydık; bundan öncekiler gibi ordu politikanın içine girerdi. Bizim altımızdaki kademelere bunu (politikayı) bulaştırmamak için her türlü çabayı sarf ediyoruz.”

Kitapta, 1960′ların sonlarından 12 Eylül 1980′e kadarki süreçte, ülkede yaşanan ve gazete manşetlerine yansıyan bombalama, suikast, eylemler, yürüyüşler, adam kaçırmalar ve provokasyonlar ile siyasetçilerin gerginliği tırmandıran beyanatlarına yer verilerek, gerçekleştirilen darbenin meşruluğu ön plana çıkartılıyor.

(Cihan, 2010)

Türkiye’nin Hafızasına da Darbe

12 Eylül 1980′de darbe yaparak ülke yönetimine el koyan askeri cuntanın “Türkiye’nin hafızası” olarak nitelendirilen binlerce evrakı imha ettiği ortaya çıktı.

Zaman’ın haberine göre Cumhuriyet tarihi boyunca Meclis’e gelen şikayetleri dijital ortama aktarmak için harekete geçen Dilekçe Komisyonu, vahim bir sonuçla karşılaştı: Darbe öncesindeki tüm dilekçeler yok edilmiş. Dersim İsyanı’ndan 6-7 Eylül olaylarına kadar birçok konuya ışık tutan evraklar, Türkiye’nin gayri resmî tarihi olarak nitelendiriliyor.

‘TÜRKİYE’NİN HAFIZASI’

12 Eylül askeri cuntasının, ‘Türkiye’nin hafızası’ olarak nitelendirilen binlerce evrakı imha ettiği ortaya çıktı. Cumhuriyet tarihi boyunca Meclis’e gelen başvuruları dijital ortama aktarmak için harekete geçen TBMM Dilekçe Komisyonu, 1980 öncesindeki tüm dilekçe metinlerinin yok edildiğini fark etti. İmha edilen evraklar, Dersim İsyanı’ndan 6-7 Eylül olaylarına kadar Türkiye tarihindeki birçok tartışmalı konuya ışık tutuyordu. Komisyon Başkanı Yahya Akman, söz konusu dilekçelerin Cumhuriyet tarihinin en objektif kaynakları olduğunu belirtiyor. Akman, “Bu evraklar, bir nevi Türkiye’nin hafızasıdır. Askerî yönetimin hangi gerekçeyle bunları imha ettiğini anlayamadık.” diyor.

Meclis’teki karar ve kayıt defterlerinde, dilekçelerin sadece numaraları ve konu başlıkları kalmış. Bazıları şöyle: “Bir kısım devrimlerden doğan mağduriyetler, 1955′te azınlıklara uygulanan baskılar, 27 Mayıs darbesiyle yaşanan mağduriyetler, 12 Eylül öncesi sokak olayları, Maraş ve Çorum katliamı.”

ORJİNALİ İMHA EDİLDİ

Askerî cuntanın hazırladığı 28 yıllık anayasayı değiştiremeyen, TBMM, 12 Eylül darbesinin vahim sonuçlarından birini tam 30 yıl sonra fark etti. 1980 yılına kadar vatandaşın en önemli ‘başvuru mercii’ olan TBMM Dilekçe Komisyonu’na gelen yüz binlerce dilekçenin askerî yönetim tarafından imha edildiği anlaşıldı. Darbenin ardından TBMM’de her komisyonda olduğu gibi Dilekçe Komisyonu’nda da başkanlık etmesi için bir subay görevlendirildi. Bu dönemde çalışmalarını askerlerin kontrolünde devam ettiren komisyon, skandal kararlara imza attı. Örneğin bir emekli generalin, “Emekli oldum ama maaşım yetmiyor, muvazzaf dönemdeki maaşımı almak istiyorum.” talebi komisyon tarafından uygun görüldü, Danışma Meclisi tarafından da onaylanarak hayata geçirildi. Bu yöndeki başvuru dilekçesinin de orijinali imha edildi ancak işlemin sonucu kayıt ve karar defterlerinde yer almaya devam ediyor.

EMİR KOMUTA ZİNCİRİ İÇİNDE OLDU

TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Yahya Akman, yaşanan vahim durumu geçtiğimiz günlerde yaptıkları bir çalışma sonucu fark ettiklerini söyledi. TBMM’nin kurulduğu 1920 yılından bu yana vatandaşların Meclis’e yaptıkları tüm başvuruları dijital ortama aktarmak için harekete geçtiklerini anlatan Akman, “Yapılan başvuruların ve bunlara verilen cevapların envanterini çıkaracaktık. Böylece bu belgelere daha kolay ulaşılmasını sağlayacaktık. Ancak 1980 öncesindeki başvuru metinlerinin hiçbirine ulaşamadık. Olayı araştırınca 12 Eylül döneminde bütün başvuruların imha edildiğini anladık. Bu durumu, uzun yıllardır Meclis’te çalışan bazı bürokratlardan da teyit ettirdik.” diye konuştu. TBMM Dilekçe Komisyonu arşivlerinin Türkiye’deki en önemli sosyal laboratuvar olduğunu belirten Akman, “Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı olaylar ve içinde bulunduğu durumları öğrenmek için en objektif belgeler, vatandaşların TBMM’ye gönderdiği bu dilekçelerdir. Bu belgeler bir nevi doğrudan demokrasinin göstergesi, toplumun aynısıdır. Evrakların mutlaka saklanması gerekirdi. Zaten 1980′den önce ve sonra bütün belgeler hep saklanmıştır.” ifadelerini kullandı. Evrakların ‘emir-komuta’ zinciri içinde imha edildiğini ancak buna neden tevessül edildiğini anlamadıklarını belirten Komisyon Başkanı, bu yönde bilgi sahibi olmak için de karşılarında muhatap olmadığına dikkat çekti.

TBMM Dilekçe Komisyonu, 1980 darbesine kadar adeta ‘en üst mahkeme organı’ gibi çalışıyordu. Yargı sürecinden istediği sonucu alamayan vatandaşlar, bugün olduğu gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) değil, son umut olarak TBMM’ye başvuruyordu. Dilekçe Komisyonu da fiilî anlamda önemli yetkilere sahipti. TBMM Genel Kurulu’nun onay vermesi durumunda (bugün cumhurbaşkanı tarafından kullanılan) ‘mahkûmlara af’ müessesesi dahi işletilebiliyordu. 3 yıllık askerî cunta döneminde vatandaşların komisyona olan ilgisi azaldı; sıkıntılarına çözüm bulamayan insanlar TBMM’ye dilekçe yazmaktan vazgeçti. 1983′ten sonra ise ilgi artarken 2002-2007 arası komisyona 12 bin 448 başvuru geldi.

DERSİM SIRLARI DA İMHA EDİLDİ

İmha edilen belgelerin ağırlıklı olarak cumhuriyet tarihinin tartışmalı konularını içermesi dikkat çekiyor. Karar ve kayıt defterlerine göre, 1937′deki Dersim İsyanı ve sonrasındaki olaylarla ilgili TBMM’ye binlerce talep ve şikâyet dilekçesi gelmiş. Dilekçelerin numaraları ve konu başlıkları defterlerde yer alıyor, ancak orijinal belgeleri yok edilmiş. İmha edilen dilekçelerin içerdiği bazı konular şöyle: Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayata geçirilen bazı devrimlerden doğan mağduriyetler, tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar, 1955′te azınlıklara karşı yaşanan baskılar (6-7 Eylül olayları), 1960 darbesi ve sonrasında yaşanan mağduriyetler, 12 Mart 1971 muhtırası, 1980 darbesi önce yaşanan sokak olayları, Maraş katliamı, Çorum katliamı.

Kenan Evren başkanlığındaki cuntanın 12 Eylül 1980′de darbe yapmasının ardından bütün seçilmişlerin milletvekilliği sona erdi. TBMM feshedildi. Başbakan dahil bütün siyasi parti liderleri sürgüne gönderildi.1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı, önemli bütün kanunlar değiştirildi. TBMM çalışmalarını askerî yönetim tarafından belirlenen Danışma Meclisi sürdürdü. 1982 Anayasası da yine asker kontrolü altındaki bu meclis tarafından hazırlandı.

(04-01-2010)

Gizli Ordu: Gönüllü Korucular

Taraf gazetesi Bulanık’taki provakatif olayın müsebbibi olarak tutuklanan Turan Bilen’den yola çıkarak çok önemli bir habere imza attı. Muş’ta iki kişiyi öldüren Turan Bilen, sayıları 23 bini aşan ve gizli orduyu andıran ‘gönüllü korucu’lardan biri. Maaş almayan bu ordu denetlenemiyor.

Katil ‘gizli ordu’nun üyesi

Muş’un Bulanık ilçesinde DTP’nin kapatılmasını protesto eden göstericileri Kalaşnikof silahla tarayarak iki kişinin ölümüne, altı kişinin de yaralanmasına yol açan Turan Bilen’in (39) gönüllü köy korucusu olduğu, silahın ise kendisine Bulanık Jandarma Karakolu tarafından 1993′te verildiği anlaşıldı. Doğu ve Güneydoğu’da ‘gizli koruculuk’ olarak adlandırılan bu uygulama kapsamında bugüne kadar 23 bin 274 kişiye silah dağıtıldı. Devlette kadrosu bulunmayan, herhangi bir maaşa bağlı olarak çalışmayan ve adeta gizli bir orduyu andıran 23 bin 274 gönüllü korucunun kayıtları sadece Jandarma’da bulunuyor.

Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatmasının ardından Türkiye’nin birçok ilinde protesto gösterileri düzenlendi. Önceki gün Muş’un Bulanık ilçesinde yapılan gösterilerde ise kan döküldü. Bulanık’ın Aslan Paşa Caddesi’nde kardeşiyle birlikte manifaturacı dükkanı işleten 39 yaşındaki Turan Bilen, göstericilerin üzerine Kalaşnikof marka otomatik tüfeğiyle ateş açarak iki kişinin ölümüne, altı kişinin de yaralanmasına yol açtı. Olaydan sonra gözaltına alınan saldırgan Bilen’in korucu olduğu iddia edildi. Valilik kayıtlarında herhangi bir kaydının bulunmadığı ortaya çıkan saldırgan Turan Bilen’in 1993′ten beri “gönüllü köy korucusu” olduğu, silahında kendisine Bulanık Jandarma Karakolu tarafından verildiği açığa çıktı.

Vali: ‘Gönüllü korucu’ diyebiliriz

Olağan Üstü Hal (OHAL) döneminde Doğu ve Güneydoğu’da, Turan Bilen gibi binlerce kişiye Genel Bilgi Taraması (GBT) yapıldıktan sonra bölgedeki askerî birlikler tarafından ruhsatlandırılarak, Kalaşnikof marka otomatik silahlar dağıtıldı.

OHAL döneminde 59 bin kişi düzenli maaş alan köy korucusu olarak görevlendirilirken, 23 bin 274 kişide Turan Bilen gibi maaş almayan ama silahları ruhsatlandırılmış gönüllü köy korucusu oldu. Konuyla ilgili olarak Taraf’a konuşan Muş Valisi Erdoğan Bektaş, “OHAL döneminde sınırlar içerisinde silahı olan ve bunu kayıt altına almak isteyene her vatandaşa OHAL ruhsatı adıyla bu ruhsatlar verildi. OHAL sınırları içerisinde olan hemen hemen her evde bu silahlar bulunur. Vatandaş ölene kadar bu silahlara sahip olabiliyor. Muhtemelen valilik vermiştir, Jandarma bölgesinde Jandarma, polis bölgesinde de polis bu ruhsatları veriyordu” dedi.

Vali Bektaş, söz konusu saldırgan için de gönüllü köy korucusu denilebileceğini söyledi. Bektaş, gönüllü köy korucularının devletin kadrolu korucuları olmadığını ve maaş da almadıklarını belirtti. Bektaş yaşanan olayın üzüntü verici olduğunu belirterek, “Farz edelim kadrolu elemanımız bunu yapmış olsun ya da polis, bu işi yapan mahkemede hesabını verecektir” dedi.

59 bini açık, 23 bin 274′ü ise gizli korucu

Türkiye’de 22 ilde görev yapan korucuların toplam sayısı 80 binin üzerinde. Resmi verilere göre bunlardan 59 bini düzenli maaş alan geçici köy korucusu, kalan 23 bin 274 kişilik kısmı ise maaş almayan gönüllü korucu. Diyarbakır’da 5 bin 187, Şırnak’ta 6 bin 756, Batman’da 2 bin 887, Bingöl’de 2 bin 511, Bitlis’te 3 bin 730, Mardin’de 3 bin 323, Muş’ta bin 860, Siirt’te 4 bin 661, Hakkari’de 7 bin 614 korucu var. Koruculuk sisteminin uygulanmaya başlandığı 26 Mart 1985 tarihinden bugüne kadar 5 binin üzerinde korucu hakkında ‘terör suçları’, ‘mala karşı işlenen suçlar’, şahsa karşı suçlar, kaçakçılık gibi suçlara karıştığı gerekçesiyle işlem yapıldı.

Gönüllü koruculuk ortadan kaldırılsın

AKP Milletvekili İhsan Arslan, gönüllü koruculuk sisteminin korucuların özlük hakları korunarak lağvedilmesini istedi. Arslan’ın görüşleri şöyle: “Bu sistem ihtiyaç nedeniyle devreye konuldu. Ancak zaman içinde korucuların kanun dışına çıktıkları, suç işledikleri ve güvenlik açısından fonksiyonlarının azaldığı ortaya çıktı. Dolayısıyla koruculuk sistemi mutlaka ıslah edilmeli. Korucular, özlük hakları korunup silahsızlandırılarak diğer kurumlarda çalıştırılmalıdır. Aksi halde benzer olaylarla karşı karşıya kalabiliriz. Keşke bu kadar asker, Jandarma ve polisin olduğu bir yerde koruculara ihtiyaç duyulmasaydı. Özellikle gönüllü koruculuk derhal lağvedilmeli.”

(Taraf, 12-2009)

Şehit Denilen Oğlu Hala Kayıp

Ergenekon soruşturmasıyla birlikte Bingöl’de 16 yıl önce yaşanan kanlı eylem yeniden gündeme geldi. Silahsız ve korumasız bir şekilde ölüme gönderilen 33 er, PKK terör örgütü tarafından katledilmişti.

Olayda şehit düşen askerlerden biri de Ünal Kalafat’tı. Kalafat’ın şehadet haberi ailesine 4 gün sonra verildi. Cesedini almak için Elazığ’a giden aileyi acı bir sürpriz bekliyordu. Oğullarının cenazesi ortada yoktu. Aradan 16 yıl geçti. Kalafat ailesi hâlâ oğullarının cesedinin nerede olduğunu bilmiyor. Şehidin babası Selami Kalafat, bu süreçte yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Oğlun yanlışlıkla Çanakkaleli bir aileye verilmiş. Orada gömülmüş dediler. DNA testi yaptırdım, ancak ceset bir bayana ait çıktı. Mahkemeye gittim, ‘oğlun Elazığ’da gömülü’ dediler. Ona da test yaptırdım, o da başkasınınmış. 16 yıldır perişanım. Eşim önce şehit haberiyle yıkıldı, sonra cenaze kayboldu. Dayanamayıp gözleri açık vefat etti. Ben de gözlerim açık gideceğim.”

Selami Kalafat

“Çocuklarımız göz göre göre teröristlerin kucağına itildi.” diyen acılı baba, ‘Devlet bu işin peşini bırakmasın.’ çağrısı yapıyor. Ünal Kalafat’ın cenazesini almak için kardeşi ve eniştesi Elazığ’a gider. Ancak Ünal’a ait cenaze ortada yoktur. Yetkililer cenazelerin karışmış olabileceğini, araştıracaklarını söylerler.

TRT’de yayınlanan ‘Perde Arkası’ programında şehit 33 erin fotoğrafları yayınlanır. Programda yayınlanan şehitlere ait resimler isimleri bilinmediği için numaralandırılmıştır. Ünal’ın resminin altındaki numara ise 14′tür. Cenazeyi ise Çanakkaleli aile teslim almıştır.

Baba Selami Kalafat, Çanakkale’ye gider. Mezar açılır ancak kefenin üstündeki numara 15′tir. Selami Kalafat, Çanakkale’de yatan cenazenin kendi oğlu olduğundan emindir. Çanakkaleli aile bir türlü cenazeyi vermeye yanaşmaz. Bunun üzerine şehit babası, mahkemeye başvurur.

Mahkeme ise Elazığ’daki 22 numaralı meçhul cenazenin Ünal’a ait olduğunu söyler. Selami Kalafat, Çanakkale’deki cenazeye DNA testi yaptırır. Ancak test sonuçları bir bayana ait çıkar. Bu, babayı daha da şaşırtır.

Elazığ’daki cenazeye de test yaptırır. O da oğluna ait değildir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e bir açılış töreninde durumu izah eden bir mektup verir. Birkaç hafta sonra Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılır. Çanakkaleli aile de oradadır: “Çanakkaleli aile feryadı kopardı. Orada bir ağıt yaktılar ki herkesi etkilediler.

Bunun üzerine yetkililer ‘sen de onun cenazesini al’ dedi. Reddettim.” Selami Kalafat, eşi Selamiye Kalafat’ın oğlunun acısına dayanamayıp gözleri açık vefat ettiğini anlatarak şunları söylüyor: “Oğlun şehit diyorlar ama cenazesi ortada yok. Eşim gibi ben de gözlerim açık gideceğim.”

Selami Kalafat, Bingöl’deki saldırının ardından dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’i aradığını ancak ulaşamadığını söylüyor: “Mektup yazdım. Askerlerin neden korumasız gönderildiğini sordum. Gelen cevapta ‘Bu baskın yüzünden kaç subay içeride biliyor musun?’ denildi. Cevap yazdım. “O subaylar bir gün çıkar bizim evlatlarımız geri gelmez.” dedim. Çocuklarımız göz göre göre teröristlerin kucağına itildi. Devlet, bu işin peşini bırakmasın.” Yeter artık, kan dökülmesini istemiyoruz Tokat Reşadiye’de şehit düşen 7 askerden biri, iki kişinin öldüğü olaylarla gündeme gelen Muş’un Bulanık ilçesindendi. Şehit Yakup Mutlu’nun babası Kazım Mutlu, Bulanık’taki provokasyonla ilgili Zaman’a çarpıcı açıklamalarda bulundu. Ölçüsüz protestoları anlayamadığını söyleyen Mutlu, “Bankayı neden yakıyorlar? Yakılan banka bizim, postane bizim. Bize hizmet ediyorlar. Ne istiyorlar bu devletten anlamıyorum.” dedi.

Bingöl 33 Şehit Anıtı

Evladının şehit olduğunu söyleyen Mutlu, herkese sükûnet çağrısında bulundu: “Artık kan dökülmesini istemiyoruz.” Muş’un Bulanık ilçesi, iki kişinin hayatını kaybettiği gösterilerle gündeme gelmişti. PKK yandaşlarının bir esnafı kepenk kapatmaya zorlamasıyla çıkan olaylarda iki kişi ölmüştü. İlçe bu olaydan sonra daha da karıştı. Yaşanan olaylara en anlamlı çağrı ise geçtiğimiz hafta Tokat’taki saldırıda oğlu Yakup Mutlu’yu şehit veren baba Kazım Mutlu’dan geldi. Mutlu, Bulanık’ta yaşanan olayların kabul edilir olmadığını dile getirdi.

Mutlu, “Biz devlete yardımcı olmazsak kim olacak? Eğer bir sorun varsa bunu devlet çözer. Sorun çözmek başkasının işi değildir. Bizim bu yaptığımız hiç kimseye fayda sağlamaz. Kan dökülmesini, kavgayı, çatışmayı istemiyoruz.” dedi. Banka ve postanelerin yakılmasına da anlam veremediğini aktaran şehit babası, şu ifadeleri kullandı: “Buradaki bütün bankalar bizim, postaneler bizim. Bunlar bize hizmet ediyorlar. Ne isterler bu yerlerden anlamıyorum. Buralarda bizim işimiz görülüyor. Zaten bizim işimizi devlet yapıyor. Biz devlete bir adım atsak, devlet bize bin adım gelir.”

Kazım Mutlu, demokratik açılıma tam destek verdiğini söyledi. Şehit babası, “Protestolar demokratik çerçevede olmalı. Ortalığı birbirine katmanın ne anlamı var? Bugün bir Yakup öldü. Yarın kimse ölmesin. Birbirimizin haklarına saygılı olalım. Şiddet hiç kimseye fayda vermez.” diye konuştu. Şehit jandarma er Yakup Mutlu, 8 Aralık’ta memleketi Muş’un Bulanık ilçesi Örenkent köyünde düzenlenen cenaze töreninde toprağa verilmişti. Törene katılanlardan tepkiler geldiğini fark eden Kazım Mutlu, kalabalığa Kürtçe seslenerek, devlet aleyhine slogan atılmasını engellemişti.

(Zaman, 12-2009)