Tam 50 yıl önce bugün. Yok bebek dâvâsıydı, yok köpek dâvâsıydı denilerek, bir sürü yalan-dolanla ihtilâl yapıldı ve Türkiye; demokrasi tarihinin en kara günlerinden birini yaşadı. 50 yıl önce bugün yapılan darbeden bir yıl sonra; Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildiler. Bu ihtilâlin; darbe mi, devrim mi olduğu hâlâ tartışılıyor. Solculara bakarsanız, 27 Mayıs 1960’ta kalkışılan hareket, bir devrimdir. Bu memleketin muhafazakâr evlatlarına göre ise; bu kalkışma; sadece ihtilal değil, aynı zamanda iğrenç bir cinayettir. Evet evet; 27 Mayıs’ın sonrasındaki süreç, yani Yassıada’dan İmralı’ya kadar geçen 15 aylık süreç, hem maddi, hem de manevi işkence sürecidir. Aydın Menderes’in de ifade ettiği gibi; İmralı’daki 3 idam ise, taammüden işlenmiş birer cinayettir.
Ama, biraz önce dedim ya;
Solcular, işin cinayet boyutunu bir türlü görmek istemezler. Bu yüzden de; mesela 12 Eylül 1980 Darbesini sahiplenmezler, Kenan Evren’e darbeci derler ama, 27 Mayıs 1960 İhtilâline devrim derler. Dahası; 12 Eylül’e darbe, Kenan Evren’e darbeci derler ama, 12 Eylül’ün yargılanmasına da yanaşmazlar.

27 MAYIS’TA TSK’NIN İÇİ BOŞALTILDI!
Peki, 27 Mayıs’a niye devrim derler? Bu sorunun cevabı; geçen yıl bugün sürmanşetimize taşıdığımız Ali Eyvaz imzalı haberin muhtevasındaydı.
Ne deniliyordu haberde;
Darbenin ardından, Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere çok kısa sürede 7 bin 200 asker emekliye sevk edildi.
27 Mayıs’tan hemen sonra, 3 Haziran’da Genelkurmay Başkanlığı’na getirilen Orgeneral Ragıp Gümüşpala, 4 Ağustos’ta emekliye sevk edildi.
Ayrıca Millî Savunma Yüksek Kurul Genel Sekreteri Vedat Garan, Yüksek Askerî Şûra üyeleri Fazıl Bilge, Eşref Manas ve Canip İskilipligil de emekliye sevk edilen generaller arasında yer aldı.
Emekliye sevk edilen 7 bin 200 subay, generallerin yüzde 90′ı, albayların yüzde 75′i, yarbayların yüzde 50′si, binbaşıların ise yüzde 30′una tekabül ediyordu. Yani bu tabloya göre; darbe sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içi büyük oranda boşaltılmıştı.
Bir başka ifadeyle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dörtte üçünü teşkil etmesi gereken muharip subay mevcudu yüzde 50′den fazla azaltılmış ve Silahlı Kuvvetler’in savaş güç ve kabiliyeti büyük oranda düşürülmüştü.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yaşanan bu büyük tasfiye hareketi NATO çerçevesinde Türkiye’de görev yapmış olan Yunanlı General Haris (Khares)’i de hayretler içinde bırakmıştı.
Haris, ‘Ordunuzda yapılan bu tasfiye yanlıştır. Müşterek düşmanımız olan Kuruşçef (Sovyet lideri) memleketinize birkaç atom bombası atsaydı bu derece kıymetli subay ve generallerinizi bir hamlede imha edemezdi’ diyordu.
Demek oluyor ki;
27 Mayıs İhtilâlinin asıl hedefi; Demokrat Parti’nin şahsında, ordu içindeki muhafazakâr subay/astsubayları imha etmekti. Yani, o zamanın tabiriyle sağcıları tasfiye etmekti. Ehh, sağcılar tasfiye edildiğine göre, geriye kimler kaldı?
Elbette solcular.
O halde, şöyle diyebiliriz:
27 Mayıs’ta ordu solculaştırıldı!
İhtilâli özetleyen çarpıcı bir cümle.

KORKMAYIN, TSK’YA BİR ŞEY OLMAZ!
Şimdi sormak gerekmez mi bu solculara;
Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında tutuklanan generallere bakıp; Komuta kademesi safdışı bırakılmış, generalleri içeri atılmış bir ordu, terörle nasıl mücadele eder? Hem yetişmiş komutan kalmadı, hem de moralleri bozuk diyen sizler, söyler misiniz; 27 Mayıs 1960 İhtilâlinden sonra ne oldu?
İhtilâlden sonra emekli edilen 7 bin 200 subay demek; generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 75’i, yarbayların yüzde 50’si, binbaşıların da yüzde 30’u demek olduğuna göre; demek oluyor ki; yine de işler yürümüş.
Şunu demeye çalışıyorum;
Korkmayın, Ergenekon tutuklusu subaylara rağmen, TSK’ya hiçbir şey olmaz. İşler yürümeye yine devam eder.
27 Mayıs’tan sonra olduğu gibi.
Eğitim de yapılır, terörle mücadele de.
Kurumlar, kişilerle kaim değildir.
DARBECİLERİN UYDURDUKLARI YALANLAR!
Bunu böylece ifade ettikten sonra, gelelim 50 yıl öncesine. Yani, 27 Mayıs 1960’a. Malûm, bütün cuntacılar, kalkıştıkları darbelere mutlaka bir kılıf bulmuşlardır. Eğer kılıf bulamamışlarsa; üretmişler, hazırlamışlardır!
27 Mayıs için hazırlanan bebek ve köpek dâvâları gibi. 12 Eylül için hazırlanan, ülkede kan gövdeyi götürüyordu kılıfı gibi. 28 Şubat için hazırlanan laiklik tehlikede kılıfı gibi. 27 Nisan için hazırlanan İrtica hortladı. İlâhi okuyan çocuklar yurdu sardı kılıfı gibi.
Malûm ya; kuzuyu yemeyi kafasına koymuş kurt için, ne kılıf biter, ne de bahane!
Meselâ, 27 Mayıs cuntacılarının bahanelerinden biri de, kaçarken yakalandılar iftirasıdır.
Daha önce belgelerini de yayınladığım gibi;
27 Mayıs 1960 tarihinde Eskişehir Örfi İdare Komutanı Tuğgeneral Bedii Kireçtepe imzasıyla, Eskişehir Örfi İdare Kumandanlığı Tebliği yayınlanmış ve o bildiride, şu yalanlar savrulmuştu:
Ankara’da bütün hükümet erkânı ve Demokrat Parti başkanları yabancı memlekete kaçarken yakalanmışlardır.
Beraberlerinde 12 uçak dolusu altın mücevherat ve parayı kaçırmakta iken yakalandılar.
Sabık Başbakan Adnan Menderes ve sabık Reisicumhur Celâl Bayar, askeri kumandanlık tarafından tevkif edilmiştir.
Eskişehir’de matbaası olan herkes bu havadisi basıp yayınlamalıdır.
Dikkat. Dikkat. Dikkat
Vatanseverliğinize hitap ediyoruz. DP’li ilçe ve bucak başkanlarının kaçmalarına mahal vermeden tevkif edilmelerini ve askeri kuvvetler gelinceye kadar salınmamalarını rica ederim.
İşte bu tür yalan bombardımanları sonrasında, merhum Adnan Menderes ve arkadaşları Yassıada’ya götürülüp, orada yargılanmaya başlandılar.
Sonra, Menderes, Polatkan ve Zorlu idam edildiler.
Aslına bakarsanız; bu idamlar, bir anlamda işkencenin sonu idi. Çünkü onlar, öyle bir işkence gördüler ki; o olayı tekrar anlatacağım.
Çünkü beni, Yalovalı Nuran Hanımın üç yıl önce anlattığı işkence türü çok etkiledi. Defalarca anlatsam, yine rahatlamaz, tekrar tekrar anlatırım.

Celal Bayar ve Adnan Menderes
BU SİNEDE BİR SİGARA DA SEN SÖNDÜR!
Efendim, Nuran Hanım’ın birinci ağız tanıklardan dinleyip anlattığına göre, Yassıada’da, CHP’li bir ailenin damadı da doktor olarak görevliymiş. Bu doktor, Demokrat Parti iktidarı döneminde, bir numaralı Menderes düşmanıymış.
Fakat, Menderes’i tanıyıp da, bazı gerçeklerin ortaya çıktığını görünce; ona kanı ısınmaya ve hatta onu sevmeye başlamış.
Sırf bu yüzden de, muhtemel bir idam kararına karşı, Menderes’e azar azar ilaç veriyor ve böylece onu hasta ediyormuş. Evet, hasta olsun da, asmasınlar diye düşünüyormuş.
O, böyle düşünüyormuş, ama diğer doktorlar, daha güçlü ilaçlar verip, iyileştirmeye çalışıyorlarmış Menderes’i.
İyileşsin ki, bir an önce asılsın!
Günler böyle geçip giderken, CHP’li ailenin damadı olan doktor, merhum Menderes’in tutuklu bulunduğu odanın civarında dolaşmaya başlamış.
Niyeti, muayene saati olmadığı halde, Menderes’in yanına girip, onunla sohbet etmekmiş.
Biraz da, görmelerinden tedirginmiş tabiî.
Doktor dışarıda dolaşıp, uygun bir an kollamaya çalışadursun; onu ayak seslerinden tanıyan Menderes, odasındaki sigaraları ve kül tablasını derhal gizlemiş. Doktor geliyor ya, Bu ne perhiz, bu ne turşu demesin.
Uzatmayalım. Doktor, etraf sakinleşince, açmış kapıyı, girmiş içeri. Başlamışlar sohbet etmeye.
Bir ara, sigara paketini çıkarmış doktor. Etrafa bakıp, kül tablasını göremeyince, sormuş Menderes’e;
Sigara içtiğini biliyorum. Hele söyle, nereye sakladın kül tablasını?
İşte o an.
Menderes, çok seri bir hareketle ve adeta yırtarcasına, gömleğinin düğmelerini çözüp, göğsünü açmış.
Doktor demiş;
Bırak kül tablası aramayı.
Al sana kül tablası!
Bu sinede o kadar çok sigara söndürdüler ki, bir dostun sigarası da pekalâ sönebilir!
Doktor bir de bakmış ki, Menderes’in vücudu, sigara yanıkları ile dolu.
Ki, bu sigara yanıklarının sayısı için en az 30 diyen de vardır, 60 diyen de.
Ama hiç kimse;
Yok öyle bir şey diyemez.
Çünkü, işkence bir gerçektir.
Hem de acı bir gerçek.
Böyle bir işkenceyi hayvanlar bile yapmaz dedirtip, isyan ettiren bir gerçek.
İşte; ne zaman 27 Mayıs denilse, hep o işkence sahnesi canlanır gözlerimin önünde.
Burnuma ise, üzerinde sigara söndürülen vücuttan yayılan et kokusu gelir.
Ve hep dua ederim;
Ergenekon üyesi darbeciler iyi ki başaramadılar. Eğer başarsalardı var ya, inançlı insanların vücudunda; sigara değil, herhalde puro söndürürlerdi.
Hem de Komünist Küba Purosu!

Darbeciler millet düşmanı mı?
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Bölüm Başkanı Sosyolog Prof. Dr. Mustafa Esat Erkal, dün AA’ya yaptığı açıklamada demiş ki; Darbe, Türk toplumunun sosyal dokusunda kamplaşmaları artıran, mutabakatları azaltan, sosyal bütünleşmenin gerçekleşmesinde birtakım uzlaşmaz alanlar açan sonuçlar doğurmuştur.
Ve devam etmiş:
Bugüne kadar yapılan darbelerin ve başarıya ulaşmamış birtakım darbe teşebbüslerinin, Türkiye’nin sorunlarının çözümünde bir reçete olmadığı ortaya çıkmıştır.
Dikkat edin; Prof. Mustafa Erkal, sadece Darbelerin anası 27 Mayıstan değil, bütün darbelerden ve bütün darbe girişimlerinden söz ediyor. Ve teşhisi koyuyor: Darbeler ve darbe girişimleri toplumda kamplaşmaları artırır, uzlaşmaları azaltır!
Bu teşhisten hareketle, şöyle diyebilir miyiz acaba;
Darbeciler ve darbelere teşebbüs edenler, birer millet ve memleket düşmanıdır!
Öyle ya; kamplaşma varsa, orada milletten söz edilemez ki.
(Hasan Karakaya, Vakit, 2010-05-27)
