Muzik calici calismiyor


ASKERİ HABERLER

12 Eylül Sabahı ve Magazin Haberleri Devri

12 Eylül sabahı, magazin haberleri devri başladığının önsözüydü: 12 Eylül sabahı, gazeteye (Milliyet Gazetesi) gitmek üzere hazırlanırken, televizyon haberlerinden darbe olduğunu ve sokağa çıkamayacağımı öğrenmemle başladı. Önümde büyük bir engel vardı. Aslında o “Büyük Engel” bundan sonra yazacağımız haberlerin hep önünde duracaktı. Hem çok yeni haberlerin bombardımanı altındaydık hem de o güne dek yoğunlaştığımız haberlerin kapısı kapanıyordu. 12 Eylül sabahı, bundan sonra istediğimiz haberleri yazamayacağımızın, daha çok tercih edilecek magazin haberleri devri başladığının önsözü gibiydi. Artık toplantılarda kimin hangi düşünceyi dile getirdiği önemini kaybetmişti. Hangi toplantıda “En güzel kadın konuşmacı kim?” ona bakılıyordu. (Elvan Feyizoğlu)

(Zaman, 2010)

Ordu İçindeki Ermeniler

Star Gazetesi Yazarı Aziz Üstel, dün “Heron’ları Gürbüz Çocuklar Ordusu mu düşürdü?” başlıklı çok ama çok kritik bilgiler içeren bir yazı yazdı:

Üstel, PKK’lılara “adamımız” diyen, Heronların PKK’lılara çok kayıp verdirdiğini, bu nedenle ya düşürülmesi ya da geri çekilmesini isteyen, bir üsteğmen, bir yarbay ve bir amiral arasında geçen konuşmayı ele aldı.

Üstel’e göre Ordu içindeki bu hainlikle, “Gürbüz Çocuklar”ın ilgisi var. O gürbüz çocuklar ise, Ordu içindeki Ermeniler.

İşte Üstel’in yazılamayanı yazdığı o yazısının ilgili bölümü:

“Bu orduyu Kazım Karabekir Paşa kurmuş. Erzurum ve çevresindeki tüm yetimleri toplayıp, onları yurtlara yertleştirmiş. Bunların çok büyük bir çoğunluğu Ermeni; dört bini erkek iki bini ise kız. Çoğunluğu, Kuleli ve Bursa’da açılan Işıklar Askeri Lisesi’ne kaydedilmiş. Bu çocuklara daha sonra Gürbüzler Ordusu adı verilir. Kazım Karabekir, Türk Ermeni ayırımı yapmadan, salt çocuk sevgisine dayanarak bu işe soyunmuştu. Sonradan “Ermeni çocukları Türk’leştirdi!” diye çok eleştirilecekti. Söylentiye kulak verirseniz, 27 Mayıs darbesini gerçekleştirenlerin içinde bu Gürbüzler Ordusu’ndan yetişenler de varmış.

Hatta idam cezalarının onaylanması için Cemal Gürsel’e en çok onlar baskı yapmış! Bütün bunları niye anlattım? Eğer ülkemizde yıllardır yaşanan terör olaylarında, Karabekir Paşa’nın bu çocukları, evlatları, torunlarının parmağı varsa, olaylara bir başka gözle de bakmamız gerekebilir. Hele hele Ermenistan’da yayınlanan Sobesednik Armenii Gazetesinin, “Ermeni Ajanı TBMM’de görev yaptı” iddiasını göz önüne alırsak, daha da ciddi bir araştırmaya gerek duyduğumuz kesin! Mazallah, yarın aynı gazete şöyle bir başlık atarsa apışır kalırız eğer enine boyuna bir soruşturma yapılmazsa:

“TSK’da, yirmi yıldır, bin tane Ermeni ajanı, çeşitli kademelerde görev yapıyor!”

(2010)

PKK Asker, Asker Helva Peşinde!

İskenderun’da Askeri Birliğe roketatarlı saldırı düzenlenerek 6 askerin şehit edilmesiyle ilgili skandal büyüyor. Deniz İkmal Destek Komutanlığı Şehit Er Remzi İlboğa Kışlası’nı yakın takibe alan PKK’lı teröristlerin bütün açıları görüntüleyip, haritalarını, atış mesafelerini çıkartırken; askeri istihbaratın 6. Kolordu Komutanlığı emriyle İskenderun şehir merkezindeki halı saha futbol turnuvalarını, mevlid ve helva dağıtım törenlerini takip ettiği ortaya çıktı.

‘İSTİHBARAT İSTEĞİ’NDEN ANLAŞILAN

6 askerin şehit olduğu saldırıdan aylar önce PKK, o birliğe yönelik istihbarat çalışması başlattı. PKK’lılar kışlayı her açıdan görüntülenirken, saldırı yapılacak mevziler ve atış mesafelerini içerir görüntü dosyalar oluşturdu. Fotoğraf ve video kaydından oluşan çalışmalara, Üs’teki nöbet değişim gibi hareketlilik saatleriyle ilgili bilgiler de eklendi.

FOTOĞRAFLAR TESADÜFEN ELE GEÇTİ

2009’un ikinci yarısında yapılan bu detaylı çalışma Deniz Üs Komutanlığı ve İskenderun’da görevli Askeri İstihbarat birimleri tarafından fark edilmedi. İskenderun’daki Askeri İstihbarat birimleri bu sırada, 6. Kolordu’nun resmi emriyle sivil toplum örgütlerini ve eğitim kurumlarını takip etmekteydi. PKK’lıların, Şehir Er Remzi İlboğa Kışlası ve 51. Bakım Merkezi Komutanlığı’na saldırı hazırlığında oldukları ise tesadüfen öğrenildi. 2009 Aralık’ta bir çatışmada öldürülen PKK’lılardan iki birlikle ilgili çalışmaların dosyaları çıktı.

GÖRÜNTÜLER GÖSTERİLİP UYARILDI

Teröristin üzerinden çıkan fotoğraf ve videoları inceleyeh Hatay İl Jandarma Komutanlığı, fotoğrafları çekilen birliklerin komutanlıklarını ziyaret ederek görüntüler ve saldırı hazırlığına ilişkin belgeleri gösterdi. “Mevcut bir terörist eylem tehdidine karşı önlemler konusunda” görüş alışverişinde bulunuldu. Bu durum da İl Jandarma Albay Vedat Çolak’ın oluruyla resmi belgeye dönüştürüldü.

‘NASIL ÇEKİLEBİLDİ’ DİYE SORULMADI

Ancak, PKK’lıların iki birlik etrafında farklı günlerde ve uzun saatler boyunca görüntü almaları, birliği her açıdan fotoğraflamaları ve bütün hareketlilik bilgilerini tespit etmeleri sırasında askeri istihbarat birimleri ve diğer görevliler tarafından fark edilmemeleriyle ilgili soruşturma açılmadı. Saldırı hazırlığının yapıldığının bildirilmesine rağmen konuya ilişkin özel Askeri İstihbarat çalışması yapılmazken, 31 Mayıs 2010’da birliğe saldırı gerçekleşti ve 6 Mehmetçik şehit oldu.

(www.aktifhaber.com,   Temmuz 2010)

Erdoğan, 12 Eylül’ü Dört Gençin Ölümüyle Andı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti grubunda yaptığı konuşmada, referandumda neden evet denmesi gerektiğini anlatırken 12 Eylül döneminde genç yaşta öldürülen dört ismi andı. Sağcı, solcu ve İslamcı olarak adlandırılan gruplara mensup bu dört isim Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu, Erdal Eren ve Hüseyin Kurumahmutoğlu’ydu.

Recep Tayyip Erdoğan

Konuşmasında Necdet Adalı için şair Nevzat Çelik’in yazdığı, Ahmet Kaya’nın şarkı yaptığı ve “Beni burada arama anne” dizesiyle başlayan “Şafak Türküsü”nü okuyan Başbakan Erdoğan, bu dört gencin hikâyelerini anlatıp, hapisten ailelerine yazdıkları mektuplardan örnekler okurken gözyaşlarını tutamadı.

Başbakan, bu örnekleri verdikten sonra “Bir daha 12 Eylüller yaşanmasın diye onunla hesaplaşmamız lazım. Geçmişin yanlışlarıyla yüzleşmeden daha aydınlık bir gelecek kuramayız” dedi.

12 EYLÜL’ÜN İLK İDAMI

Peki Başbakan Erdoğan’ın 12 Eylül Anayasası’nın ve anlayışının sona ermesi için 12 Eylül’deki referanduma evet demenin önemini anlatırken andığı bu isimler kim?

Başbakan Erdoğan konuşmasında ilk olarak, 12 Eylül rejimi tarafından idam edilen ilk isim olan Necdet Adalı’yı andı. Adalı (1958 – 8 Ekim 1980), dönemin Kurtuluş Hareketi’nin lise kanadı Dev-Lis’e mensup bir devrimci militandı.

Necdet Adalı

Adalı 1977’de Ankara’da Yıldırım Beyazıt Lisesi’nde öğrenciyken bir kahvehanenin taranması olayıyla ilgili olarak tutuklanarak Ulucanlar Cezaevi’ne kondu. Bu sırada gerçekleştirilen bir firar eylemine “nasıl olsa suçsuzluğunun anlaşılacağını” ileri sürerek katılmadı.

Kendisini yargılayan mahkeme başkanı Albay Hamdi Sevinç’in Adalı’nın suçsuz olduğunu ileri sürmesine karşın, mahkeme heyeti tarafından suçlu bulundu. Karara şerh koyan mahkeme başkanı Sevinç bu tutumu nedeniyle ceza aldı ve sonradan ordudan istifa etti.

Adalı 8 Ekim 1980’de Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. Şair Nevzat Çelik’in yazdığı ve daha sonra Ahmet Kaya tarafından bestelenen “Şafak Türküsü” şiiri onun için yazıldı. Başbakan Erdoğan’ın bir bölümünü okuduğu şiir şöyle başlıyor:

Ahmet Kaya

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı, adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama.

Kaç zamandır yüzüm traşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim kulağım kirişte
Ölümü özledim anne.

BALGAT KATLİAMI’NDAN SONRA

Daha sonra, dönemin bir sıkıyönetim mahkemesi hakimi tarafından “solcu Necdet Adalı’nın ardından denge sağlamak için idamına karar verildiği” açıklanan sağcı Mustafa Pehlivanoğlu, Başbakan Erdoğan’ın andığı ikinci isimdi. Erdoğan, Pehlivanoğlu’nun ailesine yazdığı mektubu okurken gözyaşlarını tutamadı.

Necdet Adalı’dan birkaç saat sonra idam edilen Pehlivanoğlu, 12 Eylül darbesinden sonra idam edilen ilk ülkücüydü.

Mustafa Pehlivanoğlu

Ankara Balgat’ta, 10 Ağustos 1978 gecesi teravih vakti, beş kahvehane kimliği belirsiz kişilerce tarandı, beş kişi yaşamını yitirdi. Bu olay “Balgat katliamı” olarak anılır. Olaydan sonra polis, 3 kilometre uzakta, Ülkücüler’in yoğun olarak yaşadığı Karapınar Mahallesi’ne baskın düzenledi ve bir grup genci gözaltına aldı. Bu gençlerden biri de 22 yaşındaki Mustafa Pehlivanoğlu’ydu.

Pehlivanoğlu, 12 Eylül 1980 darbesinden önce yapılan yargılama sonunda idam cezasına çarptırıldı. İki yıl kadar hapis yatan Mustafa Pehlivanoğlu ile aynı davadan yargılanan İsa Armağan, yatmakta oldukları Mamak Askeri Cezaevi’nden kaçtılar. Yurtdışına kaçma planları yaparlarken 12 Eylül darbesi gerçekleşti ve sıkıyönetim ilan edildi.

Mustafa Pehlivanoğlu ile İsa Armağan, 18 Ağustos 1980’de Kütahya’da saklandıkları bağ evinde yakalanarak tekrar cezaevine kondular. 7 Ekim 1980 tarihinde idamı onaylanan Mustafa Pehlivanoğlu, 7 Ekim’i 8 Ekim’e bağlayan gece yarısından sonra, solcu Necdet Adalı’dan birkaç saat sonra, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi.

Mustafa Pehlivanoğlu mahkemesi boyunca polisin ifadesini işkence zoruyla aldığını ve masum olduğunu iddia etmişti. Ailesi idamı, infazdan üç gün sonra çocuklarını ziyarete geldiklerinde öğrenebildi.

18 YAŞINDAN KÜÇÜKTÜ

Başbakan Erdoğan’ın ismini andığı üçüncü genç, Erdal Eren (25 Eylül 1964 – 13 Aralık 1980) oldu.

Erdal Eren

Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ve Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisi Giresunlu Erdal Eren, 12 Eylül Darbesi öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giydi ve asılarak idam edildi. Onu idama götüren süreç şöyle gelişti:

Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ve ODTÜ öğrencisi Sinan Suner, 30 Ocak 1980’de Milliyetçi Hareket Parti’li Bakan Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir tarafından vurularak öldürüldü. Suner’in öldürülmesini protesto etmek için 2 Şubat’ta düzenlenen gösteride gözaltına alınan 24 kişinin arasında Erdal Eren de vardı. Gösteri sırasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge’yi öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Erdal Eren, yargılanarak 19 Mart 1980’de idama mahkum edildi. Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan karar, 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Cezaevi’nde infaz edildi.

Erdal Eren, idam edilmeden 16 saat önce ziyarete gelen gazeteci Savaş Ay ve Emin Çölaşan’a, “avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18’den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını” söylemişti.

Eren’in idam kararını iki kez bozan Yargıtay 3′üncü Dairesi üyesi emekli Hakim Albay Ahmet Turan, idamdan 28 yıl sonra şöyle konuşmuştu: “Eren’in er Zekeriya Önge’yi kasten öldürdüğüne dair vicdani kanaatim yoktu. Eren önden ateş etmiş, asker sırtından vurulmuştu. Kurşunun da o tabancadan çıktığına dair kanıt yoktu.”

SABAH NAMAZINDA DİPÇİKLE ÖLDÜRÜLDÜ

Başbakan Erdoğan’ın ismini zikrettiği dördüncü genç ise 14 Temmuz 1987’de, Mamak Cezaevinde sabah namazını kılarken bir askerin arkadan kafasına dipçik vurmasıyla öldürülen Bafralı Hüseyin Kurumahmutoğlu oldu.

Hüseyin Kurumahmutoğlu

Kurumahmutoğlu, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın Bafra sanıklarındandı ve ölümünden sonra hem Ülkücü – sağcı, hem de İslamcı örgütler tarafından kahramanlaştırıldı.

(www.haberturk.com, 2010)

Darbeler Bu Millete Caizmiş!

27 Mayıs kudretlilerinin eylemlerine geçmeden, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde din-siyaset ilişkisine değinerek şimdiye kadar toplum hafızasına kazınan ‘gerçekler’in temelini irdelemek gerekiyor.

Daha Millî Mücadele’nin ilk evresinde başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere direnişi ateşleyenler, ısrarla dinin kuşatıcı gücünden yararlanma yoluna gitmişti. Sonraları ‘kara sakallı, kara cübbeli, kara fikirli’ diye dışlanacak hocalar, ilim adamları ve ehl-i din, hareketin merkezinde tetikleyici güç kabilinden tutulur. İşgalden kurtuluşla bazı noktalarla farklılaşmaya gidileceğine dair emareler kendini göstermeye başlasa da doğrudan rencide edici boyutta değildir. Mesela, “Onların işleri kendi aralarında şûra/meşveret iledir.” meâlindeki “Ve emruhum şûrâ beynehum” ayetine ait levha, ilk Meclis başkanlık koltuğu arkasında uzun süre asılı kalır.

İnkılaplar dönemi başlayınca din ve din adamları üzerindeki kontrol artar. Atılan adımların toplumda meşruiyet kazanması için etkili kabul edilen hocalar kullanılır. Şapkanın durumu ve kurban derilerinin Tayyare Cemiyeti’ne (Türk Hava Kurumu-THK) verilmesi gibi konularda ‘yöneticilerin arzusu’ etrafında hutbeler, vaazlar verilir, fikir beyan edilir. Atatürk’ün vefatı ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesiyle tek parti idaresinin ikinci devri başlar ki bugün millet hafızasında ‘Dine ve dindara baskının tavan yaptığı yıllar’ diye anılmaktadır. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Türkiye’de din-siyaset ilişkisi farklı bir zemine oturur. 10 yıllık DP hükûmetleri zamanında genel itibariyle önceki senelere göre baskıdan söz edilemez.

Dinin birilerince siyasete alet edilmesinin zirveye çıktığı dönemse 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlar. Halk nezdinde sevilen Adnan Menderes gibi bir başbakanı devirmenin izahının güçlüğünün farkındaki darbeci ekip, kısa sürede din adamlarının kitleler üstündeki etkisini kullanmaya girişir. Diyanet İşleri Başkanı Sabri Hayırlıoğlu, 10 Haziran’da emekli edilir. Beş gün sonra yerine millet nazarında ilmî yönü takdir edilen İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhî Bilmen atanır. Öte yandan da değişik söylemlerle ilim erbabının gönlü alınmaya çalışılır. Hele hele müdahalenin cuma günü yapılması dahi mukaddesata duydukları hassasiyetin nişanesi gibi takdim edilir. Bir ara ezanın tekrar “Tanrı uludur” şeklinde Türkçe okunacağı şayiası yayılınca bunu da düzeltmek için kanaat önderi statüsündekilere yönelik ikna ziyaretleri başlar. Hatta, darbe sonrası Diyanet İşleri Başkan Muavinliği’ne atanan emekli general Sadettin Evrin, Enbiya Suresi 107’nci ayetteki “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” ibaresinden ‘ebced hesabıyla’ 27 Mayıs’ın manevî rahmetine işaret çıkardığını iddia eder.

Ancak tüm bunlar içerisinde en dikkat çekicilerden biri, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Mayıs 2008 tarihli 173. sayısında Prof. Dr. İsmail Kara imzasıyla yayımlanan “27 Mayıs İhtilaline Dair Bir Hutbe” yazısıdır. Arapça ve Türkçe kısımlarında DP’liler ağır ifadelerle eleştirilirken, Millî Birlik hükûmetine destek mesajları verilir: “O halde aziz cemaat, biz de millet olarak köylü ve şehirli hepimiz elbirlik Millî Birlik hükûmetimize, ordumuza müzahir olmalıyız. Geceli gündüzlü durmadan çalışmalıyız.” Kara, metni kimin kaleme aldığını belirleyememiş.

Nisan 1961’e gelindiğinde memleket yeni Anayasa konusunu konuşmaktadır. Çalışmaların seyri onaylanacak taslağın halkoyuna sunulacağı yönündedir. İşte tam bu sıralarda Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhî Bilmen emekli edilir. Tarih 6 Nisan 1961’dir. Yerine aynı gün Hasan Hüsnü Erdem atanır. 9 Nisan günkü Milliyet Gazetesi’nde “İmamlar ve Vaizler Kurs Görecek” başlıklı haber metninde değişiklikle ilgili Devlet Bakanı Hayri Mumcuoğlu’nun tek cümlelik beyanatı yer alır: “Diyanet İşleri’ne gayet uyanık ve devrimci bir şahıs getirdik.” Bir âlime görevden el çektirilmiş, diğeri makama getirilmiştir; ancak değişikliğin sebebi bir türlü anlaşılamaz. Zaten gücü elinde bulunduranlar gerekçe göstermeye lüzum hissetmez. Ama kısa sürede “Muhtemelen Hoca’ya öyle bir işin icrası için gittiler ki yüz vermeyince tekaüde sevk ettiler.” şayiası yayılır.

Referandum günü yaklaştıkça başta Cemal Gürsel tüm MBK üyeleri Türkiye’nin dört bir yanında ‘Evet’ kampanyasına çıkar. Yeni kurulan siyasi partiler de ‘üslubunca’ ikna edilerek yönetimin arzusu istikametinde açıklamalar yapmaya başlar. Sandığa bir hafta kala din adamları ve öğretmenlerin de ‘Evet’ kampanyasına katıldığı devrin gazetelerine yansır.

Cemal Gürsel

Nihayet 9 Temmuz’da millet oyunu kullanır. Sonuçlar açıklandığında Gürsel ve MBK üyeleri derin bir oh çeker. Oylamaya katılım yüzde 80’dir. Tüm ‘gayretli çalışmalar’a ve başta din adamları farklı kesimlerin ‘desteği’ne rağmen ‘Evet’ diyenlerin oranı yüzde 61,7’de kalır. Hayırcılarsa 38,3. Bursa, Sakarya, İzmir, Manisa, Aydın, Denizli, Kütahya, Bolu, Zonguldak, Çorum ve Samsun, ‘Hayır’ın fazla çıktığı şehirlerdir.

Son bir hatırlatma, 1 Temmuz 1961’deki cuma namazında Anayasa’ya ‘Evet’ demeleri için hutbeden telkin alan Antalyalılar sandığa gittiğinde, çıkan netice Milliyet Gazetesi’nin 11 Temmuz günkü nüshasına şöyle yansır: 66 bin 540 ‘Evet’, 63 bin 512 ‘Hayır’.

(Sedat Gülmez, Aksiyon, Mayıs 2010)

Her Yıl 27 Mayıs, Yanık Ten Kokusu Gelir Burnuma

Tam 50 yıl önce bugün. Yok bebek dâvâsıydı, yok köpek dâvâsıydı denilerek, bir sürü yalan-dolanla ihtilâl yapıldı ve Türkiye; demokrasi tarihinin en kara günlerinden birini yaşadı. 50 yıl önce bugün yapılan darbeden bir yıl sonra; Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildiler. Bu ihtilâlin; darbe mi, devrim mi olduğu hâlâ tartışılıyor. Solculara bakarsanız, 27 Mayıs 1960’ta kalkışılan hareket, bir devrimdir. Bu memleketin muhafazakâr evlatlarına göre ise; bu kalkışma; sadece ihtilal değil, aynı zamanda iğrenç bir cinayettir. Evet evet; 27 Mayıs’ın sonrasındaki süreç, yani Yassıada’dan İmralı’ya kadar geçen 15 aylık süreç, hem maddi, hem de manevi işkence sürecidir. Aydın Menderes’in de ifade ettiği gibi; İmralı’daki 3 idam ise, taammüden işlenmiş birer cinayettir.
Ama, biraz önce dedim ya;
Solcular, işin cinayet boyutunu bir türlü görmek istemezler. Bu yüzden de; mesela 12 Eylül 1980 Darbesini sahiplenmezler, Kenan Evren’e darbeci derler ama, 27 Mayıs 1960 İhtilâline devrim derler. Dahası; 12 Eylül’e darbe, Kenan Evren’e darbeci derler ama, 12 Eylül’ün yargılanmasına da yanaşmazlar.

27 MAYIS’TA TSK’NIN İÇİ BOŞALTILDI!

Peki, 27 Mayıs’a niye devrim derler? Bu sorunun cevabı; geçen yıl bugün sürmanşetimize taşıdığımız Ali Eyvaz imzalı haberin muhtevasındaydı.
Ne deniliyordu haberde;
Darbenin ardından, Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere çok kısa sürede 7 bin 200 asker emekliye sevk edildi.
27 Mayıs’tan hemen sonra, 3 Haziran’da Genelkurmay Başkanlığı’na getirilen Orgeneral Ragıp Gümüşpala, 4 Ağustos’ta emekliye sevk edildi.
Ayrıca Millî Savunma Yüksek Kurul Genel Sekreteri Vedat Garan, Yüksek Askerî Şûra üyeleri Fazıl Bilge, Eşref Manas ve Canip İskilipligil de emekliye sevk edilen generaller arasında yer aldı.
Emekliye sevk edilen 7 bin 200 subay, generallerin yüzde 90′ı, albayların yüzde 75′i, yarbayların yüzde 50′si, binbaşıların ise yüzde 30′una tekabül ediyordu. Yani bu tabloya göre; darbe sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içi büyük oranda boşaltılmıştı.
Bir başka ifadeyle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dörtte üçünü teşkil etmesi gereken muharip subay mevcudu yüzde 50′den fazla azaltılmış ve Silahlı Kuvvetler’in savaş güç ve kabiliyeti büyük oranda düşürülmüştü.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yaşanan bu büyük tasfiye hareketi NATO çerçevesinde Türkiye’de görev yapmış olan Yunanlı General Haris (Khares)’i de hayretler içinde bırakmıştı.
Haris, ‘Ordunuzda yapılan bu tasfiye yanlıştır. Müşterek düşmanımız olan Kuruşçef (Sovyet lideri) memleketinize birkaç atom bombası atsaydı bu derece kıymetli subay ve generallerinizi bir hamlede imha edemezdi’ diyordu.
Demek oluyor ki;
27 Mayıs İhtilâlinin asıl hedefi; Demokrat Parti’nin şahsında, ordu içindeki muhafazakâr subay/astsubayları imha etmekti. Yani, o zamanın tabiriyle sağcıları tasfiye etmekti. Ehh, sağcılar tasfiye edildiğine göre, geriye kimler kaldı?
Elbette solcular.
O halde, şöyle diyebiliriz:
27 Mayıs’ta ordu solculaştırıldı!
İhtilâli özetleyen çarpıcı bir cümle.

KORKMAYIN, TSK’YA BİR ŞEY OLMAZ!

Şimdi sormak gerekmez mi bu solculara;
Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında tutuklanan generallere bakıp; Komuta kademesi safdışı bırakılmış, generalleri içeri atılmış bir ordu, terörle nasıl mücadele eder? Hem yetişmiş komutan kalmadı, hem de moralleri bozuk diyen sizler, söyler misiniz; 27 Mayıs 1960 İhtilâlinden sonra ne oldu?
İhtilâlden sonra emekli edilen 7 bin 200 subay demek; generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 75’i, yarbayların yüzde 50’si, binbaşıların da yüzde 30’u demek olduğuna göre; demek oluyor ki; yine de işler yürümüş.
Şunu demeye çalışıyorum;
Korkmayın, Ergenekon tutuklusu subaylara rağmen, TSK’ya hiçbir şey olmaz. İşler yürümeye yine devam eder.
27 Mayıs’tan sonra olduğu gibi.
Eğitim de yapılır, terörle mücadele de.
Kurumlar, kişilerle kaim değildir.

DARBECİLERİN UYDURDUKLARI YALANLAR!

Bunu böylece ifade ettikten sonra, gelelim 50 yıl öncesine. Yani, 27 Mayıs 1960’a. Malûm, bütün cuntacılar, kalkıştıkları darbelere mutlaka bir kılıf bulmuşlardır. Eğer kılıf bulamamışlarsa; üretmişler, hazırlamışlardır!
27 Mayıs için hazırlanan bebek ve köpek dâvâları gibi. 12 Eylül için hazırlanan, ülkede kan gövdeyi götürüyordu kılıfı gibi. 28 Şubat için hazırlanan laiklik tehlikede kılıfı gibi. 27 Nisan için hazırlanan İrtica hortladı. İlâhi okuyan çocuklar yurdu sardı kılıfı gibi.
Malûm ya; kuzuyu yemeyi kafasına koymuş kurt için, ne kılıf biter, ne de bahane!
Meselâ, 27 Mayıs cuntacılarının bahanelerinden biri de, kaçarken yakalandılar iftirasıdır.
Daha önce belgelerini de yayınladığım gibi;
27 Mayıs 1960 tarihinde Eskişehir Örfi İdare Komutanı Tuğgeneral Bedii Kireçtepe imzasıyla, Eskişehir Örfi İdare Kumandanlığı Tebliği yayınlanmış ve o bildiride, şu yalanlar savrulmuştu:
Ankara’da bütün hükümet erkânı ve Demokrat Parti başkanları yabancı memlekete kaçarken yakalanmışlardır.
Beraberlerinde 12 uçak dolusu altın mücevherat ve parayı kaçırmakta iken yakalandılar.
Sabık Başbakan Adnan Menderes ve sabık Reisicumhur Celâl Bayar, askeri kumandanlık tarafından tevkif edilmiştir.
Eskişehir’de matbaası olan herkes bu havadisi basıp yayınlamalıdır.
Dikkat. Dikkat. Dikkat
Vatanseverliğinize hitap ediyoruz. DP’li ilçe ve bucak başkanlarının kaçmalarına mahal vermeden tevkif edilmelerini ve askeri kuvvetler gelinceye kadar salınmamalarını rica ederim.
İşte bu tür yalan bombardımanları sonrasında, merhum Adnan Menderes ve arkadaşları Yassıada’ya götürülüp, orada yargılanmaya başlandılar.
Sonra, Menderes, Polatkan ve Zorlu idam edildiler.
Aslına bakarsanız; bu idamlar, bir anlamda işkencenin sonu idi. Çünkü onlar, öyle bir işkence gördüler ki; o olayı tekrar anlatacağım.
Çünkü beni, Yalovalı Nuran Hanımın üç yıl önce anlattığı işkence türü çok etkiledi. Defalarca anlatsam, yine rahatlamaz, tekrar tekrar anlatırım.

Celal Bayar ve Adnan Menderes

BU SİNEDE BİR SİGARA DA SEN SÖNDÜR!

Efendim, Nuran Hanım’ın birinci ağız tanıklardan dinleyip anlattığına göre, Yassıada’da, CHP’li bir ailenin damadı da doktor olarak görevliymiş. Bu doktor, Demokrat Parti iktidarı döneminde, bir numaralı Menderes düşmanıymış.
Fakat, Menderes’i tanıyıp da, bazı gerçeklerin ortaya çıktığını görünce; ona kanı ısınmaya ve hatta onu sevmeye başlamış.
Sırf bu yüzden de, muhtemel bir idam kararına karşı, Menderes’e azar azar ilaç veriyor ve böylece onu hasta ediyormuş. Evet, hasta olsun da, asmasınlar diye düşünüyormuş.
O, böyle düşünüyormuş, ama diğer doktorlar, daha güçlü ilaçlar verip, iyileştirmeye çalışıyorlarmış Menderes’i.
İyileşsin ki, bir an önce asılsın!
Günler böyle geçip giderken, CHP’li ailenin damadı olan doktor, merhum Menderes’in tutuklu bulunduğu odanın civarında dolaşmaya başlamış.
Niyeti, muayene saati olmadığı halde, Menderes’in yanına girip, onunla sohbet etmekmiş.
Biraz da, görmelerinden tedirginmiş tabiî.
Doktor dışarıda dolaşıp, uygun bir an kollamaya çalışadursun; onu ayak seslerinden tanıyan Menderes, odasındaki sigaraları ve kül tablasını derhal gizlemiş. Doktor geliyor ya, Bu ne perhiz, bu ne turşu demesin.
Uzatmayalım. Doktor, etraf sakinleşince, açmış kapıyı, girmiş içeri. Başlamışlar sohbet etmeye.
Bir ara, sigara paketini çıkarmış doktor. Etrafa bakıp, kül tablasını göremeyince, sormuş Menderes’e;
Sigara içtiğini biliyorum. Hele söyle, nereye sakladın kül tablasını?
İşte o an.
Menderes, çok seri bir hareketle ve adeta yırtarcasına, gömleğinin düğmelerini çözüp, göğsünü açmış.
Doktor demiş;
Bırak kül tablası aramayı.
Al sana kül tablası!
Bu sinede o kadar çok sigara söndürdüler ki, bir dostun sigarası da pekalâ sönebilir!
Doktor bir de bakmış ki, Menderes’in vücudu, sigara yanıkları ile dolu.
Ki, bu sigara yanıklarının sayısı için en az 30 diyen de vardır, 60 diyen de.
Ama hiç kimse;
Yok öyle bir şey diyemez.
Çünkü, işkence bir gerçektir.
Hem de acı bir gerçek.
Böyle bir işkenceyi hayvanlar bile yapmaz dedirtip, isyan ettiren bir gerçek.
İşte; ne zaman 27 Mayıs denilse, hep o işkence sahnesi canlanır gözlerimin önünde.
Burnuma ise, üzerinde sigara söndürülen vücuttan yayılan et kokusu gelir.
Ve hep dua ederim;
Ergenekon üyesi darbeciler iyi ki başaramadılar. Eğer başarsalardı var ya, inançlı insanların vücudunda; sigara değil, herhalde puro söndürürlerdi.
Hem de Komünist Küba Purosu!

Darbeciler millet düşmanı mı?

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Bölüm Başkanı Sosyolog Prof. Dr. Mustafa Esat Erkal, dün AA’ya yaptığı açıklamada demiş ki; Darbe, Türk toplumunun sosyal dokusunda kamplaşmaları artıran, mutabakatları azaltan, sosyal bütünleşmenin gerçekleşmesinde birtakım uzlaşmaz alanlar açan sonuçlar doğurmuştur.
Ve devam etmiş:
Bugüne kadar yapılan darbelerin ve başarıya ulaşmamış birtakım darbe teşebbüslerinin, Türkiye’nin sorunlarının çözümünde bir reçete olmadığı ortaya çıkmıştır.
Dikkat edin; Prof. Mustafa Erkal, sadece Darbelerin anası 27 Mayıstan değil, bütün darbelerden ve bütün darbe girişimlerinden söz ediyor. Ve teşhisi koyuyor: Darbeler ve darbe girişimleri toplumda kamplaşmaları artırır, uzlaşmaları azaltır!
Bu teşhisten hareketle, şöyle diyebilir miyiz acaba;
Darbeciler ve darbelere teşebbüs edenler, birer millet ve memleket düşmanıdır!
Öyle ya; kamplaşma varsa, orada milletten söz edilemez ki.

(Hasan Karakaya, Vakit, 2010-05-27)


Dinleyin Orgeneral Başbuğ

Edep sınırlarını epeyce aşan, saygısız ve küstah bir üslupla bizi “hainlikle”, “mütareke basınından da beter olmakla” suçladınız.

Ciddi bir ülkenin ciddi bir genelkurmay başkanı, birisini “hainlikle” suçladığında mutlaka elinde kanıtlar vardır ve hainlikle suçlanan adam derhal bu ağır suçtan yargılanır.

Ama siz ciddi biri olmadığınız, mahalle kahvehanesinde konuşur gibi aklınıza geleni söyleyip, suçlamalar uydurduğunuz için, hayatlarını “asker yandaşlığına” hasretmiş bir iki utanmaz yazar taslağından başka kimse sizi ciddiye almadı.

Söyledikleriniz en fazla, “hain olduklarını genelkurmay başkanından öğrendiğim adamlar kanıma dokunduğu için onları vurdum” diyecek bir yeni yetmenin herhangi bir girişimine “altlık” olmaktan fazla bir anlam kazanmadı.

“İhanet” ciddi bir suçtur.

Darbe planı hazırlamak “ihanettir” mesela.

1 Mayıs’ta insanların üzerine ateş açmak ihanettir.

Ülkeyi “kaos ortamında” tutmak için katliamlar düzenleyip karışıklıklar çıkarmak ihanettir.

Danıştay cinayetinde, kamera görüntülerini silerek bütün ülkeyi yanıltıp çatışmaları kışkırtmak ihanettir.

Dağlıca baskınında, resmî belgelere de yansıdığı gibi PKK militanlarının geçeceği yolun üstündeki mevzileri boşaltıp, onca çocuğun ölümüne yol açmak ihanettir.

Aktütün’de, gelen PKK’lılar “uydu görüntüleriyle” saptandığı halde saldırıyı caydıracak önlemler almayarak karakoldaki çocukları ölüme teslim etmek ihanettir.

Bu “suçların” bir kısmı bugün artık yargıda.

Diğerleri de Türkiye demokratikleştikçe teker teker yargının önüne çıkacaktır.

Şimdi gelelim, sizin bizi “hainlikle” suçlamanıza yol açan Sarıyayla baskınına.

Bence de burada bir ihanet ve hainlik var.

Ama hainlik “o çocuklar neden öldü” diye sormak değil.

Hainlik, o çocukları ölüme terk etmek.

Şamil Tayyar ve Adem Yavuz Arslan, “anayasa reformlarını engellemek amacıyla kaos çıkartmak için PKK’nın baskınlar düzenleyeceğini” yazarak nerelere baskın yapılacağını da liste halinde sıraladı.

Önce bu iki yazarın işaret ettiği Giresun’da patladı mayın.

Sonra Tunceli’deki karakol baskını geldi.

Ve, çocuklar o baskında öldü.

O baskının bütün hikâyesini, nasıl olduğunu, nasıl geliştiğini bugünkü sürmanşetimizde yazdık.

Oradaki karakol komutanıyla yardımcısı ve yanlarındaki neferleri, arkadaşlarını kurtarabilmek için sonuna kadar yiğitçe mücadele etmişler.

İnandıkları bir dava ve inandıkları bir meslek için canlarını vermişler.

Böyle yiğit ve fedakâr insanlar, dostlarının da düşmanlarının da saygısını kazanırlar.

Peki, siz ne yaptınız?

Tunceli’de baskın yapılacağını gazete yazarları bile bilirken, bu konudaki bilgiler bütün “yetkililere” bildirilmişken siz nasıl bir önlem aldınız?

Size emanet edilen o çocukları ölümden kurtarmak, o baskını daha gerçekleşmeden durdurmak, baskını düzenleyenleri caydırmak için ne tür hazırlıklar yaptınız?

Bu soruya açıkça cevap vermeye sizin cesaretinizin yeteceğini sanmıyorum, onun için ben cevaplayayım.

Hiçbir önlem almadınız, hiçbir hazırlık yapmadınız.

Savunmasız bir yere, savunmasız bir şekilde kurduğunuz karakoldaki çocukları savunmasız bir şekilde bıraktınız.

Karakoldaki çocuklar, ellerinde yeterli imkân olmadığı için PKK’lıların civardaki evlere sızdıklarını bile zamanında fark edemediler.

Neden o çocukları korumadınız, neden baskın yapılacağını bile bile onları yetersiz silahlarıyla o dağın başında yalnızlığa terk ettiniz?

Neden baskın yiyen karakola “ambulans” bile geldiği halde “yardım edecek” kuvvetler gelmedi?

Nasıl oluyor da komutanızdaki ordu, bir ambulansın gittiği yere ulaşamıyor?

O çocukları “yağmur yağdığı” için koruyamadığınızı söylediniz, askerlik tarihinde bir komutan için bundan daha utanç verici bir açıklama olduğunu sanmıyorum.

Bu açıklamadan sonra o bölgedeki karakollarda bulunan çocukların “yağmur yağdığında” neler hissedeceğini, aklı eren biri size anlatsın.

Şimdi onu bunu suçlamayı bırakıp, sizi general yapan bu ülkeye anlatın, neden bir “kaos planının” parçası olan saldırıları önleyecek tedbirler almadınız, neden o karakoldaki çocukları yetersiz silahlarla, yetersiz imkânlarla orada bıraktınız, neden o çocukların yardımına ambulanstan bile sonra gittiniz.

Bütün bu olaya baktığınızda “ihaneti” nerede görüyorsunuz gerçekten siz; bunları yazanlarda mı, o çocukları korumayanlarda mı?

Siz, yapayalnız bıraktığınız, savunmasız koduğunuz, yardım göndermediğiniz, arkadaşları için yiğitçe ölen o çavuşun ve diğerlerinin ailelerine ne diyeceksiniz?

Öldü o çocuklar.

Söyleyin bize general, kimin yüzünden öldüler, hangi “hainliğe” kurban gittiler.

(Ahmet Altan, Taraf, 05.05.2010)