Muzik calici calismiyor


ASKERİ HABERLER

Zorunlu Askerliği Kaldırın

İş, “bizim ordu böyledir canım, kendini memleketin sahibi sanır” dalgacılığının çok ötesine geçmiş durumda.

Herhalde hepsi değil ama generallerin büyük çoğunluğu hastalanmış gibi gözüküyor.

Neredeyse her yıl yeni bir darbe planı hazırlıyorlar.

Bizim bugün yayımladığımız darbe planı, bugüne dek görülenlerin en kapsamlısı, binlerce sayfadan oluşuyor, her aşaması en ince ayrıntısına kadar hazırlanmış.

Birinci Ordu’nun eski komutanı tarafından organize edilmiş.

Kara Kuvvetleri’ne bağlı dört ordu var biliyorsunuz, Birinci Ordu, İkinci Ordu, Üçüncü Ordu ve Ege Ordusu.

Her yıl bu ordular, bir “düşman saldırısına karşı” zihinsel tatbikatlar yapıyorlar.

Orduların generalleri kendi aralarında toplanıyorlar, “en kötü senaryoyu” oluşturuyorlar ve bunlara karşı alınacak önlemlerde kimlerin hangi görevleri üstleneceğini, görevlerin nasıl dağılacağını belirliyorlar.

Bu “tatbikatların” amacı “düşmana” karşı alınacak önlemleri saptamak.

2003 yılında Birinci Ordu’nun generalleri de bu “tatbikatı” yapmak için toplanıyorlar.

Görüntüde düşmana karşı hazırlanacaklar.

Ama bu sadece “görüntü”, bu görüntünün arkasına saklanıp darbe planları yapıyorlar.

Yapacakları darbe için 12 Eylül’ün darbe örgütlenmesini örnek alıyorlar.

İki aşaması var planın.

Birinci aşama “sıkıyönetim” ilanını sağlamak.

Bunu gerçekleştirebilmek için “düşmanın” bile aklına gelmeyecek planlar hazırlıyorlar.

Bir tanesi Fatih Camii’nde bir Cuma namazında bomba patlatmak.

Bombayı nereye yerleştireceklerini belirleyen krokiyi çiziyorlar, bombanın yerleştirilip patlamasından sorumlu personeli belirliyorlar, bomba patladığı sırada oluşacak vahşeti ve paniği “kayda alacak” kameraların konulacağı yerleri bile saptıyorlar.

Sonra Beyazıt Camii’nde de bir bomba patlatacaklar.

Arkasından Yunan Hava Kuvvetleri’yle çatışmalara girmeyi, bu çatışmada bir Türk jetinin “düşürülmesinin” sağlanmasını, bu sağlanmazsa kendi jetimizin bizzat kendi uçaklarımız tarafından düşürülmesini planlıyorlar.

Sıkıyönetim olsun da arkasından darbe yapılabilsin diye kendi uçağımızı düşürüp, kendi pilotumuzu şehit edeceğiz.

Bu nasıl bir kafa yapısı, nasıl bir iktidar hırsı, nasıl bir gözüdönmüşlük.

Darbe planlarıyla her karşılaştığımda “hiç böylesini görmedim” diyorum, arkasından daha beteri çıkıyor.

Sıkıyönetimin ilan edilmesini sağladıktan sonra darbe yapacaklar.

Darbenin manifestosunu yazmışlar.

Darbeden sonra kurulacak kabinenin üyelerini belirlemişler.

Tutuklanacakların listelerini yapmışlar.

“Çok kan döküleceğine” baştan karar vermişler.

Hangi gazetecilerle işbirliği yapılacağını isim isim sıralamışlar.

Görevden alınacak belediye başkanları ve yerlerine atanacak askerî personel bile belli.

Binlerce sayfa, “ıslak imzalar”, konuşma metinleri, patlatma krokileri, görevlendirilecek personel listeleri, bunların hepsini kayıtlara geçmişler.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ‘Balyoz Darbe Planı’ için ‘Harp Oyunu’ demişti!

Şimdi bir düşünün, bu adamlar “düşmana” karşı alınacak önlemleri saptamak için toplanıyorlar ve “düşmanla” ilgili hiçbir çalışma yapmayıp, “darbe” için bu ülkeye yapacakları “düşmanlıkları”, camileri bombalamayı, uçaklarımızı düşürmeyi planlıyorlar.

“Düşmana” karşı bir hazırlıkları yok ama kendi ülkelerine “düşmanlık” için bütün hazırlıkları tamam.

Ve sürekli darbe hazırlığı yapıyorlar, en sonuncusu 2009 yılındaki Kafes Planı’ydı, şu anda birilerinin de yeni planlar yapmadığından kimse emin olamaz.

Bu ordunun yapısını “radikal” bir şekilde değiştirmeden bu generallerin hastalıklarını iyileştiremeyiz, generallerin kendi ülkelerine “düşmanlık etmeyi” görev zannetmelerinin önüne geçemeyiz.

Bu binlerce sayfalık belgeden, bu generallerin ve subayların çok “boş zamanı” olduğu anlaşılıyor.

Gerçekten çalışacak, “boş zamanı” olmayacak, kendi ülkesine düşmanlık etmeyecek, “düşmana” karşı ciddiyetle hazırlanacak bir orduya ihtiyacımız var.

Zorunlu askerliği mümkün olduğu kadar çabuk kaldırıp, ordunun örgütlenme şemasını tümden değiştirmeliyiz.

Askerliği profesyonel ve ciddi bir meslek haline getirmeliyiz.

Yoksa biz bu “darbecilik” hastalığından arındıramayacağız bu orduyu.

Kendi ordumuz, kendi bombamızla bizi öldürecek.

Ve, hep bizi öldürmek için hazırlık yapacak.

(Ahmet Altan, Taraf,  Ocak 2010)

Kenan Evren Nasihatı

12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbeden 18 gün sonra 30 Eylül’de Harp Okulu’nun açılışında yaptığı konuşmada, geleceğin subaylarına politikadan ve darbe faaliyetlerinden uzak durmalarını tavsiye etmiş.

Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği tarafından 1981 yılında bastırılan, ‘12 Eylül Öncesi ve Sonrası’ isimli kitapta Devlet Başkanı Orgeneral Evren’in, 30 Eylül 1980′de yani darbeden 18 gün sonra Harp Okulu’nun açılış konuşması da yer alıyor. Evren, bu konuşmasında, kuvvet komutanlarına, geleceğin subaylarına, asker olduklarını unutmamalarını ve politikadan uzak durmalarını söylüyor. Konuşmasında, kendisiyle birlikte darbeyi gerçekleştiren 4 kuvvet komutanının, alt kademedeki subayları politikaya bulaştırmamak için gayret sarf ettiğini dile getiren Evren, askeri öğrencilere şöyle sesleniyor:

“Evlatlarım. Bu yaşlarda, bu çağlarda, sakın ola ki politika ile uğraşmayınız. Biz bugün, politikanın içine atılmışsak, yurdumuzun içine düştüğü bu felaketli durumdan her zaman olduğu gibi, milletimizi düzlüğe çıkartmak için, buna mecbur olduk. Ulu önder Atatürk’ün de daima bize direktifi bu olmuştur. Ne zaman ki bir ordu politikanın içine girmiştir; o ordu, yavaş yavaş disiplinini kaybetmeye ve yavaş yavaş çökmeye başlamıştır. Bunun en bariz misalini bizim yakın tarihimizde ‘Balkan Harbi’nde’ görebiliriz. Onun için bizim yaptığımız harekâtı (darbeyi) kendinize sakın ola ki misal olarak almayınız. Biz orduyu politikadan kurtarmak ve politika çamurunun içerisine bulaşmasını önlemek için emir komuta zinciri içinde, bu harekatı yapmak zorunda kaldık. Eğer bu harekâtı yapmasaydık; bundan öncekiler gibi ordu politikanın içine girerdi. Bizim altımızdaki kademelere bunu (politikayı) bulaştırmamak için her türlü çabayı sarf ediyoruz.”

Kitapta, 1960′ların sonlarından 12 Eylül 1980′e kadarki süreçte, ülkede yaşanan ve gazete manşetlerine yansıyan bombalama, suikast, eylemler, yürüyüşler, adam kaçırmalar ve provokasyonlar ile siyasetçilerin gerginliği tırmandıran beyanatlarına yer verilerek, gerçekleştirilen darbenin meşruluğu ön plana çıkartılıyor.

(Cihan, 2010)

Türkiye’nin Hafızasına da Darbe

12 Eylül 1980′de darbe yaparak ülke yönetimine el koyan askeri cuntanın “Türkiye’nin hafızası” olarak nitelendirilen binlerce evrakı imha ettiği ortaya çıktı.

Zaman’ın haberine göre Cumhuriyet tarihi boyunca Meclis’e gelen şikayetleri dijital ortama aktarmak için harekete geçen Dilekçe Komisyonu, vahim bir sonuçla karşılaştı: Darbe öncesindeki tüm dilekçeler yok edilmiş. Dersim İsyanı’ndan 6-7 Eylül olaylarına kadar birçok konuya ışık tutan evraklar, Türkiye’nin gayri resmî tarihi olarak nitelendiriliyor.

‘TÜRKİYE’NİN HAFIZASI’

12 Eylül askeri cuntasının, ‘Türkiye’nin hafızası’ olarak nitelendirilen binlerce evrakı imha ettiği ortaya çıktı. Cumhuriyet tarihi boyunca Meclis’e gelen başvuruları dijital ortama aktarmak için harekete geçen TBMM Dilekçe Komisyonu, 1980 öncesindeki tüm dilekçe metinlerinin yok edildiğini fark etti. İmha edilen evraklar, Dersim İsyanı’ndan 6-7 Eylül olaylarına kadar Türkiye tarihindeki birçok tartışmalı konuya ışık tutuyordu. Komisyon Başkanı Yahya Akman, söz konusu dilekçelerin Cumhuriyet tarihinin en objektif kaynakları olduğunu belirtiyor. Akman, “Bu evraklar, bir nevi Türkiye’nin hafızasıdır. Askerî yönetimin hangi gerekçeyle bunları imha ettiğini anlayamadık.” diyor.

Meclis’teki karar ve kayıt defterlerinde, dilekçelerin sadece numaraları ve konu başlıkları kalmış. Bazıları şöyle: “Bir kısım devrimlerden doğan mağduriyetler, 1955′te azınlıklara uygulanan baskılar, 27 Mayıs darbesiyle yaşanan mağduriyetler, 12 Eylül öncesi sokak olayları, Maraş ve Çorum katliamı.”

ORJİNALİ İMHA EDİLDİ

Askerî cuntanın hazırladığı 28 yıllık anayasayı değiştiremeyen, TBMM, 12 Eylül darbesinin vahim sonuçlarından birini tam 30 yıl sonra fark etti. 1980 yılına kadar vatandaşın en önemli ‘başvuru mercii’ olan TBMM Dilekçe Komisyonu’na gelen yüz binlerce dilekçenin askerî yönetim tarafından imha edildiği anlaşıldı. Darbenin ardından TBMM’de her komisyonda olduğu gibi Dilekçe Komisyonu’nda da başkanlık etmesi için bir subay görevlendirildi. Bu dönemde çalışmalarını askerlerin kontrolünde devam ettiren komisyon, skandal kararlara imza attı. Örneğin bir emekli generalin, “Emekli oldum ama maaşım yetmiyor, muvazzaf dönemdeki maaşımı almak istiyorum.” talebi komisyon tarafından uygun görüldü, Danışma Meclisi tarafından da onaylanarak hayata geçirildi. Bu yöndeki başvuru dilekçesinin de orijinali imha edildi ancak işlemin sonucu kayıt ve karar defterlerinde yer almaya devam ediyor.

EMİR KOMUTA ZİNCİRİ İÇİNDE OLDU

TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Yahya Akman, yaşanan vahim durumu geçtiğimiz günlerde yaptıkları bir çalışma sonucu fark ettiklerini söyledi. TBMM’nin kurulduğu 1920 yılından bu yana vatandaşların Meclis’e yaptıkları tüm başvuruları dijital ortama aktarmak için harekete geçtiklerini anlatan Akman, “Yapılan başvuruların ve bunlara verilen cevapların envanterini çıkaracaktık. Böylece bu belgelere daha kolay ulaşılmasını sağlayacaktık. Ancak 1980 öncesindeki başvuru metinlerinin hiçbirine ulaşamadık. Olayı araştırınca 12 Eylül döneminde bütün başvuruların imha edildiğini anladık. Bu durumu, uzun yıllardır Meclis’te çalışan bazı bürokratlardan da teyit ettirdik.” diye konuştu. TBMM Dilekçe Komisyonu arşivlerinin Türkiye’deki en önemli sosyal laboratuvar olduğunu belirten Akman, “Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı olaylar ve içinde bulunduğu durumları öğrenmek için en objektif belgeler, vatandaşların TBMM’ye gönderdiği bu dilekçelerdir. Bu belgeler bir nevi doğrudan demokrasinin göstergesi, toplumun aynısıdır. Evrakların mutlaka saklanması gerekirdi. Zaten 1980′den önce ve sonra bütün belgeler hep saklanmıştır.” ifadelerini kullandı. Evrakların ‘emir-komuta’ zinciri içinde imha edildiğini ancak buna neden tevessül edildiğini anlamadıklarını belirten Komisyon Başkanı, bu yönde bilgi sahibi olmak için de karşılarında muhatap olmadığına dikkat çekti.

TBMM Dilekçe Komisyonu, 1980 darbesine kadar adeta ‘en üst mahkeme organı’ gibi çalışıyordu. Yargı sürecinden istediği sonucu alamayan vatandaşlar, bugün olduğu gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) değil, son umut olarak TBMM’ye başvuruyordu. Dilekçe Komisyonu da fiilî anlamda önemli yetkilere sahipti. TBMM Genel Kurulu’nun onay vermesi durumunda (bugün cumhurbaşkanı tarafından kullanılan) ‘mahkûmlara af’ müessesesi dahi işletilebiliyordu. 3 yıllık askerî cunta döneminde vatandaşların komisyona olan ilgisi azaldı; sıkıntılarına çözüm bulamayan insanlar TBMM’ye dilekçe yazmaktan vazgeçti. 1983′ten sonra ise ilgi artarken 2002-2007 arası komisyona 12 bin 448 başvuru geldi.

DERSİM SIRLARI DA İMHA EDİLDİ

İmha edilen belgelerin ağırlıklı olarak cumhuriyet tarihinin tartışmalı konularını içermesi dikkat çekiyor. Karar ve kayıt defterlerine göre, 1937′deki Dersim İsyanı ve sonrasındaki olaylarla ilgili TBMM’ye binlerce talep ve şikâyet dilekçesi gelmiş. Dilekçelerin numaraları ve konu başlıkları defterlerde yer alıyor, ancak orijinal belgeleri yok edilmiş. İmha edilen dilekçelerin içerdiği bazı konular şöyle: Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayata geçirilen bazı devrimlerden doğan mağduriyetler, tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar, 1955′te azınlıklara karşı yaşanan baskılar (6-7 Eylül olayları), 1960 darbesi ve sonrasında yaşanan mağduriyetler, 12 Mart 1971 muhtırası, 1980 darbesi önce yaşanan sokak olayları, Maraş katliamı, Çorum katliamı.

Kenan Evren başkanlığındaki cuntanın 12 Eylül 1980′de darbe yapmasının ardından bütün seçilmişlerin milletvekilliği sona erdi. TBMM feshedildi. Başbakan dahil bütün siyasi parti liderleri sürgüne gönderildi.1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı, önemli bütün kanunlar değiştirildi. TBMM çalışmalarını askerî yönetim tarafından belirlenen Danışma Meclisi sürdürdü. 1982 Anayasası da yine asker kontrolü altındaki bu meclis tarafından hazırlandı.

(04-01-2010)

Gizli Ordu: Gönüllü Korucular

Taraf gazetesi Bulanık’taki provakatif olayın müsebbibi olarak tutuklanan Turan Bilen’den yola çıkarak çok önemli bir habere imza attı. Muş’ta iki kişiyi öldüren Turan Bilen, sayıları 23 bini aşan ve gizli orduyu andıran ‘gönüllü korucu’lardan biri. Maaş almayan bu ordu denetlenemiyor.

Katil ‘gizli ordu’nun üyesi

Muş’un Bulanık ilçesinde DTP’nin kapatılmasını protesto eden göstericileri Kalaşnikof silahla tarayarak iki kişinin ölümüne, altı kişinin de yaralanmasına yol açan Turan Bilen’in (39) gönüllü köy korucusu olduğu, silahın ise kendisine Bulanık Jandarma Karakolu tarafından 1993′te verildiği anlaşıldı. Doğu ve Güneydoğu’da ‘gizli koruculuk’ olarak adlandırılan bu uygulama kapsamında bugüne kadar 23 bin 274 kişiye silah dağıtıldı. Devlette kadrosu bulunmayan, herhangi bir maaşa bağlı olarak çalışmayan ve adeta gizli bir orduyu andıran 23 bin 274 gönüllü korucunun kayıtları sadece Jandarma’da bulunuyor.

Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatmasının ardından Türkiye’nin birçok ilinde protesto gösterileri düzenlendi. Önceki gün Muş’un Bulanık ilçesinde yapılan gösterilerde ise kan döküldü. Bulanık’ın Aslan Paşa Caddesi’nde kardeşiyle birlikte manifaturacı dükkanı işleten 39 yaşındaki Turan Bilen, göstericilerin üzerine Kalaşnikof marka otomatik tüfeğiyle ateş açarak iki kişinin ölümüne, altı kişinin de yaralanmasına yol açtı. Olaydan sonra gözaltına alınan saldırgan Bilen’in korucu olduğu iddia edildi. Valilik kayıtlarında herhangi bir kaydının bulunmadığı ortaya çıkan saldırgan Turan Bilen’in 1993′ten beri “gönüllü köy korucusu” olduğu, silahında kendisine Bulanık Jandarma Karakolu tarafından verildiği açığa çıktı.

Vali: ‘Gönüllü korucu’ diyebiliriz

Olağan Üstü Hal (OHAL) döneminde Doğu ve Güneydoğu’da, Turan Bilen gibi binlerce kişiye Genel Bilgi Taraması (GBT) yapıldıktan sonra bölgedeki askerî birlikler tarafından ruhsatlandırılarak, Kalaşnikof marka otomatik silahlar dağıtıldı.

OHAL döneminde 59 bin kişi düzenli maaş alan köy korucusu olarak görevlendirilirken, 23 bin 274 kişide Turan Bilen gibi maaş almayan ama silahları ruhsatlandırılmış gönüllü köy korucusu oldu. Konuyla ilgili olarak Taraf’a konuşan Muş Valisi Erdoğan Bektaş, “OHAL döneminde sınırlar içerisinde silahı olan ve bunu kayıt altına almak isteyene her vatandaşa OHAL ruhsatı adıyla bu ruhsatlar verildi. OHAL sınırları içerisinde olan hemen hemen her evde bu silahlar bulunur. Vatandaş ölene kadar bu silahlara sahip olabiliyor. Muhtemelen valilik vermiştir, Jandarma bölgesinde Jandarma, polis bölgesinde de polis bu ruhsatları veriyordu” dedi.

Vali Bektaş, söz konusu saldırgan için de gönüllü köy korucusu denilebileceğini söyledi. Bektaş, gönüllü köy korucularının devletin kadrolu korucuları olmadığını ve maaş da almadıklarını belirtti. Bektaş yaşanan olayın üzüntü verici olduğunu belirterek, “Farz edelim kadrolu elemanımız bunu yapmış olsun ya da polis, bu işi yapan mahkemede hesabını verecektir” dedi.

59 bini açık, 23 bin 274′ü ise gizli korucu

Türkiye’de 22 ilde görev yapan korucuların toplam sayısı 80 binin üzerinde. Resmi verilere göre bunlardan 59 bini düzenli maaş alan geçici köy korucusu, kalan 23 bin 274 kişilik kısmı ise maaş almayan gönüllü korucu. Diyarbakır’da 5 bin 187, Şırnak’ta 6 bin 756, Batman’da 2 bin 887, Bingöl’de 2 bin 511, Bitlis’te 3 bin 730, Mardin’de 3 bin 323, Muş’ta bin 860, Siirt’te 4 bin 661, Hakkari’de 7 bin 614 korucu var. Koruculuk sisteminin uygulanmaya başlandığı 26 Mart 1985 tarihinden bugüne kadar 5 binin üzerinde korucu hakkında ‘terör suçları’, ‘mala karşı işlenen suçlar’, şahsa karşı suçlar, kaçakçılık gibi suçlara karıştığı gerekçesiyle işlem yapıldı.

Gönüllü koruculuk ortadan kaldırılsın

AKP Milletvekili İhsan Arslan, gönüllü koruculuk sisteminin korucuların özlük hakları korunarak lağvedilmesini istedi. Arslan’ın görüşleri şöyle: “Bu sistem ihtiyaç nedeniyle devreye konuldu. Ancak zaman içinde korucuların kanun dışına çıktıkları, suç işledikleri ve güvenlik açısından fonksiyonlarının azaldığı ortaya çıktı. Dolayısıyla koruculuk sistemi mutlaka ıslah edilmeli. Korucular, özlük hakları korunup silahsızlandırılarak diğer kurumlarda çalıştırılmalıdır. Aksi halde benzer olaylarla karşı karşıya kalabiliriz. Keşke bu kadar asker, Jandarma ve polisin olduğu bir yerde koruculara ihtiyaç duyulmasaydı. Özellikle gönüllü koruculuk derhal lağvedilmeli.”

(Taraf, 12-2009)

Şehit Denilen Oğlu Hala Kayıp

Ergenekon soruşturmasıyla birlikte Bingöl’de 16 yıl önce yaşanan kanlı eylem yeniden gündeme geldi. Silahsız ve korumasız bir şekilde ölüme gönderilen 33 er, PKK terör örgütü tarafından katledilmişti.

Olayda şehit düşen askerlerden biri de Ünal Kalafat’tı. Kalafat’ın şehadet haberi ailesine 4 gün sonra verildi. Cesedini almak için Elazığ’a giden aileyi acı bir sürpriz bekliyordu. Oğullarının cenazesi ortada yoktu. Aradan 16 yıl geçti. Kalafat ailesi hâlâ oğullarının cesedinin nerede olduğunu bilmiyor. Şehidin babası Selami Kalafat, bu süreçte yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Oğlun yanlışlıkla Çanakkaleli bir aileye verilmiş. Orada gömülmüş dediler. DNA testi yaptırdım, ancak ceset bir bayana ait çıktı. Mahkemeye gittim, ‘oğlun Elazığ’da gömülü’ dediler. Ona da test yaptırdım, o da başkasınınmış. 16 yıldır perişanım. Eşim önce şehit haberiyle yıkıldı, sonra cenaze kayboldu. Dayanamayıp gözleri açık vefat etti. Ben de gözlerim açık gideceğim.”

Selami Kalafat

“Çocuklarımız göz göre göre teröristlerin kucağına itildi.” diyen acılı baba, ‘Devlet bu işin peşini bırakmasın.’ çağrısı yapıyor. Ünal Kalafat’ın cenazesini almak için kardeşi ve eniştesi Elazığ’a gider. Ancak Ünal’a ait cenaze ortada yoktur. Yetkililer cenazelerin karışmış olabileceğini, araştıracaklarını söylerler.

TRT’de yayınlanan ‘Perde Arkası’ programında şehit 33 erin fotoğrafları yayınlanır. Programda yayınlanan şehitlere ait resimler isimleri bilinmediği için numaralandırılmıştır. Ünal’ın resminin altındaki numara ise 14′tür. Cenazeyi ise Çanakkaleli aile teslim almıştır.

Baba Selami Kalafat, Çanakkale’ye gider. Mezar açılır ancak kefenin üstündeki numara 15′tir. Selami Kalafat, Çanakkale’de yatan cenazenin kendi oğlu olduğundan emindir. Çanakkaleli aile bir türlü cenazeyi vermeye yanaşmaz. Bunun üzerine şehit babası, mahkemeye başvurur.

Mahkeme ise Elazığ’daki 22 numaralı meçhul cenazenin Ünal’a ait olduğunu söyler. Selami Kalafat, Çanakkale’deki cenazeye DNA testi yaptırır. Ancak test sonuçları bir bayana ait çıkar. Bu, babayı daha da şaşırtır.

Elazığ’daki cenazeye de test yaptırır. O da oğluna ait değildir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e bir açılış töreninde durumu izah eden bir mektup verir. Birkaç hafta sonra Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılır. Çanakkaleli aile de oradadır: “Çanakkaleli aile feryadı kopardı. Orada bir ağıt yaktılar ki herkesi etkilediler.

Bunun üzerine yetkililer ’sen de onun cenazesini al’ dedi. Reddettim.” Selami Kalafat, eşi Selamiye Kalafat’ın oğlunun acısına dayanamayıp gözleri açık vefat ettiğini anlatarak şunları söylüyor: “Oğlun şehit diyorlar ama cenazesi ortada yok. Eşim gibi ben de gözlerim açık gideceğim.”

Selami Kalafat, Bingöl’deki saldırının ardından dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’i aradığını ancak ulaşamadığını söylüyor: “Mektup yazdım. Askerlerin neden korumasız gönderildiğini sordum. Gelen cevapta ‘Bu baskın yüzünden kaç subay içeride biliyor musun?’ denildi. Cevap yazdım. “O subaylar bir gün çıkar bizim evlatlarımız geri gelmez.” dedim. Çocuklarımız göz göre göre teröristlerin kucağına itildi. Devlet, bu işin peşini bırakmasın.” Yeter artık, kan dökülmesini istemiyoruz Tokat Reşadiye’de şehit düşen 7 askerden biri, iki kişinin öldüğü olaylarla gündeme gelen Muş’un Bulanık ilçesindendi. Şehit Yakup Mutlu’nun babası Kazım Mutlu, Bulanık’taki provokasyonla ilgili Zaman’a çarpıcı açıklamalarda bulundu. Ölçüsüz protestoları anlayamadığını söyleyen Mutlu, “Bankayı neden yakıyorlar? Yakılan banka bizim, postane bizim. Bize hizmet ediyorlar. Ne istiyorlar bu devletten anlamıyorum.” dedi.

Bingöl 33 Şehit Anıtı

Evladının şehit olduğunu söyleyen Mutlu, herkese sükûnet çağrısında bulundu: “Artık kan dökülmesini istemiyoruz.” Muş’un Bulanık ilçesi, iki kişinin hayatını kaybettiği gösterilerle gündeme gelmişti. PKK yandaşlarının bir esnafı kepenk kapatmaya zorlamasıyla çıkan olaylarda iki kişi ölmüştü. İlçe bu olaydan sonra daha da karıştı. Yaşanan olaylara en anlamlı çağrı ise geçtiğimiz hafta Tokat’taki saldırıda oğlu Yakup Mutlu’yu şehit veren baba Kazım Mutlu’dan geldi. Mutlu, Bulanık’ta yaşanan olayların kabul edilir olmadığını dile getirdi.

Mutlu, “Biz devlete yardımcı olmazsak kim olacak? Eğer bir sorun varsa bunu devlet çözer. Sorun çözmek başkasının işi değildir. Bizim bu yaptığımız hiç kimseye fayda sağlamaz. Kan dökülmesini, kavgayı, çatışmayı istemiyoruz.” dedi. Banka ve postanelerin yakılmasına da anlam veremediğini aktaran şehit babası, şu ifadeleri kullandı: “Buradaki bütün bankalar bizim, postaneler bizim. Bunlar bize hizmet ediyorlar. Ne isterler bu yerlerden anlamıyorum. Buralarda bizim işimiz görülüyor. Zaten bizim işimizi devlet yapıyor. Biz devlete bir adım atsak, devlet bize bin adım gelir.”

Kazım Mutlu, demokratik açılıma tam destek verdiğini söyledi. Şehit babası, “Protestolar demokratik çerçevede olmalı. Ortalığı birbirine katmanın ne anlamı var? Bugün bir Yakup öldü. Yarın kimse ölmesin. Birbirimizin haklarına saygılı olalım. Şiddet hiç kimseye fayda vermez.” diye konuştu. Şehit jandarma er Yakup Mutlu, 8 Aralık’ta memleketi Muş’un Bulanık ilçesi Örenkent köyünde düzenlenen cenaze töreninde toprağa verilmişti. Törene katılanlardan tepkiler geldiğini fark eden Kazım Mutlu, kalabalığa Kürtçe seslenerek, devlet aleyhine slogan atılmasını engellemişti.

(Zaman, 12-2009)

Savcı Görevden Alındı, İyi Çocuklar ise Hâlâ Görevde

Bugün Şemdinli’de Umut Kitapevi’nin bombalanmasının 4. yıldönümü. Sivil mahkemenin 39 yıl hapse mahkum ettiği ancak davanın bozularak askerî mahkemeye verilmesiyle tutuksuz yargılanan astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hâlâ görevlerinin başında.

Şemdinli Olayı Astsubay Ali Kaya

Astsubay Ali Kaya

8 aydır tutuklu olduğu halde Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz’ü görevden almayan Genelkurmay’ın Şemdinli sanıklarına da aynı ayrıcalığı gösterdiği ortaya çıktı.

Albay Cemal Temizöz

Astsubayların avukatı Vedat Gülşen, Özcan İldeniz’in Aydın Jandarma Komutanlığı’nda, Ali Kaya’nın ise Muğla Jandarma Komutanlığı’nda görev yaptığını bildirdi. Sanıkların yargılanma masraflarını da Genelkurmay karşılıyor. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, Ali Kaya için “Tanırım, iyi çocuktur.” diyerek sahip çıkmıştı. Olayla ilgili iddianame hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya ise meslekten ihraç edilmişti.

Van Savcısı Ferhat Sarıkaya

Van Savcısı Ferhat Sarıkaya

9 Kasım 2005′te Şemdinli’de PKK üyesi olmaktan daha önce yargılanmış olan Seferi Yılmaz’a ait Umut Kitapevi’ne bomba atıldı. Mehmet Zahir Korkmaz adlı vatandaş öldü. Vatandaşlar fail olarak 3 kişiyi yakalayarak polise teslim etti. Savcı olay yerinde inceleme yaparken kalabalığın ve savcının üzerine Jandarma Uzman Çavuş Tanju Çavuş tarafından ateş açıldı. Ali Yılmaz adlı bir kişi daha öldü. Tanju Çavuş, 68 günlük tutukluluktan sonra serbest bırakıldı.

Şemdinli Sanığı Tanju Çavuş cinayetten tutuklandı

Şemdinli Sanığı Tanju Çavuş, 2008′de Isparta’da cinayetten tutuklandı

Vatandaşların polise teslim ettiği zanlılardan ikisi jandarma astsubay, diğeri PKK itirafçısı çıktı. Kullandıkları cephanelik dolu sivil aracın ise Jandarma envanterine kayıtlı olduğu belirlendi. 8 Kasım 2005 tarihinde astsubay Özcan İldeniz, astsubay Ali Kaya ve PKK itirafçısı Veysel Ateş tutuklanarak cezaevine konuldu. Saldırıyla ilgili iddianameyi hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya meslekten ihraç edildi. TBMM soruşturma komisyonuna verdiği ifadede ‘Hırsız evin içinde’ diyen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun görevinden alındı.

Sabri Uzun Hırsız evin içindeyse kapı kilit tutmaz

Sabri Uzun: “Hırsız evin içindeyse kapı kilit tutmaz”

Olayın yaşandığı dönemde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın sanıklardan Ali Kaya için söylediği “Tanırım, iyi çocuktur!” sözü literatüre geçti.

Orgeneral Yaşar Büyükanıt

Orgeneral Yaşar Büyükanıt

Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘çete kurmak, adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs ve yaralama’ suçundan 39 yıl 5 ay 10′ar gün hapse mahkûm edildi. İtiraz üzerine dosya Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay’ın kararı bozması üzerine dava askerî mahkemeye gitti. Askerî mahkeme, üç sanığı da 15 Aralık 2007 tarihli ilk celsede tutuksuz yargılanmak üzere tahliye etti. Bu karar üzerine davaya müdahil olan 330 avukat hukuki bir yargılama zemini kalmadığı gerekçesi ile davadan çekildi.

Haziran 2009′da CMK’nın 250′nci maddesinde yapılan değişiklikle davanın yeniden sivil mahkemede görülmesinin yolu açıldı. Değişiklikten sonra 10 Ekim 2009′da yapılan duruşmada yeniden müdahil olan avukatlar dosyanın sivil mahkemeye gönderilmesini talep etti. Askerî savcı sözlü mütalaasında talebin reddini istedi. Askerî hâkim sivil mahkeme talebini reddetti. Savcı, yazılı mütalaasını Aralık 2009′daki duruşmada verecek. Mahkemenin ısrarında devam edip etmeyeceği merak ediliyor.

Davanın müdahil avukatlarından Metin Timur, Şemdinli sanıklarına isnat edilen suçun CMK 250′nci madde kapsamında olduğunu belirtiyor. Haziran ayında yapılan değişiklikle dosyanın artık sivil yargı konusu olduğunun kesinleştiğinin altını çiziyor. Timur, “Yasa çok açık. Hukuksal anlamda tereddüt doğuracak hiçbir durum yok. Artık sivil mahkemenin görevli olduğunu söylüyor. Davanın hâlâ askerî mahkemede tutulması çok zorlama bir yorumdur. Görevli olmayan bir mahkemenin ısrarcı olması doğru değildir.” ifadelerinde bulunuyor. Emekli Yargıtay Hakimi Ahmet Gündel de dosyanın sivil mahkemeye gönderilmesi gerektiğini belirtiyor.

(Melik Duvaklı, Zaman, Kasım 2009)

Menderes 15 Generali Emekli Etmiş

Cunta ihbarını dikkate almadığı için darbeye maruz kalan Menderes’in, 1950′de bir başka ihbarı değerlendirip 15 general ile 150 subayı emekli ettiği ortaya çıktı.

Celal Bayar ve Adnan Menderes

Celal Bayar ve Adnan Menderes

Yıl 1950. CHP iktidarını deviren DP’nin lideri ve Başbakan Menderes darbe ihbarı üzerine 15 general ve 150 subayı emekli etti.

Yıl 1958. Samet Kuşçu darbeyi bildirdi, Menderes inanmadı. Bedelini ağır ödedi.

Siyasi hayatı 3 darbe ve 2 askeri muhtıra ile kesintiye uğrayan Türkiye’de darbelerin önlenip önlenemeyeceği tartışılırken, 1960 ihtilalinin ardından 2 bakanı ile birlikte idam edilen Başbakan Adnan Menderes’in 1950’de bir cunta girişimini tasfiye ettiği ortaya çıktı. Bir ihbarla cuntadan haberi olup 15 generali ve 150 albayı emekliye sevk eden Menderes, 1958’deki darbe uyarısını ciddiye almadı ve bedelini ağır ödedi.

Menderes 10 yıl kazandı

27 Mayıs darbesiyle devrilen Başbabakan Adnan Menderes’in, kendisini idam eden son cuntayı sezemese de iktidarının ilk yıllarında orduda çok büyük bir operasyona imza attığı ortaya çıktı. Binbaşı Samet Kuşçu’nun 1958′de yaptığı cunta ihbarını dikkate almayarak bedelini hayatıyla ödeyen Menderes’e Başbakanlığı’nın ilk günlerinde benzer bir ihbarın yapıldığı iddia edildi. İlk ihbarı dikkate alarak cuntacıları tasfiye eden Menderes’in böylece 10 yıl kazanadığı belirlendi. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950′deki genel seçimlerin galibi olunca Adnan Menderes Başbakan, Celal Bayar da Cumhurbaşkanı oldu. Türkiye’nin demokrasiyle yeni yeni tanışmaya başladığı o günlerde kulislere “Asker darbe yapacak” söylentisi yayıldı.

Adnan Menderes Yurt Gezisinde

Adnan Menderes Yurt Gezisinde

‘Darbe yapılacak’ söylentisi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nafiz Gürman, Celal Bayar’ın evine giderek “Ordu seçim sonuçlarına saygılıdır” diye güvence verdi. Ancak söylentilerin ardı arkası kesilmedi. Menderes hükümetinin Meclis’ten güvenoyu almasının ardından ezanın tekrar Arapça okunabileceğinin açıklanması ordu içindeki cunta faaliyetlerini hareketlendirdi, tansiyon iyice yükseldi. Ordudaki hareketlenmeden tedirgin olan Menderes, Bayar ile görüşerek orduda Türkiye tarihinin en büyük cunta tasfiyesine imza attı.

Nafiz Gürman’ın yerine Orgeneral Nuri Yamut

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in girişimiyle Genelkurmay Başkanı Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Korgeneral Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İzzet Aksalur, Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Asım Tınaztepe, İkinci Ordu Komutanı orgeneral Muzaffer Tuğsavul, Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Mahmut Berköz ile Orgeneraller Salih Omurtak, Kazım Orbay ve Hakkı Akoğuz gibi üst düzey toplam 15 general ve 150 albay emekliye sevk edildi. Gürman’ın yerine Orgeneral Nuri Yamut, İkinci Başkan İzzet Aksalur’un yerine Korgeneral Şahap Gürler tayin edildi.

Albaydan Menderes’e ziyaret

Mülkiye Dergisi’nin 233. sayısında “1950′de Orgeneral Nafiz Gürman’ın ve arkadaşlarının Tasfiyesi Neyle İlgili?” başlıklı bir çalışmaya imza atan akademisyen Cüneyt Akalın, tasfiyeye ilgişkin çarpıcı bir iddiayı gündeme taşıdı. DP döneminde Başbakan Menderes’e çok yakın gazetecilerden biri olan Tekin Erer’in 1963 yılında basılan “10 Yılın Mücadelesi’ adlı kitabından alıntı yapan Akalın, tasfiyenin perde arkasına ilişkin şu bilgileri aktardı: “5 Haziran günü bir albay, alelacele Menderes’i ziyarete geldi ve 8-9 Haziran gecesinde kendisine karşı bir darbe yapılacağını bildirdi. Bunun üzerine her işi bırakan Menderes, Bayar’a danışarak kendini korumak üzere bu hareketi yaptı. 6 Haziran günü Türk ordusunda şimdiye kadar görülmemiş bir çapta ve sadece yüksek kademede olmak üzere büyük değişiklikler yapıldı. Değişiklikler ani olarak ve adeta bir darbe şeklinde vukua gelmişti.”

Orgeneral Nafiz Gürman

Orgeneral Nafiz Gürman

CUNTA iHBARINA HAPiS CEZASI!

Kuleli Askeri Lisesi’ni birincilikle bitiren ve 1949 yılında Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olan Samet Kuşçu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde istihbarat subayı olarak görev yaptı.

9 Subay Olayı

NATO’ya giden ilk subaylardan olan Kuşçu, Milli Savunma Bakanlığı’nın İstanbul Temsil Bürosu Başkanlığı’nı yürütürken 9 subay olayı patlak verdi. O dönemde yarbay olan, sonradan tümgeneralliğe yükselecek Faruk Güventürk’ün önderlik ettiği, Menderes hükümetini yıkmayı planlayan bir cunta hareketi kuruldu.

Sürekli Din ile Uğraşan Korgeneral Faruk Güventürk

Korgeneral Faruk Güventürk

Bir tek o mahkum oldu

Cuntanın içindeki isimlerden biri olduğu belirtilen Kuşçu, bilinmeyen bir nedenle darbe planlarını hükümete bildirdi. Dokuz subay Askeri Mahkeme’ye çıktı, sekizi beraat etti. Yalnızca Samet Kuşçu “orduyu isyana teşvik” ve “asılsız ihbarda bulunmak” suçuyla mahkum oldu ve ordudan ihraç edildi. Kuşçu’nun ‘darbe yapacaklar’ dediği 8 subay ise 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi’nde yer aldı. 1958 ve 59 yıllarını hapiste geçiren Samet Kuşçu’nun hapiste tırnakları sökülerek işkence gördüğü bizzat kızı tarafından açıklandı. Samet Kuşçu’nun ihbarını dikkate almayan Demokrat Parti Hükümeti’nin Başbakanı ve iki bakanı ise darbe mahkemesinde yargılanarak idam edildi.

Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu ve Dokuz Subay Olayı

Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu ve Dokuz Subay Olayı

(Bugün, Seçkin Ergün, 12-2009)

TSK’dan 19 Yılda 1657 İhraç

Yüksek Askeri Şura kararıyla son 19 yılda TSK ile ilişiği kesilen subay sayısı bin 657′ye yükseldi. İhraçların yıllara göre dağılımı.

Yüksek Askeri Şura kararıyla 2 subayın daha ihraç edilmesiyle, son 19 yılda TSK ile ilişiği kesilen subay sayısı bin 657′ye yükseldi. 2009 yılı ise, Ağustos ayında 3, Aralık ayında 2 olmak üzere toplam 5 subay ile son on yılın en az ihraç yaşanan yılı oldu.

1990’dan bu yana TSK’dan YAŞ kararıyla, irtica, uyuşturucu ve çeşitli nedenlerle bin 657 subay ve astsubayın TSK ile ilişiği kesildi. Bu subaylardan bin 531’u irticai, 126’sı da uyuşturucu ve diğer sebeplerle ihraç edildi.

TSK’dan en yoğun ihraç 28 Şubat sürecinde 1998 de gerçekleşti. Bu dönemde TSK’dan 127 subay ve 145 astsubay olmak üzere toplam 272 subay ihraç edildi. En az ihraç ise bu dönemde gerçekleşti. Bu yıl sadece 3 subay irtica nedeniyle ordudan ayrılmak zorunda kaldı.

Namaz Kılan Askerler

İnanç ile Silahlanan Canakkale Askerleri

AKP’nin iktidar olduğu 2003 yılından bu yana TSK’dan ihraç edilenlerin sayısı da 199’a ulaştı. Bunlardan 79’sinin irticai nedenlerle TSK ile ilişiği kesildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül bu ihraçlara şerh koydu. 1990 yılından itibaren yıllara göre, YAŞ ile ordudan ihraç edilen subay sayısı ve nedenleri şöyle:

- 1990: 47 Subay, 143 Astsubay: 190 kişi (İrtica)
- 1991: 19 Subay, 78 Astsubay : 97 kişi (İrtica)
- 1992: 13 Subay, 48 Astsubay : 61 kişi (İrtica)
- 1993: 13 Subay, 35 Astsubay : 48 kişi (İrtica)
- 1994: 16 Subay, 38 Astsubay : 54 kişi (İrtica)
- 1995: 18 Subay, 59 Astsubay : 67 kişi (İrtica)
- 1996: 46 Subay, 52 Astsubay : 98 kişi (İrtica)
- 1997: Toplamda 297 kişi (İrtica)
- 1998: 127 Subay, 145 Astsubay:272 kişi (İrtica)
- 1999: 20 Subay, 61 Astsubay : 81 kişi (İrtica)
- 2000: 20 Subay, 42 Astsubay : 62 kişi (İrtica)
- 2001: 11 Subay, 70 Astsubay : 81 kişi (İrtica)
- 2002: Toplamda 44 kişi (İrtica)
- 2003: Toplamda 20 kişi (İrtica)
- 2004: Toplamda 20 kişi (İrtica)
- 2005: Toplamda 15 kişi (İrtica)
- 2006: Toplamda 54 kişi (2 irtica, 52’si uyuşturucu alışkanlığı ve diğer nedenlerle)
- 2007: Toplamda 61 kişi (12 irtica, 49′u uyuşturucu alışkanlığı ve diğer nedenlerle)
- 2008: Toplamda 24 kişi (5 irtica, 19′u uyuşturucu alışkanlığı ve diğer nedenlerle)
- 2009: Toplamda 5 kişi (İrtica)

YARGI YOLU KAPALI

Bu arada, YAŞ kararlarıyla TSK’dan ihraç edilen bir subay veya astsubayın görevlerine tekrar dönebilmesi için herhangi bir yargı organına başvurma hakkı bulunmuyor.

(ANKA, Aralık-2009)