Archive for Aralık, 2010

100 Yaşını Görmenin Sırları

100 Yaşı Devirmenin Sırları‘ yazı dizisinin sergisini açan gazeteci Esra Tüzün, ‘Anadolu’da yüz yaşını geçmiş 33 bin kişi var. Hepsi taş devri diyetiyle besleniyor ve beş vakit namaz kılıyor.’ diyor.

William Shakespeare, ‘Neşe ve kahkaha olduktan sonra varsın kırışıklıklar gelsin.’ der. Türkiye’de 100’üne merdiven dayayan ve yüzündeki kırışıklıklara aldırmadan gönül rahatlığıyla gülen binlerce insan var. İnanmazsınız ama Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji bölümünün araştırmalarına göre ülkemizde 100 yaşını deviren 33 bin kişi bulunuyor.

Anadolu’daki yaşlıların en önemli özellikleri hayatın içinde olmaları, gülüp eğlenmeleri, karanlık, kuytu bir köşede ölümü beklememeleri. Sabah Gazetesi Sağlık Editörü Esra Tüzün, geçtiğimiz ay hayatın içindeki bu insanlara mercek tutmuş, 100 yaşını görenlerle ilgili bir yazı dizisi hazırlamıştı.

Tüzün; yaşantıları, inanışları, hayata bakış açıları ve tabii ki sağlıklı bünyeleriyle hepimize örnek teşkil edecek 25 ismi 100 Yaşı Devirmenin Sırları başlıklı sergisine taşıdı. İçlerinde kimler yok ki! Elinden dört şişi hiç düşürmeyen Halime Teyze (109), Kahramanmaraşlı doksan yıllık berber Ali Yılmaz (103), doğal olmayan hiçbir lokmayı ağzına koymayan Mehmet Dede (121), yoğurtsuz sofraya oturmayan Hatice Nine, Türkiye’nin en yaşlısı Nuri Dede (125). Kimi elinde bastonuyla güç gösterisi yapmış, kimi bahçesinde yetiştirdiği güllerin içinde objektiflere poz vermiş. Hepsi içten, doğal, gülümseten insanlar.

EsraTüzün, yaşlılar projesine dört ay önce başlamış. Yabancı bir ajansın ‘Genetik mi, sosyal çevre mi yüz yaşına gelmede daha etkili?’ haberini görüp araştırmaya koyulmuş. Türkiye’deki yaşlıların haritasını çıkaran Akdeniz Üniversitesi’yle bağlantıya geçmiş. Gidebileceği noktaları belirledikten sonra İstanbul’a en yakın illerden başlayarak Anadolu’yu keşfe koyulmuş. Arabaların çıkamadığı yaylalara yürüyerek gitmiş, eşini yanına alarak belde bucak dolaşmış. Tüzün, dört ay içerisinde Türkiye’nin her tarafını gezdiğini söylüyor. Zaten bu süre zarfında başka hiçbir haber ile uğraşmamış.

100 yaşını deviren insanların temel özellikleri nelerdir?” diye soruyoruz kendisine. Sergideki fotoğrafları gösterip cevap veriyor: “Taş devri diyeti yapıyorlar. Hayatın içindeler, yükseklerde yaşıyorlar, hırslı değiller, paylaşmayı çok seviyorlar, su ya da deniz gören yerde yaşıyorlar, alkol ve sigara kullanmıyorlar, çok inançlılar, istisnasız hepsi beş vakit namazını kılıyor. Hemen hepsi sıkıntılar içinde büyümüş, dünya savaşlarını, Cumhuriyet’in kuruluşunu, darbeleri dünya gözüyle görmüş. Öyle el bebek gül bebek yaşamamışlar. Açlık çekmişler, çocuklarını, torunlarını kaybetmişler. Altı aylık askerlik kısalmalı diye konuşulurken onlar üç yıl askerlik yapmış. Ama her şeye rağmen sağlıklı bir şekilde bugünlere gelebilmişler.”

Taş Devri diyeti nasıl yapılıyor?

Taş devri diyeti yapan yüzyıllık çınarlarımız ilk insanın beslenme modelini örnek alıyor. Zeytinyağı, sucuk, pastırma, süt ürünleri kullanıyor; un, şeker ve tahıl ürünlerini ağızlarına koymuyorlar. Taş devri insanın bol bol yediği böbrek, yürek, kokoreç ve işkembenin yanı sıra taze meyve, sebze tüketiyorlar. Önüne gelen sütü içmiyorlar. Sadece ekşiyen, kesilen ve kaymak bağlayan sütleri içiyorlar. Bir de her gün mutlaka 2-3 tane yumurta yiyorlar. Köy tavuğu ve yalnızca yüzeyde yaşayan balıkları yiyor; mısır, ayçiçeği ve konalı yağları kesinlikle yemiyorlar. Günde 8 bardak su içilmesi bu diyetin olmazsa olmazı. Günde iki diş sarımsak, bir baş kuru soğan, 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu ise diyetin ana maddesi.

Kimlerin 100’ü gülüyor?

  • Günde 15 dakika güneşlenen
  • Az yiyen, kilosunu sabit tutan
  • Günde 7 saatten fazla uyuyan
  • 400 metreyi beş dakikada yürüyen
  • Bedenine aşırı yüklenmeyen
  • Alkol ve sigara kullanmayan
  • Güne kahvaltıyla başlayan
  • Günde bir kase yoğurt yiyen
  • Bol bol balık, bakliyat ve tahıl tüketen
  • Bahar vitaminleri tüketen
  • Ailelerine düşkün olan
  • Gürültüden uzak duran
  • Geç doğum yapan

(Ayhan Hülagu, Ekim 2010)

***

Aile Ömüre Ömür Katıyor

Dünyaca ünlü Türk doktoru Mehmet Öz yeryüzünde en uzun yaşanan yerleri inceledikten sonra reçetesini yazdı: Yalnızlık tehlikeli, aile ise ömür uzatıyor
Ailesine düşkün insanlar uzun yaşıyor.

Mehmet Öz

Zayıflık, aileye düşkün olmak, anne babanın uzun yaşaması, her gün en az yedi saat uyumak ve 400 metreyi 5 dakikada yürüyebilmek uzun yaşamanın reçetesi olarak veriliyor. 100 yaşını devirmek için bu önerileri sıralayan Prof. Dr. Mehmet Öz, “Ben de 100’ü görmek istiyorum” diyor. New York Columbia Hastanesi’nin ünlü Türk doktoru Mehmet Öz, uzun yaşam konusunda araştırma yapan uzmanlardan biri. 100 yaşına gelme oranının, dünya ortalamasından 4 kat fazla olduğu Kostarika, Okinava ve Lomalinda’da incelemeler yaptıktan sonra ömür uzatan önerilerini şöyle sıralıyor:

ZAYIF OLUN: 100 yaşına kadar yaşayanlar hep doğal yemekler yiyorlar, yeme içme alışkanlıkları bulundukları yere göre büyük değişiklikler gösteriyor. Bazı ülkelerde et, şarap, tereyağ, peynir yiyorlar ama bakıyorsunuz bazı ülkelerde bu kültür hiç yok. Mesela Kostarika’da hiç et yemiyorlar. Orada fasulye, biber ve tatlı patates ağırlıkta. Bu nedenle neyin yendiğinden daha çok nasıl yendiği önem kazanıyor. Ancak az yiyen uzun yaşıyor. Tufts Üniversitesi tarafından yapılan CALERIE araştırması sayesinde, günlük kalori tüketimini yüzde 25 azaltan kişilerin daha sağlıklı olduğu; kalp hastalıkları, diyabet ve kansere yakalanma risklerinin düştüğü kanıtlandı. Obezlerin 100 yaşına kadar yaşaması mümkün değil.

400 METREYİ 5 DAKİKADA YÜRÜYÜN: Uzun yaşayanlar, vücudu zorlayan egzersizler yapıyor. ‘Spor yapalım’ diye yapmıyorlar, yaşamak için yapıyorlar. Tüm araştırmalar uzun yaşamın en büyük sırrının fiziksel aktivitede saklı olduğunu gösteriyor. Düzenli egzersiz kemiklerinizi ve kalbinizi güçlendiriyor. 400 metreyi 5 dakikada yürüyemiyorsanız 3 yıl içinde ölüm şansınız bu mesafeyi hızla kat edenlere göre yüzde 30 daha yüksek demektir. Haftada 3 kez 30 dakikalık egzersizler yapmak ideal. 65-75 yaşındayken bile egzersiz yapmaya devam eden kişilerin zihin kapasitesinin geliştiği, hafızasının keskinleştiği gözlemlendi. Bu da Alzheimer gibi hastalıkların uzak tutulması anlamına geliyor.

YALNIZ KALMAYIN: Aile bağları iyi olan insanlar daha uzun süre yaşıyor. Aile hayatınız, iş hayatınız ve çevrenizdeki arkadaşlarınızla ilişkileriniz güzel olmadığı sürece uzun yaşama şansınız çok sınırlı. Kendinize amaçlar belirleyin ve onları gerçekleştirmek için uğraşın. Hayatı sevin.

15 DAKİKA GÜNEŞLENİN: Kosta Rika’da açık havada çalışan işçiler üzerinde yapılan araştırma bu kişilerin D vitamini seviyelerinin yüksek, kemiklerinin de güçlü olduğunu gösterdi. Uzun yaşam için kemik sağlığını doğrudan ilgilendiren D vitamini eksikliğinin mutlaka kapanması gerekiyor. Güneş ışığının az olduğu bölgelerde yaşıyorsanız, kemik sağlığı için 1000 mg kalsiyum, 500 miligram magnezyum içeren hapları almanız faydalı.

7 SAATTEN FAZLA UYUYUN: Uykunun büyüme hormonunun üretimini artırdığı bilimsel olarak kanıtlandı. Düzenli olarak 7 saat ve üzeri uyumayanların uzun yaşam şansı düşük. Melatonin hormonu için yatağa yatmadan 15 dakika önce ışıkları söndürebilirsiniz.

BABANIZIN ÖLDÜĞÜ YAŞA BAKIN: 100 yaşına gelme şansınızı, yüzde 70 oranında hayattaki kararlarınız ve yaşam tarzınız, yüzde 30 oranında ise genleriniz belirliyor. Ailesinde kanser, diyabet, kalp rahatsızlığı gibi ciddi hastalıkların ender görüldüğü kişiler 100 yaş için en büyük aday.

121 yaşındaki Mehmet Dede attığını vuruyor

Bir asrı aşan yaşamıyla herkesin ilgisini çeken Kahramanmaraşlı Mehmet Tatar, yıllara meydan okuyor. Türkoğulu ilçesine bağlı Kaledibi köyünde yaşayan Tatar, nüfus kayıtlarına göre 1889 doğumlu yani tam 121 yaşında. Kemik yaşı ölçülemediği için gerçekten bu yaşta olup olmadığı bilinmiyor ancak yüzü geçtiği kesin. Mehmet Tatar’ın 12 çocuğu ve onlarca torunu var. Kendi ihtiyaçlarını hala kendi giderebiliyor. Üç kez evlenmiş, son eşini ise 20 yıl önce kaybetmiş. Hayatı boyunca çobanlık ve avcılık yapmış. Yalnızca az işitmekten şikayetçi, hala tüfeği elinden düşmüyor. Gözlük kullanmıyor ve “attığımı vururum ben” diyor.

100 YIL sonra evim oldu misafirliğe beklerim

Trabzon’ un Of ilçesinin Ağaçseven köyünde yeşillikleri geçip tepeye doğru tırmanınca küçük bir baraka vardı. İşte o baraka kaymakamlığın girişi ile Aşye Nine’nin evi oldu. Bu köyün en yaşlısı 102 yaşındaki Ayşe Kutoğlu’na ev yapılırken bütün köy çalıştı. Çünkü Ayşe ninelerinin hepsinin üzerinde emeği vardı. Ayşe Kutoğlu hayatında ilk kez tek odalı evi, yeni eşyaları tuvaleti ile mutlu. Evinde misafir ağırlayacağı için çok seviniyor. Kimi görse, “Toplanın bana gelin” diyor.

Galatasaraylı Fatma Nine: Neşemi hiç kaybetmedim

Artvin’in Şavşat ilçesi Çukur köyünde yaşayan ve 1905’te kurulan Galatasaray’la yaşıt olan Fatma Çolak, hala şen şakrak. Kaymakam, doğum gününde Galatasarayfanatiği Fatma Nine’ye forma ve top hidiye etti. O gün Fatma nine çokmutluydu, herkesi güldürdü. 105 yaşında forması olduğunu, sıranın bilgisayarageldiğini söyledi. Kulakları zor işitmesine karşın uzun uzun sohbet etti. Eskiden yokluk çektiklerini, ağaç yapraklarını bile yediklerini şimdi her şeyi olduğunu söyledi. Oysa kaymakam bu zor şartlarda yaşayan ninenin evini düzenleyip bakım için çalışmaları başlatmıştı bile. Doğumgünü için kaymakamın getirdiği pastayı üflerken bir ara hüzünlendi. 85 yaşında kaybettiği oğlu için ‘çok gençti’ diye hayıflandı. Uzun yaşamasının sırrını soranlara, “Yeme içme değil, neşeni ihmal etmeyeceksin” dedi

(Sabah, 2010)

Bu Kadar Askere Niçin Gerek Duyuluyor?

Türkiye nasıl değişiyorsa mutlaka ordusu da değişecektir.
Ordu da değişmek ve profesyonel ordu düzenine geçmek zorundadır.
Dünyada iki tür ordu var:
Savaşan ordular ve kendi halklarını kontrol eden ordular.
Savaşan ordular genellikle profesyonel ordulardır.
Savaşan ordu deyince Amerika Birleşik Devletleri Ordusu akla gelir.
Amerikan Ordusu neredeyse sürekli savaş halindedir.
Her dönem Amerikan ordusu mutlaka dünyanın herhangi bir yerinde savaş halindedir.
Bu tip orduların harekât kabiliyeti yüksektir.
İngiliz Ordusu da savaşan ordudur.
Arjantin kendi kıyılarına yakın İngiliz sömürgesi Falkland Adaları’nı işgal edince İngiliz Ordusu savaş kararı aldı, gitti ve Arjantin’i kendi sömürgesinden çıkardı. Arjantin Ordusu’nu büyük yenilgiye uğrattı.
Halkını kontrol eden ordular içe dönük ordulardır ki üçüncü dünya ülkelerine ait orduların çoğu böyledir.
Üçüncü dünyaya ait olmamakla birlikte, içe dönük ve kendi halkını kontrol eden ordulara en güzel örnek Türk Ordusu’dur.
Türk Ordusu bu sınıftadır.
Onun için bu ordu defalarca hükümet darbesi yapmıştır. Hükümetleri yıkıp ülkeyi bir süreliğine kendi idaresine almış, ülkeyi silahla yönetmiştir.
Ne yazık ki ordumuzun bu konudaki sicili bozuktur.
Kendi başbakanını ve bakanlarını asmış bir ordumuz var.
Bölgede sayıca en büyük ordulardan birisi bizim ordumuzdur.
Bu hem millete yüktür hem de artık gereksiz bir durumdur.
Fakat nedense ordu bir türlü profesyonel askerliğe geçmeye yanaşmamaktadır!
Çünkü “Eğer profesyonel orduya geçilirse ordu artık darbe yapamaz” düşüncesinde olanlar var.

Darbeci Askerlerin Tankı Karşısına Dikilen Kahraman Adam, Çin.

Oysa, Türk Ordusu zaten askeri darbe yapma yeteneğini kaybetti.
Artık iç ve dış sebepler ordunun bir daha darbe yapmasına imkân vermeyecek biçimde değişti, halen de değişmeye devam ediyor.
Ama Türk Ordusu buna rağmen profesyonel orduya geçmemekte direniyor.
Bu “Tek tip askerlik düzenlemesi” de profesyonel orduya geçişi mümkün olduğu kadar uzatma düşüncesinden kaynaklanıyor.
Tek tip askerlik yerine profesyonel askerlik konusu düşünülüp, bu konunun üzerinde yoğunlaşılmalı.
Gelelim bedelli askerlik konusuna.
Bedelli askerlik mutlaka çıkmalı.
Çünkü bedelli askerlik yapacak kişiler genellikle askerlik çağını çoktan geçmiş, yurtdışında yaşayan çalışan yaşı ilerlemiş kişilerin talep ettiği bir askerlik biçimi.
Bu kişilerin askerliğinden elde edilecek bir fayda da yok zaten.
O halde bedelli askerliği çıkararak bu kişilerin paralarını ekonomiye kazandırmak daha makul bir yol olmalı.
Askerliği bedelli yapmak isteyenlerin, uzun dönem yapacağı askerliğin zaten ne bu ülkeye ne de orduya bir faydası olacağını tahmin etmiyorum.
Bunlar kışlada Karargâh’ta ayak altında dolaşıp dururlar, kalabalık yaparlar.
Buna gerek var mı?
Yok, o halde bedelini ödeyip kendi işlerine baksınlar. Hiç değilse ekonomiye katkıları kesintiye uğramasın. Ki bu kişiler askere alındığında zaten hiç alakasız işlerle iştigal ettiriyorlar.
Mesela, adam atom mühendisi ise ona askerde kantindeki televizyonun sorumluluğu veriliyor!
Alakasız işler yani.
Askere alınan kişilerin çoğu kesinlikle askerlikle ilgisiz işlerde kullanılıyor.
Patates soyuyor, ot yoluyor, tuvalet temizliyor, garsonluk yapıyor, potin boyuyor vb.
Tabir caizse asıl ordu subay kadrosu, gerisi de onların hizmetinde çalışan kişiler.
Madem öyle, ne gerek var bu kadar askere.
Geçin profesyonelliğe, gerekli hizmetler de dışarıdan satın alınır.
Böylece insanlar en güzel çağlarında iki yıla yakın süreyi “Bir an önce bitse de tezkeremizi alsak da kurtulsak şuradan” düşüncesi ile geçirmezler.

(Nuh Gönültaş, Bugün, 2010)

Fethullah Gülen’in Yıldızları

Türkiye’de kaç tip istihbarat teşkilatı var?
Görev ve yetkileri nerede başlayıp nerede biter?
Hangileri legal hangileri illegal?
İç tehditten kim sorumlu, dış tehditten kim?
İç tehditler Emniyet’in mi, MİT’in mi yoksa Jandarma İstihbarat’ın mı vazife alanına girer?
Tüm bunlar ayrıca tartışılması gereken çok hassas konular.
Ancak ben bu gün size istihbaratla ilgili trajikomik bir olaydan bahsetmek istiyorum.
Uzatmadan anlatayım, akıllara durgunluk verecek bu vahim olayı.

Yıl 18 Aralık 2002.
Jandarma Genel Komutanlığı’na konusu Fethullah Gülen olan bir yazı gönderiliyor.
Yazıyı gönderen ise Jandarma İstihbarat Grup Komutanı Jandarma Albay Salih Eryiğit.
Şöyle deniliyor Albay Eryiğit imzalı “çok gizli” yazıda:
Amerika’da tedavi gören Fethullah Gülen’in sağlık durumu hakkında taraftarlarını bilgilendirmek amacı ile Fethullah Gülen grubuna ait Zaman gazetesinin birinci sayfa sol üst köşesinde, gazete logosunun yanına yukarıdan aşağıya doğru her gün yıldız konulduğu, yıldızların arttığında sağlığının iyiye, azaldığında ise kötüye gittiğinin şifreli olarak belirtildiği öğrenilmiştir.”
Ne büyük bir olay!
Şaşırdınız değil mi?
Bu ifadeleri gördüğümde ilk önce ne diyeceğimi bilemedim.
Paranoyanın bu kadarının kime ne faydası var acaba?
Sanki düşman ülkenin şifreli konuşmaları deşifre edilmiş.

Elbette istihbarat önemlidir.
Stratejik planlama ve stratejik zamanlama istihbaratın kaçınılmaz parametrelerindendir.
Gelecekte karşılaşılabilecek olası tehlikelerin şiddetini, etki alanlarını ve yıkım gücünü hesap etme açısından stratejik öngörü vazgeçilmez bir unsurdur.
Türkiye’nin oturduğu bölge dünya enerji kaynaklarının yüzde 75’ini bünyesinde taşıyor.
Böyle önemli bir bölgede, geleceğin çalışılmaması, geleceğe ilişkin sistemli stratejik öngörülerin ortaya konulmaması düşünülemez.
Ancak bu gün bir ülkenin büyümesinde ve güçlü olmasında, toplumu her alanda topyekûn etkinleştirmeye yönelik bilginin artırımı ve kullanımı, motor güç haline gelmiştir.
Kuşkusuz gelecekte en iyi performansı gösterecek ülkeler, dar bir bakış açısıyla oluşturulmuş, saplantılı stratejilere destek verenler değil en derin bilgi ve tekniği en etkin biçimde devletin her sahasında tatbik edebilenler olacaktır.
Statik bir yapıdan ve dar bir çerçeveden olayları izleyen istihbarat servisleri üst düzeyde değerlendirme yapma kabiliyetine sahip olamazlar.
Olamıyorlar da zaten.
Şu hale bakar mısınız?
“Yıldızlar artınca sağlığının iyiye, azalınca kötüye gittiğinin şifresi.”
Bu olay size neyi hatırlattı bilmem ama, bana Cemal Safi’nin,
Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa
Yalvarırım mektup yaz beş dakika ayır da
Su serp yanan bağrıma sağlığını duyur da
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa

sözlerini hatırlattı.
Bari bir de gazetenin kroslarını açıp, eteğinde kullanılan iğnelerin, 0,25 mi yoksa 0,50 mi olduğuna bakarak iğne deliklerinin genişlik ve darlığına göre hüküm yürütselerdi.
Bu kadar da olmaz!

(Yener Dönmez, Yeni Akit, 2010-10-12)

İngiliz Ordusunda Aşı İddiası

Kıbrıs’ta 1960’lı yıllarda ölü doğan 300 İngiliz bebeğin sırrı çözülüyor. Emekli asker Pitcher “Baba olamamamız için ordu, ölüm kokteyli içeren aşı yaptı” dedi. Esrarengiz bebek ölümleri ile ilgili korkunç iddia İngiltere’de büyük yankı yarattı. Daily Telegraph gazetesinin haberine göre, Kıbrıs’ta 1960’lı yıllarda görev yapan askeri personelin bebekleri ya ölü doğdu ya da bir gün yaşadı. 300’e yakın bebeğin, İngiliz askeri üslerinde görevli babalarına ordu tarafından yapılan bir dizi aşı kokteyli nedeniyle öldüğü iddia ediliyor. İngiliz Savunma Bakanlığı 50 yıl sonra ortaya atılan korkunç suçlama ile ilgili 3 aydır araştırma yapıyor.

Mike Pitcher ve Karısı Mary

Gazetenin haberine göre konu, o yıllarda Kıbrıs’ta Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde görev yapan 71 yaşındaki emekli asker Mike Pitcher’ın konuyu milletvekili Liberal Demokrat Norman Lamb’e aktarmasıyla gündeme yeniden geldi. Eşinin 1962 yılında Kıbrıs’ta ölü bir kız bebek dünyaya getirdiğini söyleyen Pitcher, “Aşı mecburiydi. Humma ve tifo adı altında 7 ayrı aşı yaptılar. Hemen ardından karım ölü bebek doğurdu. O dönemde diğer asker arkadaşlarımın bebekleri de ölü doğdu” dedi.

***

Baby deaths investigation is concluded

An investigation launched into the deaths of about 300 babies born to military families, including a couple from north Norfolk, in Cyprus in the 1960s, has concluded that the number of deaths was not “unusual” given the conditions at the time.

Mike Pitcher, 71, from Mundesley, who served on the island with the RAF from 1961 to 1963, and his wife Mary, 69, have spent more than 10 years urging for an inquiry into the deaths to take place.

The babies died in a military hospital in Dhekelia, one of the two sovereign bases, along with Akrotiri, which Britain retained after Cyprus was granted independence in 1960 after decades of colonial rule.

In one year alone, 1964, about 56 babies died, some of them just a day old.

The babies are buried in a British military cemetery in Cyprus.

Mr Pitcher and his wife had a stillborn baby girl themselves in 1962, while Mr Pitcher was serving on the island. It was 26 years later, after returning to the cemetery in a bid to find a place to erect a headstone for their daughter, that Mr and Mrs Pitcher realised the full horror of how many babies had died.

From then on the couple launched a campaign to get the matter investigated, taking the case to David Prior, former Conservative MP for North Norfolk, and also Mr Prior’s successor, Norman Lamb, to push for an inquiry.

An investigation into the deaths was launched in August this year, and the Ministry of Defence appointed an independent expert, Professor Stephen Evans of the London School of Hygiene and Tropical Medicine, to analyse the number of deaths, to determine if the death rate was higher than normal on the base.

A letter sent to Mr Lamb on November 17 from Andrew Robathan, minister for defence, personal welfare and veterans, with the MoD, states: “He (Professor Evans) found that the detailed examination of the data from Cyprus shows that there is no unusual feature of the data.

“Professor Evans’ overall conclusions are that the mortality rates are not notably out of line with what might be expected in the conditions existing in Cyprus in the 1960s.I hope this will enable you to reassure Mr and Mrs Pitcher that we have carried out a full investigation of the matter, including subjecting the data to expert analysis and that there is no evidence to suggest that child mortality rates in Cyprus during the early 1960s were unnaturally high.”

But Mr Lamb has written back to the MoD requesting to see a copy of the analysis carried out.

He said: “I have asked to see a copy of the report and analysis so myself and my constituent can see for ourselves and make our own judgement.

“I am not suggesting for minute they are misleading us, and in a way it is reassuring if there is nothing that causes concern, but I would just like to see the report myself.”

A spokesman for the MoD said: “The Ministry of Defence has investigated the number of infant deaths in Cyprus during the period 1960-66. The figures have been examined by an independent expert, who has advised that the mortality rates are not notably out of line with what might be expected in the conditions existing in Cyprus in the 1960s.”

Mr Pitcher and his wife did not wish to comment further on the matter.

(Daily Telegraph, Ekim 2010)

Hayatı Yutan Büyük Girdap

İsraf ve Tüketim Psikolojisi

İsraf ve tüketimin sınır tanımadığı günümüzde birçok fert, içine düştüğü girdapta batmaya devam ediyor. Boyutları göz önüne alındığında, insanlık tarihi boyunca israf ve tüketim çılgınlığının bu derece aşırı yaşandığı ikinci bir dönem herhalde olmamıştır.

İnsanların günlük hayatında artık sıradan görülen birçok davranış, israfa ciddi derecede örnek oluşturmuş ve israf normalleştirilmeye başlanmıştır. Boşa geçen zamanlardan, gereksiz yere yanan ışıklara, lüzumsuz çalışan âletlerden, çöpe giden ekmeklere, fazladan alınan eşyalardan çizilip atılan kâğıtlara kadar yüzlercesi sayılabilecek bu davranışlar, israf ve tüketim girdabının ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Acaba bu durumun farkında mıyız? Yüce Yaratıcı’nın bahşettiği göz, kulak, dil gibi kıymetli organların yerinde kullanılmadığı zamanları da düşündüğümüzde israfın sınırlarını tespit etmek mümkün görünmüyor. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) mealen; “Nehir kenarında bile abdest alıyor olsanız, suyu israf etmeyiniz.” buyurmuştur.

Ancak sadece suda değil kullandığımız her şeyde israf sözkonusu olabiliyor. Rakamlara baktığımızda, israf ettiğimiz malzemelerle beraber, onların yetişmesi için gerekli kaynakları da boşa harcadığımız görülüyor. Meselâ 1 kg. pirincin yetişmesi için 2.000 ile 5.000 litre arasında su gerekmektedir. 1 kg buğdayın yetişmesi için 1.000, hayvanlarda 1 litre süt üretilmesi için 2.000 ile 4.000, 1 kg. şeker için 3.000, 1 kg kahve için 20.000 litre su gerektiği ortaya çıkarılmıştır. Bu rakamları kısaca örneklendirirsek, bir tencere pilav pişirip attığımızda 2.000 litre suyu da israf etmiş oluyoruz. İçindeki yağı hesaba dâhil etmedik.

Enerjiden suya, yiyecekten kullandığımız eşyalara kadar israf kalemlerini artırabiliriz. Türkiye’de bir yılda sadece enerjideki kaçak, kayıp ve yalıtım başlıkları altında toplanan israfın boyutu 15 milyar doları bulmaktadır. Bununla birlikte farkına varıldığında alınacak tedbirlerle milyonlarca doları kurtarmak mümkün hâle geliyor. Kamuda enerji tasarruflu lâmba kullanılması ile yıllık 41 milyon TL’lik bir kazanç sağlandı. Geçen sene özel sektörde yapılan yalıtımlar ile 420 milyon TL tasarruf sağlandı. Fakat Türkiye’deki binaların hâlâ yüzde 85’i yalıtımsızdır.

Bir başka problem de ekmek israfıdır. Türkiye’de her gün milyonlarca ekmek çöpe gitmektedir. Boşa giden ekmeklerin yıllık maliyeti 8,2 milyon lirayı bulmaktadır. Buna benzer birçok rakam verilebilir. Bunlar, fark edilen veya hesap edilebilen misâllerdir. Acaba günlük hayatımızda israfın yeri nedir? İsraf konusunda gereken hassasiyeti gösterebiliyor muyuz?

İsraf kelimesi semantik olarak gereksiz ve boş yere sarf edilen her şeyi içine almaktadır. Yüce dinimizin bu konuda çok net olan emirlerine baktığımızda; “Onlar ki harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik de yapmazlar, ikisi arası orta yolu tutarlar.” (Furkan, 25-67)Elini boynuna bağlı tutma (cimrilikten sakın) büsbütün de saçıp savurma; sonra kınanmış olursun, eli boş açıkta kalırsın.” (İsra, 17/29) mealindeki âyetlerle ifade edilen orta bir yol görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir kavram daha vardır: Tebzîr. (İsra, 17-26) “Döküp saçmak” mânâsına gelen bu kelime, “meşrû olmayan yere yapılan harcama” demektir ve israfın daha ileri bir boyutudur. Neticede müminler bu konuda birçok yerde uyarılmakta ve onların israfa girmemeleri öğütlenmektedir.

İsrafın zararları birçok âyet ve hadîste anlatılmaktadır; bunun birçok hikmeti olabilir. Nefsin isteklerine boyun eğmiş, sadece tüketerek yaşayan kişilerin sayısı giderek artmaktadır. Buna bağlı olarak içtimaî hayattaki yaralar büyümektedir. İsraf ve aşırı tüketim sadece failine değil, cemiyete de ciddi darbeler vurmaktadır. Yüz milyonlarca insanın açlık ve sefalet içinde bulunduğu dünyamızda israf edilen her bir değerden mesul olduğumuz açıktır. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” mealindeki hadîs-i şerîfi bilmek, buna rağmen vurdumduymaz bir şekilde israf ve tüketim çılgınlığına devam etmek ne kadar vahim bir durumdur. Fethullah Gülen Hocaefendi konuyla ilgili şunları söyler: “Bugün israf, toplumun hemen her kesiminde büyük bir felâket hâlini almıştır. Çünkü lüks sayılabilecek pek çok eşya artık zarurî ihtiyaç maddesi telâkki edilmektedir. Öyle ki medeniyet, bedeviyete nispeten âdeta hayatı birkaç kat ağırlaştırmış, insanı el emeği ve alın teriyle kazanıp helâl çizgide yaşayamaz hâle getirmiştir.”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri 19. Lem’a’da (İktisat Risalesi) israfın bir neticesinin de hırs olduğunu ifade ederek, hırsın sebeb-i hasarete, kanaatsizliğe ve ihlâsın azalmasına ve amel-i uhreviyenin azalmasına yol açacağını belirtmiş, kanaat etmenin ise iktisadı netice vereceğini beyan etmiştir. İsraf eden kişi hırs ile hareket ettiğinde maddî ve mânevî birçok zarar görecektir.

Durumun farkına varıp israfı tanıyabilmek

Birçok fert, israf alışkanlığını normalleştirme eğilimine girer. Bu durum psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. Bununla kendimizi kandırırız. Yaptığımız israfı normalleştirmek için “Olmazsa olmaz, buna ihtiyaç var, yapabileceğim bu, ben bunu hak ediyorum, bu kadardan bir şey olmaz, zaten boşa gidecekti, zaten eskimişti, artık yenisi gerekiyor, herkes böyle yapıyor” gibi düşünceleri kendimize perde yapmaya çalışırız. Bunların hepsinin hesabını vereceğimizin, ne kadar kendimizi kandırırsak kandıralım, israf ve tüketim girdabında bulunduğumuzun farkına varmamız gerekir. Savunma mekanizmalarında çoğu defa kişi kendi durumundan haberdar değildir.

İsrafı engellemenin birinci yolu, onu fark etmektir. Günümüzde birçok fert israfı fark edemez hâle gelmiş ve günlük hayatında iliklerine kadar işleyen bir israf kültürü içindedir. İhtiyaç ve lüzum olmadan sarf ettiğimiz her şeyin ve yerinde kullanılmayan her nimetin israf olduğunu fark ettiğimizde, hayatımızı yeniden gözden geçirecek ve boşa giden her şeye dur deme imkânını bulabileceğiz. İsrafın olduğu birçok evde sıradan hâle gelmiş davranışlara birkaç misal verelim: Boş yere çöpe giden yiyecekler, başkalarından görülerek yapılan savurganlıklar, boşa giden enerji, vakit, malzeme, söz ve kapasite, sürekli çalışan elektronik eşyalar, hor kullanılan veya eskimeden değişen eşyalar.

İsraf eden, önce kendine zarar verir

Bazı davranışlarımızın bize fayda ve mutluluk getirdiğini düşünebiliriz. Sonunda mutluluk beklediğimiz bazı şeylerin aslında bize ciddi mânâda zarar veren unsurlar olduğunu fark etmeyebiliriz. İsraf ve aşırı tüketim bu minvalde ele alınması gereken zararlı bir alışkanlıktır. Saçıp savuran, elindeki imkân ve nimetleri yerli yerinde kullanmayan kişiler menfî bir davranış devridâimine girerler. Tüketerek mutlu olma alışkanlığı, kişinin kendi kendini imha etme sürecidir. Hiçbir tüketim malzemesinin insanı uzun süreli mutlu etmediği ortadadır. Tüketim daha fazla harcamayı, daha fazla harcama ise, lüks ve israfı beraberinde getirmektedir. İnsanlar tüketerek mutlu olma yolunu seçtiklerinde, çıkmaz sokağa girerler ve giderek kendilerine ve çevrelerine zarar vermeye başlarlar. Tüketimde aşırıya gitmek kişiyi zamanla mutsuzluğa ve sefalete sürükler. İktisat etmeyen kişilerin belli bir süre sonra, hayatlarındaki bereketi kaybettikleri ve giderek zayıf düştükleri görülür.

Lüks ve sefahat içinde bulunan ve bu tüketim psikolojisi ile ilelebet böyle kalacağını düşünen Batı dünyası ekonomik krizlerle boğuşmaktadır. Bitmez ve tükenmez zannedilen maddî değerlerin hepsi tükenmekte, güçlü devletler bile borç batağında perişan olmaktadır. O devletlerin perişan olmasında, yapılan ferdî hatalar, ölçüsüz tüketim ve geri dönüşümü olmayan israf önemli bir yere sahiptir. Ferdin kendini tüketim ve israfa vermesi arz-talep ve kazanç dengesini bozmakta, önce cemiyeti oluşturan fertler fakirlik ve yoksulluk içine düşmekte, ardından da o fertlerin oluşturduğu milletler ve devletler iflâs etmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi bu konuda şunları söyler: İsraf, nimetlere ve onları gönderene karşı saygısızlık olduğu gibi, kanaatsizlik, hırs ve zillet misillü marazların da menşeidir. Zira, müsrif adam, ilâhî takdire ve alın teriyle elde ettiğine razı olmaz, sürekli daha fazlasını ister; hiç şükretmez, daima şekvâda bulunur; helâl rızkını az bulur, gayr-i meşru olup olmadığına aldırmadan daha külfetsiz ve daha çok kazancın peşine düşer, hattâ o yolda izzet ve haysiyetini dahi feda eder.

İnsanın bitmek tükenmek bilmeyen tüketim ve harcama arzunu beşerî hiçbir zenginliğin karşılayamayacağı muhakkaktır. Sürekli tüketmeye teşvik edilen insanlık, tüketimin kaynağını bulmakta zorlanmakta, gelirinden daha fazla harcama yapmaktadır. Özellikle kredi kartı ile gereksiz yere borçlanmalar ve kendi kaynaklarını heba etme sonunda krize girmektedir. Hele hele bu israf misâllerini çoluk çocuğu ve ailesi ile birlikte yapıyorsa o zaman kendi aile fertlerini de bu menfi alışkanlığa yatkın hâle getirmektedir. Şükürsüz, sadece tüketen nesiller mutsuzluğa mahkûm olarak yetişir. Her anne-babanın kendi içinde bulunduğu bu menfî davranışı fark etmesi ve çoluk çocuğuna güzel örnek olması gerekir. Aksi hâlde kendi çocuklarımızın hayat boyu başlarına belâ olarak taşıyacakları kötü bir alışkanlığı öğretmemiz kaçınılmazdır.

Çocuklara sürekli her istediğini almak, onların tüketen bir makine hâline gelmelerine sebep olabilir. İsteğini engelleyebilmek, sabır ve kontrol hissi, iktisat etme alışkanlığını artıracaktır. Anne-baba çocuğuna iktisat alışkanlığını kazandırdığında onlara hayat boyu gerekli en önemli hususlardan birini hediye etmiş olacaktır. Çocuklar aile içinde iktisat konusunu, yerli yerinde harcamayı öğrenir. İstediği her şeyi elde etmeye alışan nesiller, israfın içine girip o girdapta boğulma riskini taşır. Bu konuda Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ı bir gün et yerken görmüş ve: “Hayrola et mi yiyorsun?” diye sormuştu. Oğlu: “Evet canım çekmişti de” deyince Hz. Ömer üzülmüş ve ona: “Demek sen öyle canının her çektiğini alıp yiyor musun? Bilmez misin ki Peygamberimiz: “İnsanın canının çektiği her şeyi yemesi de israftır.” buyurmuştur.” dedi. Bu misâle baktığımızda meselenin ne kadar derin ve ince taraflarının olduğunu görüyor, hâlimizi tefekkür etme mecburiyetini hissediyoruz.

Kaynakları boş yere tüketiyoruz

Allah (celle celâlühü) kâinatı müthiş bir denge üzerinde yaratmıştır. Bu denge canlı ve cansız her şey için geçerlidir. Ahsen-i takvim suretinde yaratılan ve yeryüzünde halifelik sıfatı verilmiş insanın kendi çevresindeki imkânları hoyratça israf etmesi, tabiatın da dengesini bozmuştur. Boşa atılan her ürünün emek ve kaynak kaybına yol açtığı, o ürünün elimize ulaşıncaya kadar geçirdiği safhalar göz önüne alındığında biraz daha fark edilecektir. Bir dilim ekmek çöpe gittiğinde, o ekmekle beraber onu elde etmek için ekilen tohumluk buğdayın, çiftçinin emek ve çalışma süresinin, buğdayı un hâline getiren fabrikadaki enerjinin, çalışan işçinin emeğinin, unu fırına getirmek için yapılan faaliyetlerin, fırında yanan odunun ve onu almak için verilen paranın da boşa gittiğini fark etmemiz gerekiyor. Bu yazılanlar sadece fark ettiğimiz boşa giden emek ve gayretlerdir. Bu ürünün ortaya çıkmasında rol alan su, hava gibi unsurları da göz önüne aldığımızda, dünyada yaşayan bütün canlıların bu üründe hakkının olduğu düşünülebilir. Bunu bizim para ile alıyor olmamız meseleyi çözmez.

İsraf neticesi kaynakların tükenmesi ile birlikte baş gösterecek kısa ve uzun dönemli sıkıntıları tahmin etmek hiç kolay olmayacak. İsrafın boyutlarını bütün dünyada göz önüne aldığımızda, insanlığın ne kadar büyük bir çıkmazda olduğunu görürüz. Kendini tüketim ile mutlu eden kitleler, mânevî doyumsuzlukları neticesinde oluşan bu sıkıntıdan dolayı sadece kendilerine değil, bütün dünyaya zarar vermekteler. Aşırı tüketim ve israfın neticesinde kullanıp atmak moda hâline gelmiş. Buna paralel olarak, ayakkabı tamircisinden terzilik mesleğine kadar insanları âdeta tasarruf ve iktisada çağıran meslekler yok olmaya yüz tutmuştur.

İsraf olmaması için, belli bir ölçü var mıdır?

İnsanlar dinimizin verdiği ölçüler dâhilinde hayatlarını sürdürürlerse israftan da korunmuş olurlar. Bu ölçüler, aşırı cimriliği ve aşırı savurganlığı doğru bulmayıp, harcamanın makul sınırlar içinde olmasını tavsiye etmektedir. Bir davranış ve harcamadaki ihtiyaç ve faydalı olma önemli bir kriterdir. Bir şey alacağımız zaman onun ihtiyacımız olup olmadığını veya bir davranış sergileyeceğimiz zaman onun faydalı olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Vicdanî muhasebe, davranışlara ayrı bir ayar getirir. Harcamalarımızda nefsimizin evet dediği bir şeyi, vicdanî bir değerlendirmeye tâbi tutabilmeli ve ona göre karar vermeliyiz. Nefsanî istek ve arzuları esas aldığımızda israfın boyutları giderek artacaktır.

Sonuçta hayatımızı yeniden gözden geçirmeli, kendi davranışlarımızı kontrol etmeli, israfın her çeşidini fark ederek bunları birer birer hayatımızdan çıkarmalı, hayatı yutan bu büyük girdaptan kurtulmanın yollarını aramalıyız. Bu konuda çocuk eğitiminden, okullardaki müfredata, cemiyetteki bazı alışkanlıkların değişmesinden, tüketim kültürünün gözden geçirilmesine kadar çok boyutlu müdahaleler gerekmektedir.

(Dr. Hasan Aydınlı, Sızıntı, Kasım 2010)