Archive for Mayıs, 2008

Suyumuz hasta

Bir arkadaşım anlatmıştı. Japon balığı almış. İşten sonra evine gidip balığını seyrediyormuş. Şahaneymiş seyretmesi, böyle dalga dalga gidiyormuş balık. Ama bir süre sonra balık yan yatmış, debelenmeye başlamış. Kavanoza koyup deniz biyoloğu olan bir arkadaşına götürmüş. Biyolog incelemiş, demiş ki;

– İyi haberim var, kötü haberim var, hangisinden başlayayım?

– Hangisinden istersen

– İyi haberim balık hasta değil. Kötü haberim suyun hasta.

– Su hasta olur mu ya?

– Evet olur, iyi oksijen almıyor bu su. Bundan dolayı bir bakteri girmiş .Ve bu bakteri balığın sinir sistemini böyle etkilemiş.

– Ne yapmam lazım?

– Balığın suyunu değiştireceksin , bir de pompanı değiştireceksin.

Su değişince, pompa sistemi değişince gerçekten de balık iyileşmiş bir süre sonra. Yine şahane biçimde dalga dalga gitmeye devam etmiş!

Bizim suyun hastalığı ne peki? Korku kültürü. Korku kültürü yaşamda gücü temel olarak kabul eder. Hayatta en önemli şey güçtür. Bu nedenle yaşam sürecinin kendisini sıfırlar. Mutluymuşsun, coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun hiçbir önemi yok. Seni güçlü kılıyor mu kılmıyor mu ona bakacaksın. Bu da sonuçlarla belli olur. Mevki edindin mi, para kazanıyor musun, şöhretli misin, göster bana! Böylelikle yaşamın bir süreç olarak değeri yok, güç temel değerdir. Güçlü olan haklıdır, çünkü o güçlüdür. Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü o güçlüdür. Yönlendirir. Böylelikle tüm ilişkiler ve yaşam onun üzerine oluşmaya başlar. O nedenle böyle bir toplumda insan insana ilişki yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Kadın erkek ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilşkisi vardır. Patron işveren ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Bir toplumda “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye soruluyorsa o toplumda güçlü güçsüz ilişkisi vardır!

(Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu)

Kan Uyuşmazlığı

Kanımızda oksijen taşımakla görevli kırmızı kan hücrelerinde bulunan proteinler esas alındığında klasik olarak dört ana kan grubu tanımlanır: “A”, “B”, “AB” ve “O” grubu . Bir de “Rh” söz konusudur. Birey, “D” proteinine sahipse Rh pozitif (+), değilse Rh negatif (-) olarak ifade edilir. Rh (-) kişilerin vücudunda D proteini hiç yoktur ve bağışıklık sistemi için tamamen yabancı bir maddedir. Normal koşullarda hamilelik döneminde anne ve bebeğin kanları birbirine karışmadan plasenta (eş) aracılığıyla oksijen, karbondioksit ve besin öğelerinin karşılıklı alışverişi gerçekleştirilir.

Anne Rh (-), bebek Rh (+) ise ilk gebelikte herhangi bir sorun olmaz. Bebek doğarken zedelenen damarlardan bir miktar bebek kanı, Rh (-) annenin kanına karışabilir. Böylece annenin bağışıklık sistemi tamamen yabancısı olduğu bir proteinle, “D” proteini ile tanışır ve ona karşı tepki geliştirir. O maddeyi tanımadığı için yok etmek ister. Beyaz kan hücrelerinin D proteinini yok etmek üzere ürettiği -o maddeye özgü- sıvısal maddeleri (antikorlar) kullanarak hedefine ulaşır. Annenin kanında bir tane bile bebek kan hücresi kalmaz, tümü yok edilir. Bu savaş sona erdiğinde geriye “anti-D antikorları” adı verilen sıvısal maddeler ve bunları gereksinim duyulduğunda her an yeniden üretebilecek akıllı beyaz kan hücreleri kalır.

İkinci gebelikte çocuk eğer yine Rh (+) kana sahipse annenin kanında hazır bulunan bu sıvısal maddeler (antikorlar) kolayca plasenta (eş) engelini aşarak anne karnındaki bebeğin kanına karışırlar. Bebek kırmızı kan hücreleri yok edilmeye başlanır. Çocuğun kemik iliği, karaciğer ve dalağı yok edilen kırmızı kan hücrelerinin yenilerini üretir ve eksilen kanı yerine koyar. Bu aşırı kırmızı kan hücresi yıkımı ve yapımı sürecinde “bilirubin” adı verilen ve fazlası zararlı olan bir madde açığa çıkar, bebekten anneye geçer, annenin karaciğeri tarafından yok edilir. Bebeğin karaciğeri henüz bu maddenin tümünü zehirsizleştirebilecek kadar gelişmemiştir. Eğer üretilen kırmızı kan hücresi miktarı yok edilenden az olursa sonuçta bebek ağır bir kansızlığa maruz kalır, hatta ölebilir. Eğer arada bir denge varsa bebek bir ölçüde kansızlıkla doğar veya sağlıklı olarak dünyaya gelir. Sorun asıl o zaman belirginleşir. Çünkü kan hücreleri hala parçalanmakta, yenileri yapılırken gereken maddeler anneden temin edilememekte, çocuk kendi depolarını kullanmaktadır. Üstelik açığa çıkan sarı boyar madde niteliğindeki “bilirubin” bebeğin karaciğeri tarafından yeterince vücuttan uzaklaştırılamamaktadır. Kanda belli bir düzeyi aşan “bilirubin” göz aklarına, cilde ve sonunda asıl zararını gösterdiği beyin ve sinir sistemine yerleşerek yaşamı tehdit etmektedir. Yenidoğan sarılığının ağır şekillerinde, tedavi edilmeyen çocuklarda adalelerin sertleşmesi, zeka geriliği gibi kimi geri dönüşümsüz sinir sistemi bozuklukları meydana gelmektedir.

Mademki kan uyuşmazlığı ve sonuçları bu kadar ağır olabiliyor, o halde Rh (-) anneler için koruyucu bazı önlemler alınması gereklidir. Bir anne adayı eğer Rh (-) kana sahipse, ilk doğum, kürtaj ya da düşüğünden hemen sonra, bebeğinden kendisine o anda geçmiş olabilecek Rh (+) bebek kan hücrelerine karşı annenin bağışıklık sisteminde tepki oluşmadan önce girişimde bulunulmalıdır. Bunun için özel olarak hazırlanmış bir serum vardır: “Anti-D İmmun Globulin”. Bu madde doğumdan (ya da düşük veya kürtajdan) hemen sonra anneye kaba etten iğne şeklinde yapılmalıdır. “Anti-D İmmun Globulin” kana karışır, bebekten geçmiş olan Rh (+) kan hücrelerini derhal yok eder. Annenin bağışıklık sistemi ne olduğu anlamadan işlem tamalanır. Bir süre sonra “Anti-D İmmun Globulin” doğal ömrünü tamamlar ve kanda yok olur. Oysa anne kendisi “antikor” geliştirmiş olsaydı bu sıvısal madde uzun süre kanda kalacak, gerekirse onu yeniden üretebilme yeteneği olan beyaz kan hücreleri tarafından eksikliği tamamlanacaktı. Pasif olarak verilmiş olan “Anti-D” için eksikliğin tamamlanması diye bir konu söz konusu değildir. Zamanla yok olan “Anti-D İmmun Globulin” bu sayede annenin sonraki hamileliklerinde çocuk için bir sorun oluşturamaz. Yalnız unutulmaması gereken bir konu bu immun globulinin herbir gebeliğin son bulumunda yeniden uygulanmasının gerekliliğidir. Kan uyuşmazlığı genel olarak ilk bebekte sorun oluşturmaz. Sonraki Rh (-) çocuk için zaten bir problem yoktur.

Rh uygunsuzluğu kadar ağır seyretmese de “kan grupları” arasında da uygunsuzluk söz konusu olabilir. Genellikle annenin “O” bebeğin “A”, “B” veya “AB” olduğu durumlarda meydana gelir. Farklı mekanizmalarla ama aynı aynı prensiplere dayanan süreçler yaşanır. Fakat daha seyrek olarak yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşır.

Sonuç olarak Rh (-) olan annelerin Rh (+) doğabilecek çocukları için önceden hazırlıklı olunmalıdır. Eğer anne ve baba her ikisi de Rh (-) iseler genetik kurallarına göre Rh (+) bebekleri olamaz. Eğer anne Rh (-), bab Rh (+) ise çocuk Rh (-) de olabilir, Rh (+) de. Bu genel bilgi de göz önünde bulundurulmalı, doğum sonrası bebek kan grubu tayin edilmelidir. Anne Rh (-), bebek de Rh (-) ise uygunsuzluk yoktur, anneye anti-D immun globulin yapmak gerekmez. Annenin Rh (+) olduğu durumlarda çocuğun Rh’ı ne olursa olsun Rh uygunsuzluğu olmaz. Eğer anne ve baba her ikisi de “O” grubu kana sahiplerse çocukları mutlaka “O” grubu olur. Bu durumda anne ve bebek arasında grup uygunsuzluğu olamayacağı açıktır. Anne “O”, baba “A” ise çocuk “O” veya “A”; anne “O”, baba “B” ise çocuk “O” veya “B”; anne “O” baba “AB” ise çocuk “A” veya “B” olur ama “O” veya “AB” olamaz. Annenin “A” ya da “B” olduğu, çocuğun “B” ya da “A” olduğu durumlarda uyuşmazlık nadirdir, hafif seyreder. Ayrıca bazı alt kan grubu uygunsuzluklarında, hatta hiçbir uygunsuzluğun olmadığı kimi sıra dışı durumlarda kan uyuşmazlığıyla benzer klinik tablolar görülebilir, yenidoğan sarılığı meydana gelebilir.

(www.kangrubu.com)

Sadece İstanbul’da Lalelere 553 Okul Parası Harcandı

Hani; İstanbul Büyükşehir Belediyesi son 5 yıldır kentin her tarafını lale bahçesine dönüştürüyor ve bunun için ömürleri en fazla 20 gün olan soğansız laleleri önüne gelen her yere dikiyor da. Hani; biz o laleri görünce “Aaaa ne güzel olmuş” diyoruz. Hani; o laleler de dikildikleri gibi yine bir gecede belediye görevlileri tarafından sökülüp çöpe atılıyor ya. İşte; İstanbul’un bu 5 yıllık “Lale Devri”nin maliyeti tam 670.5 milyon YTL’ymiş.

Nereden mi biliyorum? CHP Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in soru önergesine yanıt veren İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın açıklamalarından!

2003’te 80.8

2004’te 144.1

2005’te 140.4

2006’da 147.5

2007’de 157.7

milyon YTL harcanmış “laleme” çalışmalarını.

Buna en az 160 milyon YTL de 2008 için ekleyin; etti mi 830 milyon YTL.

Yani; bugünkü kurla 675 milyon dolar!

Peki; İstanbul Büyükşehir Belediyesi bunca parayı lale yerine kalıcı yatırımlara yatırsaydı, bugüne kadar neler yapabilirdi?

İşte bu sorunun yanıtları:

  • Tanesi 1,5 milyon YTL’den, her biri 16 derslikli 553 ilköğretim okulu.
  • 2 milyon YTL’den 16 derslikli ve laboratuvarlı 415 lise.
  • Orta ölçekli vakıf üniversiteleri büyüklüğünde 42 üniversite.
  • Her biri 70’er yataklı ve tam donanımlı 638 hastane.
  • Kilometresi 15 milyon dolardan 45 kilometrelik metro.
  • Kilometresi 1,9 milyon YTL’den 437 kilometre duble karayolu.
  • Her biri 1,5 milyon dolardan 450 deniz otobüsü.
  • Her biri 55 milyon dolardan 12 adet lüks feribot.
  • Her biri 23 milyon dolardan 12 ton su kapasiteli 29 yangın söndürme uçağı.
  • Her biri 120 milyon Euro’dan, yılda 5 milyon yolcu kapasiteli orta ölçekli (Bodrum benzeri) 3,6 adet havaalanı.

Bu listeyi uzatabilirsiniz. Ama Kadir Topbaş yönetimindeki Büyükşehir Belediyesi bunları yapmaktansa, İstanbullular’ın gözlerini “20 günlüğüne de olsa boyamayı” tercih etti! Diğer büyükşehir ve il belediyelerinin “lale savurganlıkları”nı da merak ediyorsanız, İstanbul örneğini en az beşle çarpın!

(Mustafa Mutlu, gazetevatan.com)

İbrahim Tatlıses’e ağır suçlamalar

Kamuoyunda ”Sauna Çetesi” olarak bilinen ve eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul Çakır ile İbrahim Tatlıses’in de aralarında bulunduğu 18 sanığın yargılandığı davada ifade veren mağdur Hüseyin Bozan, ”Bu davada ifade vermemem için İbrahim Tatlıses bizzat ya da adamlarını göndererek beni duruşmaya girdiğim takdirde öldürmekle tehdit etmişlerdir” dedi.

Mağdur Hüseyin Bozan, 2001-2002 yılları arasında İbrahim Tatlıses’in korumalığını yaptığını belirterek, ”Tatlıses’in, 14 Ekim 2002 tarihinde, kendisinden Derya Tuna’yı öldürmesini istediğini ve bunun karşılığında 500 bin dolar vereceğini söylediğini” iddia etti.

”İbrahim Tatlıses’in, olay günü kendisini Günay Restoran civarına bıraktığını” ileri süren Bozan, daha sonra Derya Tuna’nın ayağına doğru ateş ederek baldırından yaraladığını, bu sırada çevrede bulunan bir gazetecinin de yaralandığını, bu olay nedeniyle 11 yıl hapse mahkum edildiğini ve 4 yıl cezaevinde yattığını söyledi.

”Tatlıses’i çok sevdiği ve saydığı için yargılanması sırasında mahkemede başka bir hikaye uydurduğunu” savunan Bozan, hapisteyken Tatlıses’in kendisine bakmadığını ve hiç para vermediğini belirtti.

Cezaevinden çıktıktan sonra Tatlıses’i telefonla aradığını, ancak görüşemediğini kaydeden Bozan, ”telefona çıkan sekretere maksadını aşan sözler söylediğini, bunun üzerine Tatlıses’in, daha sonra kendisini arayarak ölümle tehdit ettiğini, ‘Sana araba, ev vereyim. Sus’ şeklinde sözler sarf ettiğini” iddia etti…

(Aktifhaber, 5-2008)

Irak şokunun üzerine sevgili şoku

tyler-ziegel.jpg

Genç Tyler Ziegel’ın en büyük isteği lise aşkı Renee ile evlenip mutlu bir aile kurmaktı. Tyler Irak’ta görev yapıyordu. Döndüğünde Renee ile evlendiler. Fakat işler planladığı gibi gitmedi. Genç asker ikinci kez Irak’a gönderildi. Bağdat’a bu ikinci dönüşünde hayatı değişti. Direnişçilerin, Tyler’ın yanında patlattığı mayın, yüzünü tamamen kaybetmesine yol açtı. Derhal Amerika’ya geri çağırıldı. Sevgilisi Renee şok olmuştu fakat onu bırakmadı. İki sene boyunca ona baktı ve sonunda evlendiler. Hikayelerini tüm Amerika biliyordu artık. Günlerce gazete manşetlerinden inmediler. Hatta evlendikleri gün olan 7 Ekim tarihi Renee&Tyler Ziegel günü olarak belirlenerek resmi tatil ilan edildi. Fakat gelecek bekledikleri gibi olacak mıydı? Tyler şu anda 25, Renee ise 22 yaşında. Bu kadar görkemli bir başlangıca sahip olan ilişkileri çoğu insanın tahmin ettiği veya istediği şekilde gelişmedi. Genç çift sadece altı ay evli kalabildi ve geçtiğimiz yıl içinde boşandı.