Archive for Ocak, 2008

Kansız inkılap ebedileştirilemez

Ünlü sözdür, her devrimin kendi evlatlarını yediği söylenir. Devrimden sonra kurulan yeni rejimin içinde patlak veren iktidar mücadeleleri gerçekten de şu veya bu ölçüde tasfiyelere yol açmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türk devletinin kuruluşuna yol açan milli mücadelenin önder kadrolarından bir kısmının kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın sonu da “Devrim evlatlarını yer” sözü çerçevesinde değerlendirilebilir.

1924 yılı yeni Anayasanın da kabul edildiği bir yıl ve 29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyetin de ilk yılıdır. Zekeriya Sertel’in 1925’de Resimli Ay mecmuasına yazdığı bir makalesinde “yıkım yılı” diye değerlendirdiği 1924 yılı yeni bir partinin doğuşuna da tanıklık edecekti. Aslında Mustafa Kemal’in Umumi Reisi olduğu Halk Fırkası’nın yönetim mahfillerinde bir muhalefet partisi ihtiyacı zaman zaman konuşuluyordu ancak henüz bunun uygun koşullarının olmadığı kanısı egemendi. Ama öte yandan fırka içindeki tartışmalar ve fikir ayrılıkları dolayısıyla ayrılmaların olması ve bunların yeni bir parti meydana getirmeleri pek de beklenmedik bir gelişme sayılmazdı.

Nitekim Millet Meclisi açılıp da çalışmalarına başladığında kökleri Birinci Dönem’deki İkinci Grup’la ilgili tartışmalara kadar götürülebilecek bir çatışma Halk Fırkası içinde yoğunlaştı. İsmet Paşa hükümetine muhalefet eden bazı mebuslar Halk Fırkası’ndan istifa etmeye başladılar. İlk aşamada 11 mebus istifa etti ve 17 Kasım 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) resmen kuruldu.

Yönetici kadroları milli mücadelenin önde gelen kişilikleriydi; Başkan Kazım Karabekir Paşa, Başkan Yardımcıları Rauf Orbay ve Dr. Adnan Adıvar, Genel Sekreter ise Ali Fuat Cebesoy idi. Refet Bele ve Cafer Tayyar Paşa ile Bekir Sami Beyin yanı sıra Mustafa Kemal’in bir dönem çok yakını olmuş Albay Arif Bey de dahil olmak üzere daha birçok ünlü de mebus veya parti üyesi idi.

TpCF, Curnhurbaşkanı’nın, yani Mustafa Kemal’in yetkilerini fazla buluyor ve diktatörlük eğilimine dikkat çekiyordu. Daha liberal ve demokratik bir politikadan yana olduğunu söylüyordu. İki dereceli seçime karşı çıkarak tek dereceli seçim sistemini savunuyordu. Belediye başkanlarının atamayla değil seçimle belirlenmesini isteyerek ademi merkeziyetçi bir anlayıştan yana çıkıyordu. Ve nihayet dini hak ve özgürlükler alanında da daha yumuşak ve ılımlı davranılmasını öneriyordu.

TpCF’nin kuruluşunun hemen ardından 21 Kasım 1924’de İsmet Paşa hükümeti istifa etti. Sağlık sorunları olduğunu ileri süren İsmet Paşa Heybeliada’da dinlenmeye çekilirken yeni kabineyi kurma görevi Fethi Okyar’a verildi. 27 Kasımda da yeni hükümet görevine başladı. Fethi Bey’in hükümeti daha ılımlı ve yumuşak olarak değerlendirildi ve Meclisteki güven oylamasında TpCF mebusları da olumlu oy kullandılar.

Yeni hükümet aslında Halk Fırkası’ndaki kan kaybını ve istifaları durdurmak üzere oluşturulmuştu ve buna uygun bir tutum içinde olmasına özen gösteriliyordu. Nitekim istenilen oldu ve Halk Fırkası’ndan istifalar duruldu. Yeni fırkaya geçen mebus sayısı 29’da kalmıştı. Ama bu bile tek partili sistemin monolotik yapısını doğal olarak zorluyordu ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile Halk Fırkası yönetimi gelişmelerden hiç de memnun değildi.

Mustafa Kemal London Times gazetesine verdiği demeçte yeni partiye açıkça cephe alarak, “TpCF’nin programında, mevcut fırkanın -Halk Fırkasının- umdelerinden hariç ve mevzu-u münakaşa olmağa değerli esaslı bir prensip ve fikir görülmüyor.” diyecekti. Bu arada kendisinin diktatörlüğe eğilimli olduğuna ilişkin eleştirilere ise “Bir istibdadın mevcudiyetine dair ima ve telmihler bence kabil-i izah değildir” diye karşılık verecekti.

Tam tersine özellikle Mustafa Kemal tetikte bulunuyordu. Çünkü yeni partinin ortaya çıkışı ve önder kadrosu bir tür iktidar mücadelesinin açığa vurulmasıydı ve en önemli hedef de Mustafa Kemal’den başkası değildi. TpCF kuruluşundan hemen önce “Paşalar Komplosu” adıyla anılan gelişmeler Mustafa Kemal’i fazlasıyla rahatsız etmişti.

Hem orduda görev yapan, hem de mebus olan paşaları ikisinden birini tercih etmeye zorlamıştı. Ancak yeni partinin önder kadrosunun ağırlığı ve yeni devletin kuruluş sürecinde oynadıkları rol Mustafa Kemal ve iktidar partisi Halk Fırkası’nın işini zorlaştırıyordu. İstanbul basınının yeni partiye destek olması ise ayrıca ciddi bir sorundu.

İşte bu koşullarda 13 Şubat 1925’de patlak veren Şeyh Sait isyanı doğrusu imdada yetişti. İsyanın üzerine yeterince kararlı gitmediği eleştirileriyle karşılaşan Fethi Okyar, karşı çıktığı bir takım baskı önlemlerinin Halk Fırkası Meclis Grubu’nda 60’a karşı 94 oyla kabul edilmesi üzerine istifa etti.

4 Martta hemen İsmet Paşa yeni hükümeti kurdu ve ilk yaptığı iş de Takrir-i Sükun Kanununu çıkartmak ve İstiklal Mahkemelerini kurmak oldu. Elazığ’ı ele geçirerek Diyarbakır üzerine yürüyen ve şehri kuşatan Şeyh Sait kuvvetlerinin üzerine ordu bütünüyle sevk edildi ve 15 Nisanda durum kontrol altına alındı. Ama bu arada, iddialara göre ordunun verdiği kayıplar İstiklal Savaşı sırasında verilen kayıplardan daha fazlaydı.

İsyan bölgesinde çalışmakta olan İstiklal Mahkemesi TpCF’nin Urfa Katib-i Umumisi Fethi Beyi suçlu bularak 5 yıl hapis cezasına çarptırınca zaten partiden kurtulmak isteyen Mustafa Kemal ve Halk Fırkası yöneticileri aradıkları fırsatı bulmuş oldular. Önce isyan bölgesindeki parti merkezleri kapatıldı.

Ardından -İstanbul da dahil olmak üzere- diğer parti merkezleri İstiklal Mahkemeleri tarafından aranıp, bir takım belgeler yakalandığı ileri sürüldü. Sonuçta bu olağanüstü mahkemelerin çağrısıyla harekete geçen hükümet 3 Haziran 1925’te TpCF’yi kapatmaya karar verdi. Şeyh Sait isyanı resmi söylemde “dinci ve gerici bir ayaklanma” olarak nitelendiriliyor ve TpCF’nin programında dini hak ve özgürlüklere daha ılımlı yaklaşım gösterilmesine ilişkin maddeler kapatılmanın da en önemli gerekçesi olarak sunuluyordu. Partinin mebusları yeni seçimlere kadar Millet Meclisinde bağımsız olarak kaldılar ama yeni seçimlerde hiçbiri yeniden Meclise giremedi.

Ama olayın bunun da ötesine giden boyutu 1926 yılındaki “İzmir Suikastı Davası” idi. Bu dava dolayısıyla biri dışında (Halit Akmansü) Türkiye’de bulunan bütün TpCF milletvekilleri tutuklanarak yargılandılar. Kazım Karabekir Paşa’nın tutukluluğunu Başvekil İsmet Paşa ilk önce kaldırttı ama sonra tekrar tutuklanmasını engelleyemedi. Rauf Orbay ise Londra’da bulunduğu için daha sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında yargılandı.

Bu dava sonucunda TpCF’nin 29 mebusundan altısı idam edildi. Yargılanan ve her biri birer ulusal kahraman olarak tanınan paşaları -Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar- Mustafa Kemal’in mahkeme reisiyle konuşarak beraat ettirdiği daha sonra ortaya çıkacaktı.

Böylece hayatları bağışlananların bir daha siyasette önemli bir rolleri olmadı. Hatta Meclise tekrar milletvekili olarak girebilmeleri ancak Mustafa Kemal’in ölümünden sonra mümkün olabildi.

Sonuçta bu bir iktidar savaşıydı ve kaybedenler kellelerini kurtardığına şükretmek durumundaydılar. Çünkü devir, Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa Nutkunda “Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem olur, kansız inkılap ebedileştirilemez” dediği bir dönemdi. Ve söylentilere bakılacak olursa, aynı yıl yapılan Şapka İnkılabı dolayısıyla İzmir dolaylarında bir küçük kasabada giyecek şapka bulamayan ahali, Rumlardan kalma bir depoyu yağmalayarak kadın şapkaları ele geçirmiş ve korkudan kafalarına bu şapkaları geçirerek dolaşmaya başlamışlardı!

Ahalinin bu durumuna bakıldığında, TpCF girişimi bir fiyaskoyla sonuçlanmasına rağmen paşaların canlarını kurtarması az şey mi! Gerçi aradan çok geçmeden, bir yıl sonraki İzmir suikastı davasında onlar da darağacının gölgesini üzerlerinde hissedecekler ve her şey bitti dedikleri bir anda yine kellerini kurtaracaklardı.

(http://www.tarihsayfam.com)

Endüstri Devrimi

İngiltere’de başlayıp tüm dünyaya yayılan Endüstri Devrimi 18 ve 19. yüzyılın dönüm noktalarından biri. Devrim, seri üretime imkân sağlayan buhar gücünün keşfi ile başladı. Ve toplum hiç olmadığı kadar değişti. İlk olarak işverenlerin gücü arttı ki bu bir işçi sınıfının oluşmasına yol açtı. İşçi ve işveren arasındaki açık büyüdü de büyüdü. Bu değişiklikler ilk önce İngiltere’de, daha sonra da devrimin etkisi altına giren tüm ülkelerde toplumsal değişikliklerin oluşmasına yol açtı. Bunlardan en önemlileri çocuk işçi sayısının muazzam bir şekilde artması, evde yaşam ve çevre koşullarının değişmesi ve sendikaların kurularak işçilerin işverenlere karşı bir araya gelmesi olarak sıralanabilir.

Devrimin en önemli sonuçlarından birisi çocuk işçilerinin sayısının muazzam bir şekilde artmasıydı. Aslında, çocuklar 17. yüzyılda, fakir ailelerin çocukların da desteği olmadan geçinemeyeceği düşüncesiyle çalıştırılmaya başlamıştı. Buhar gücünün makinelerde kullanılmaya başlamasıyla çocuk işçi alımı bir hayli popüler oldu. İlk olarak pamuk fabrikalarında çalıştırılan çocuklar, daha sonra madenlere kolayca sığabildikleri için maden işçisi olarak çalışmaya başladılar. Çocuk çalıştırmak elbette ki çok ‘ekonomik’ti; çocuklara çok daha az maaş ödeniyordu(1/10 kadar) ve günde 16 saate varan çalışma madende çalışan bir çocuk işçi saatleri olabiliyordu. Bu zalimliğin kurbanı zavallı çocuklarsa ne okula gidebiliyor ne de sosyal aktivitelere katılabiliyorlardı. Hele madenlerde çalışan şanssız çocukların hayatları 25 yıl kadar kısaydı.

Ev ve çevre koşulları da Endüstri Devrimi’nin önemli sonuçlarından biriydi. Bu dönemde yeni fabrikalar kuruldu ve köylerden kente iş bulma sevdasıyla gelen göçmenler şehirlerin nüfusunu artırdı. Tarihte ilk defa, işçiler için şehir yaşamı başlamış oldu. Şehirlerin nüfusları arttı da arttı, bazı şehirlerde dörde katladı. Nüfusta bu denli artış ev ve çevre koşullarında da zorlukları beraberinde getirdi. İlk olarak, herkes için yeterli bina yoktu, fakat daha fazla bina için para da yoktu. Bu yüzden, insanlar evlerini ve hatta yataklarını paylaşmak zorunda kaldılar. 1842’de yapılan bir sayıma bakacak olursak; Preston’ da 422 evde yaşayan 2400 insan vardı. Her evde 5- 68 arası insan yaşıyordu ve her yatakta 2- 8 arası insan yatıyordu! Bu kadar kalabalık evlerde yaşamanın yanı sıra, bu insanların çeşme suyu ya da tuvaletleri de yoktu. Yani sağlıkları risk altındaydı. Tuvaletler çevredeki herkes tarafından paylaşılmaktaydı, üstelik temizliği de her zaman ihmal ediliyordu. Tahmin edilebileceği gibi bu ortam kolera gibi hastalıkların oluşması ve yayılması için çok elverişliydi. Nitekim öyle de oldu.

Özellikle bebek ölümleri çok yüksekti. Fakat herkes için durum böyle değildi. Eğitimli ve iyi maaş alanlar -örneğin avukatlar ve doktorlar- biraz daha iyi evlerde yaşasalar da aynı çevreyi paylaşıyorlardı. Üst sınıfın zengin ailelerine gelince, onlar zaten büyük köşklerde, bazen şatolarda yaşamaya alışkınlardı. Devrimin üçüncü önemli etkisi de, yeni bir işçi sınıfının oluşmasıyla -işçilerin birlikler kurmaya başlamalarıydı. 1824’teki bir yasa onlara birlikler- sendikalar kurma hakkını vermişti. Fakat bu konuda başarılı oldukları söylenemez. 1824’teki yasayla birlikte, sendikalar yaygınlaşmaya başladı. İstekleri maaşın sabit olması ve kâr arttıkça maaşların da buna göre düzenlenmesi idi. Eğer bu istekleri işveren tarafından reddedilirse grev yapacaklardı. Fakat grev kırıcıların sayısı hayli yüksek olduğu için bu yöntem çoğu zaman işlemedi. Sendika üyeleri bu grev kırıcıları (knobsticks) her ne kadar tartakladıysa ve korkuttuysa da fabrikalar bir şekilde üretime devam ettiler. O zaman bu sendikalı işçiler başarılı olmayacaklarını bile bile yine de işlerini riske atıyorlardı? Engels’e göre kendileri bu kadar sert koşullara karşı bir şekilde protesto etme ihtiyacı duyuyorlardı. Belki de hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorlardı; ama yine de bu zulme karşı bir şeyler yaptılar.

Endüstri Devrimi 19. yüzyılda yeni bir toplum yarattı. Burjuva işçilerin haklarını suiistimal ederek güç kazandı ve asillerin yanında yer almaya başladı. Bu nedenle, işçi sınıfı çok acı çekti. Çocuklarını çalıştırmak zorunda kaldılar, kötü ev ve çevre koşullarında hayatlarını -sürdürebildikleri yere kadar- sürdürdüler. Böyle bir hayata isyan etmek istediler, başta başarılı olamasalar da. Endüstrileşmenin o zamanın İngiltere’sinde yaptığı etki bugün endüstrileşmekte olan birçok ülkede görülüyor. Belirtilmesi önemli olan şeyse şu: Başbakanın ve öncelerden de birçok düşünürün hatalı bir şekilde söylediği gibi bilim ve teknoloji kültürden bağımsız değildir. Her bilimsel ve teknolojik gelişmenin küçük ya da büyük toplumsal değişmelere yol açması kaçınılmazdır. Şu halde “Batı’nın bilim ve teknolojisini alacağımıza ahlaksızlığını aldık.” gibi bir ifade abes ve saçmadır.

(hafif.org)

Cem Yılmaz iğneleri

– Hırsızlık yapmayın, Hükümet rekabetten hoşlanmaz.

– Eğer turist sezonundaysak, neden onları avlayamıyoruz?

– Bin kere söyledim; abartmayı bırak.

– Yes abicim. Türkçe eğitime benden de okey!

– Bir fil elektrik direğinden daha yükseğe zıplayabilir mi? Elektrik direği zıplayamaz ki.

– Çocuğun biri bir gün kafasını ıslatmadan yıkamaya başlamış. Annesi de “oğlum hiç saç ıslatılmadan şampuanlanır mı?” deyince çocuk: ama anne bu şampuanda kuru saçlar için yazıyor.

– Temel Fransa’ya gitmiş. Tabelada Fransa yazıyormuş. O da ” Aaaa. Burayı da mı Sabancı aldı” demiş.

– İnsanlık bugün de para karşısında değer kaybetti.

– Soğuk savaştan sıcak savaşa geçiverdik bir anda. Dünya çatlamasa bari.

– Asansor bozuk. En yakın asansör karşı binadadır.

– Ölüm korkusu sürekli değil, mezarda biten geçici bir duygudur.

Fransa’nın Cezayir Katliamı

21. yüzyılın en güçlü silahı cep telefonu

Sovyetler’in Kızıl Ordu-gizli servis haberleşmesinde kullanılan Rus kripto cihazlarını geliştiren mühendis Anatoliy Klepov, 21. yüzyılın en güçlü silahının sanıldığı gibi atom bombası olmadığını, onun yerini çoktan herkesin yanında taşıdığı cep telefonunun aldığını söyledi.

RUS kripto cihazlarını geliştiren Anatoliy Klepov, Hürriyet’e cep telefonlarının nasıl kötü amaçlar için kullanılabileceğini anlattı. Klepov’a göre cep telefonu, atom bombasından bile daha tehlikeli bir silaha dönüştürülebilir. Şimdi özel “Ancort” Şirketi’nin başkanı olan Klepov, çok özel müşterilere dünyada kimse tarafından dinlenemeyen cep telefonu cihazları satıyor.

Bir adet süper cep telefonunun fiyatı 5 bin Euro’dan başlıyor. Klepov, cep telefonunun günümüzde nasıl bir silaha dönüştüğünü açıklayabilmek için 20’nci yüzyılın başına dönerek şunları anlattı:

“Dünyada ilk dinleme cihazları 1922 yılında Almanya’da geliştirilmeye başlandı. 1937 yılından sonra Nazi döneminde bu ülkede ANNANERBE adını taşıyan özel birim kurularak tüm üst düzey Alman yöneticilerinin görüşmeleri dinlemeye alındı. 1920’lerde Stalin, Almanların teknoloji harikasının cazibesine kapıldı. Almanya ile gizli bir anlaşma yaparak kilolarca pırlantayı valizlerle Berlin’e taşıttı. Pırlanta karşılığında, Kremlin Sarayı’nı bu dinleme cihazlarıyla donattı. Böylece Kremlin’deki her fısıltıyı bile duyar oldu. Lenin bile bunu fark ederek parti toplantılardan birinde ’Yoldaş Stalin’in emrinde sadece 6 kişi çalışmasına rağmen o benden ülkede daha fazla iktidara sahip’ dedi.

Ardından İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor. Hitler’in yenilgisinden sonra Sovyet Yönetimi özel birim ANNANERBE depolarından 25 vagon dolusu özel cihaz ve arşiv belgesini Moskova’ya taşıdı. ABD’nin ise Washington’da 50 vagon taşıdığı söyleniyor. Bundan hemen sonra Amerika’da ULTRA-M tele-kulak birimi çalışmaya başladı. Böylece 1947 yılından itibaren dünya birbirini dinlemeye başladı”.

KLEPOV, 5 bin Euro’luk Ancort-A7 cep telefonunun özelliklerini şöyle anlatıyor: “Normal GSM telefon cihazının içine ek olarak kripto işlemcisi devre yerleştiriliyor. SSCB döneminde MC-85C adlı dış görünümü hesap makinasını andıran kripto cihazı geliştirilmişti. Bu cihaza yazılı girilen metin şifreli mesaja dönüştürülerek karşıya iletiliyordu. Bizim şifre sistemi, Almanların ünlü Enigma cihazından 100 misli daha derin şifreleme yapıyor. ABD’deki süper bilgisayarların bile birkaç satırlık metni çözebilmek için yıllarca çalışması gerekiyor. Siz bizim telefonla karşı tarafla görüşürken kelimeler Rus Enigma’dan geçerek karşıya şifreli ulaşıyor. GSM operatörü, sizin telefonla görüşme yaptığınızı bile kayda alamıyor. Bu özel telefon, ABD’nin dinleme sistemi “Echelon” tarafından bile delinemiyor.”

1960’larda ABD’de ve ardından da Sovyetler’de insan psikolojisinin belirli frekanstaki sinyallerle etkileme yöntemleri geliştirilmeye başlandı. Bugün polifonik ses iletim sistemiyle donatılmış herhangi bir cep telefonu rahatlıkla psikotron silaha dönüşebilir. Sıradan bir görüşmenin üzerine alçak frekanslı, genelde 10 ila 20 Hertz arasında değişen, parazit türü sesi andıran ek bilgi eklenerek sizi istenilen davranışlarda bulunmaya zorlayabilirler. Borsa çalışanı hisse satmak yerine büyük kayıpla satın almayı tercih edebilir.

KLEPOV’a göre SSCB, Afganistan savaşını güvenli haberleşme sistemi eksikliğinden kaybetti. Kızıl Ordu, birlikler arasında görüşmeleri açık telsiz bantlarından yapınca pusuya düşmeye başladı. Aynı sıkıntıyı bugün ABD ve NATO güçlerinin de Afganistan’da yaşadığını iddia eden Klepov, “Taliban ile El Kaide militanları molla takımı olabilir, ancak 50 bin dolara alınabilen özel cihazla müttefiklerin aralarında yaptıkları tüm görüşmeleri deşifre edebilir. Afganistan ve Irak’taki durum Kuzey Irak’ta PKK ile mücadele eden Türk ordusu için de geçerli olabilir. 50 bin dolar fiyatı olan bir cihazla tamı tamına 10 bin GSM hattı kontrol altında tutulabilir” dedi.

(Hürriyet)