Archive for Eylül, 2006

Nazar için hurafeler

Yüzyıllardır toplumumuzda var olan ve belayı defedeceğine inanılan bazı adetler vardır. Toplumun her kesiminde benimsenen bu adetlerin en meşhuru nazar boncuğudur. Nazar boncuğu eğer bir süs olarak düşünülür ve takılırsa o zaman bu bir zevk ve bir tercih olarak telakki edilir. Fakat gelebilecek bela ve musibetlerin, değebilecek nazarların bir boncukla engelleneceği düşünülürse o zaman mesele İslamî inanca kadar uzanır. Zirâ bir hadis-i şerifte: “(Nazar değmesin diye) Kim bir temime takarsa Allah o kimsenin muradını tamam etmesin. Temime takan bir kimseye Allah bir menfaat vermesin.” (Ahmed) buyrulmuştur.

Temime: Arap çocuklarına nazar değmesin diye takılan nazarlık, muska ve tılsım gibi şeylerdir.

Zararı defeden ve kârı getiren ancak Allah’u Zülcelal’dir. Dolayısıyla zararı defeder düşüncesiyle bir şeyin, çocukların üzerine, evlere, arabalara, hayvanlara v.s. şeylere takılması insanı şirk yoluna sevkeder. İslam daha ilk zamanlarda bunları yasaklamıştır. Hadiste zikredildiği gibi, ‘Allah o kimsenin muradını tamam etmesin’ buyruluyor. Yani arabasına boncuk asıp o taş parçasının kendini, çocuğunu, evini veya arabasını koruyacağını zannedenlerin haberleri olsun ki, muradları tamam olmayacaktır.

İbn-i Mesud hanımının odasına girerken boynunda gördüğü (boncuğu) çekip koparmış ve “Allah’a yemin ederim Abdullah’ın aile efradı Allah’ın indirmediğini Allah’a ortak koşmaktan zengin olmuştur.” buyurdu. Ve devamen Rasulullah’tan işittim O şöyle diyordu: “Sara ve sıtma için takılan ağaç parçaları, nazar boncukları ve tevelle şirktir.” buyurdu (İbni Hibban ve Hakim)

Tevelle: Kadının kocasına yaptığı şirinlik muskasıdır.

O halde, nazar boncuğu, iğde dalı, nohut kurusu (üzerlik) v.s. neye inanılıyorsa bunlar aynı cahiliyede insanların taştan veya helvadan yaptıkları ve yardım dilekleri putlar gibi bir taş ve tahta parçasıdır. Müslümanın yardım beklediği taş ve tahta parçası değil, Yaratan’ın bizzat kenisidir.

Müslümana düşen vazife gördüğü hurafeleri üslubunca yerinden indirip, zararı defedebilenin yalnızca Allah-ı Zülcelal Hazretleri olduğunu bildirmek ve haykırmaktır. Unutulmamalıdır ki nazar haktır, yani gerçektir. Onu defetmek için Allah’tan yardım istenmelidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’de, “Ve hüve hasir”e kadar Mülk Suresinin baş kısmından üç defa okumanın bir yardım şekli olacağını, böyle yapıldığı takdirde Allah’ın izni ile fayda bulunacağını söyler.

Bazı rivayetlerde nazar için Kalem Suresi’nin son iki ayetinin okunması gerektiği ifade edilmiştir.

Sahabe’nin ve Tabiîn cumhur görüşü nefes ile tedavide bir zarar olmadığıdır.

Kişi Allah’ın izni ile şifanın geleceğini umarak ayetleri ve sahih rivayetlerde öğrendiği duaları okuyabilir.

Eğer kişi bunları okumaya güç yetiremiyorsa örneğin okuma yazması yoksa, çok ihtiyarsa veya çocuksa o zaman bu ayet ve dualar bir kağıda yazılır ve ihtiyaç sahibi bunu üzerinde taşıyabilir. İşte biz buna muska diyoruz. Muskanın yazılması için böyle bir gereklilik olmak zorundadır.

Ayrıca bir muskanın içinde şu üç özellikten biri bulunmak zorundadır:

1- Allah’ın isimleri olmalıdır.

2- Kur’an olmalıdır.

3- Açık bir şekilde yazılmak şartı ile hadis veya dua olmalıdır.

Okunmayan yazılar, anlaşılmayan şeyler, sayılar, harfler, karakterler, yıldızlar asla caiz değildir. Bunları yazanların uyarılması ve icap ederse kınanması gerekir. Üzerinde bu tip rumuzlar ve sayılar olan muskaları taşımak caiz değildir. Zira bunlar insanı şirke iter. (Neylül Evtar)

Tabii ki bu tip şeylerin terkinin evlâ olduğu, nefes etmenin daha sıhhatli olduğu aşikârdır. (Kurtubî)

Rebi, İmam-ı Şafi’ye muskanın hükmünü sorduğunda, Kur’an ve bazı zikirlerin bir sakıncası olmadığı cevabını alır.

Cevşen taşımak hurafe mi?

Bu meyanda Cevşen de konumuzla alakalı diğer bir husustur. Cevşen taşıyanların durumunu iki ayrı şekilde değerlendirmek mümkündür:

1- Kişi Cevşeni içinde bulunan dualar hürmetine takar ve zararı yalnızca Allah’ın defedeceğini düşünürse taşıyabilir. Fakat yazısının tam okunaklı olması gerekir. Eğer okunaklı ve cam içinde ise bunlarla tuvalet v.s. yerlere girilmemesi gerekir.

2- Metropol şehirlerde ve bazı elit kesimlerde cevşen tabulaştırıp kendisinden yardım beklenilen bir kurtarıcı gibi algılanmaya başlamıştır. Bu ise İslam’ın ruhuna aykırıdır.

Bu noktada ulemanın Cevşen hakkında ciddi bir mütalaada bulunması gerekir ve insanlarımıza sağlıklı ve netice vermesi gerektiği kanaatindeyiz.

“Şu halde şüpheden kaçınıp takva ile amel etmek en hayırlı olacaktır.”

TEFECİLER

Müslümanların zaaflarından yararlanıp onlara anlaşılmayan kağıtları satanlar veya Cevşen satarken Hz. Peygambere bile iftira atanlar tefecilerdir. Zararı defedenin yalnız Allah olduğunu bilip yalnız O’ndan yardım dilemeliyiz. Bir önceki sayıda Cevşen satanların verdiği kağıttan bahsetmiştik. Eğer bu kağıdı vermeyip bu sadece bir duadır deselerdi yarar veren ve zarar defeden yalnız Allah’tır deselerdi Cevşen bu kadar yayılır mıydı?. Tabi ki hayır.

(Fikret Şanlı, www.ilkadimdergisi.com)

Atatürk ve manevi oğlu

abdurrahim.jpg

Mustafa Kemal Paşa, Diyarbakır’da himayesine aldığı Abdurrahim Tuncak ile birlikte. 1916

Bediüzzaman'ın şam hutbesinde verdiği tarih

Bediüzzaman, hicri 1327’de Şam’daki Emevi Camii’nde on bin kişilik bir cemaate verdiği Şam hutbesinde de yine, 1371’den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmıştır:

“Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA fen ve hakiki marifet (hüner, sanat , ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (iyi ve faydalı yönlerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip (o üç kuvvetle donatıp), cihazatını verip (gerekli ihtiyacını karşılayıp) o dokuz manileri mağlup edip (o dokuz engelleri yenip) dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (gerçekleri araştırma eğilimi) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin (sınıfının) cephesine göndermiş, inşallah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek.”

Bediüzzaman’ın vermiş olduğu bu tarih ile, bu hutbenin okunduğu tarihten 30-40 yıl sonrası, yani hicri 1401-1411 yılları kastedilmiştir. Miladi olarak ise bu tarihler “1981-1991 tarihlerine” denk gelmektedir.

Fransa'nın Cezayir katliamı

Cezayir, Fransa için oldukça değerli bir topraktı. 19. yüzyıla kadar Osmanlı hakimiyetinde kalan Cezayir toprakları 1830 yılında Fransa topraklarına katıldı ve 132 yıl boyunca Fransa’nın sömürgesi olarak kaldı.

1954 yılından 1962 yılına kadar devam eden bağımsızlık mücadelesi esnasında, Cezayir ayaklanmasını bastırmak için 1.5 milyon insanı katleden Fransız yönetimi bu uygulaması sırasında yalnız değildi. Dünyadaki her türlü İslami hareketi kendisine yönelik bir tehdit sayan İsrail yönetimi, Cezayir ayaklanmasını bastırması için Fransızlara büyük destek vermişti.

Dönemin La Croix dergisi muhabirlerinden Jacques Duquesne işgenceler hakkında bakın ne yazıyor: “İşkence ve insanların kaybolması sorunları zihinleri devamlı bir şekilde meşgul etmekteydi. Erkekler, bazen de kadınlar tutuklanıyor ve daha sonra kendilerinden hiç haber alınamıyordu. Cesetlerinin taş bağlanarak denize atıldığı biliniyordu. Sayılarının genellikle 3 bini bulduğu ileri sürülüyordu ama Cezayir belediye başkanı Jacques Chevallier, 5 bin gibi bir rakamdan söz açmıştı. Fransız askerlerin baskı ve sindirme yöntemlerine ırza saldırı ve köyleri ortadan kaldırma uygulamalar da dahildi. Bir askerin anlattığına göre hastabakıcı olarak görev yaptığı birliğinde hemen hemen her sabah gece boyunca işkence gören kişileri tedavi ediyordu. Hemen hemen her yerde en çok uygulanan işkence şekli ise bazen kadınların cinsel organları da dahil olmak üzere vücudun her yerine elektrotlar yerleştirilerek cereyan vermekti. Diğer işkence yöntemleri ise insanı yok etme amacını taşıyordu. Kurbanın ya hortumla ağzının içine su sıkılıyor, ya tırnakları sökülüyor, ya başı su dolu küvete daldırılıyor yada ayakları zorlukla yere değecek şekilde saatlerce bileklerinden asılı tutulması sağlanıyordu. Ve daha başka yöntemler. Bütün bunları yazmak kolay değil. Ben bildiklerimin sadece çok az kısmını söyledim.”

Emin Çölaşan filmi vizyonda!

emin.jpg