Dağ Suları

Tarih: Oca 31 2017

Faroe Islands, Denmark

Tarih: Oca 31 2017

Elin Hesabı

Tarih: Oca 30 2017

Suriye’de süren iç savaş sırasında atılan bir bombadan dolayı elini kaybeden 5 yaşındaki Hanbel Hüseyin, Adana’da mendil satarak aile bütçesine katkıda bulunuyor.

Kontrol Şartlı Tahliye

Tarih: Oca 28 2017

İzmir’de 2009 yılında patlayan bomba sonucu hayatına yüzde 98 engelli olarak devam eden ve FETÖ/PDY soruşturması kapmasında tutuklanan bomba imha uzmanı polis memuru 40 yaşındaki Bilal Konakçı, adli kontrol şartıyla tahliye edildi. Aliağa’da, 5 Şubat 2009 tarihinde, Aliağa Lisesi önünde şüpheli paket olduğu ihbarı yapıldı. Bunun üzerine o dönemde İzmir’in kuzey bölgesindeki tek bomba imha uzmanı olan 14 yıllık evli, iki kız çocuk babası Bilal Konakçı, göreve çağrıldı. Konakçı, yaptığı inceleme sonucunda şüpheli paketin bomba olduğunu belirleyip, kapalı bir alanda imha edilmesine karar verdi. Konakçı, Aliağa İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne taşıdığı bombayı imha etmeye hazırlanırken, bomba aktif hale geçti. İçerdeki meslektaşları ve çeşitli işleri için gelenleri düşünen Konakçı, canı pahasına bombayı alıp, hızla kapıya yöneldi. Konakçı’nın merdiven altına attığı bomba büyük bir gürültüyle patladı. kanlar içinde kalan Konakçı, bazı uzuvlarını kaybetmiş olarak Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırıldı. Tedaviye alınan ve durumu ağır olan Konakçı, aylar süren tedavinin ardından yaşama tutundu. Ancak iki gözünü, burnunu, sağ elini ve sol elinin üç parmağını kaybeden, bacak kemikleri ise kırılan ve tedavi sırasında platin takılan Konakçı’ya Ege Üniversitesi Hastanesi’nden 5 Ekim 2010 tarihinde, ‘özür durumuna göre, tüm vücut fonksiyon kaybı oranı yüzde 98’ raporu verildi. Gazi olan Konakçı, yaşananların ardından malülen emekli edildi. Yakınlarının desteğiyle yaşamını sürdüren Konakçı’nın geçen 20 Ocak’ta saat 07.30 sıralarında Fethullahçı Terör Örgütü/ Parallel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) kapsamında evine gelen polisler tarafından gözaltına alındı. 21 gün gözaltına altında tutulan Konakçı, geçen 11 Ocak’ta sevk edildiği adliyede tutuklandı. 15 gün cezaevinde kalan Konakçı, dün yurt dışı yasağı konulup, evini terketmemesi koşuluyla adli kontrol şartıyla tahliye edildi.

Ailesine kavuşan Konakçı, tahliye edilmesinin ardından yaşadıklarını şöyle anlattı: “Polisler kapıya gelince şaşırdım. Ellerinde benim patlamadan önceki halime ait fotoğrafım varmış. O nedenle beni tanımakta güçlük çektiler. Arama, yakalama kararında ismi olan keşinin ben olduğunu söyledim. Bunun üzerine emin olmak için savcıyı aradılar. Ancak ulaşamadılar. yan komşumu refaketçi olarak çağırıp, evimde arama yaptılar. Dijital veri için cep telefonumu istediler. Elim ve gözlerim olmadığı için akıllı telefon kullanmıyordum. Telefonumun eski sistem, tuşlu olduğunu görünce iade ettiler. Daha sonra beni gözaltına alıp, hastaneye sağlık kontrolüne götürdüler. Evden çıkerken eşime, ‘Büyük ihtimalle bir yanlışlık olmuştur. Muhtemelen yarın sabah serbest bırakılır, evine teslim ederiz’ dediler. Hastaneye gittiğimde yalnız olmadığımı, benim dışımda başka gözaltına alınanların da olduğunu öğrendim. Ancak 2-3 gün geçmesine rağmen halen serbest bırakılmamıştım. Eşimle görüştürülmedim. Tam olarak neyle suçlandığım da söylenmedi. Sadece FETÖ’den gözaltına alındığımı biliyorum. Barodan benim için bir avukat görevlendirildi. 21 gün gözaltına tutulduktan sonra adliyeye sevk edildim. Ancak, baronun tayin ettiği avukat duruşmaya gecikti. Bana bunun üzerine başka bir avukat verdiler. İfadem daha sonra alabilecekken buna rağmen ilk olarak benim ifadem alındı. Ancak sonradan atanan avukat duruma hakim olmadığı için çok fazla bir şey yapamadı. Tutuklanıp, Menemen Cezaevi’ne götürüldüm.” Eşi Özlem Konakçı, avukatlar aracılığıyla eşinin cezaevinden çıkamayacağını anlayınca umut olabilecek her yere yazı gönderip başvurduğunu, kaymakam, belediye başkanı ve bazı siyasi partilerin ilçe başkanlarıyla yüzyüze görüştüğünü belirtip, “Gazetecilere gönderdiğim yazıların haber olmasıyla eşimin durumu ortaya çıktı. Çok şükür bu sayede yanımıza döndü. Ben her türlü zorluğa hazırım yeter ki evimin direği eşim yanımda olsun” diye konuştu.

13 yaşındaki E.K. ise babasını çok özlediğini söyleyip, “Bomba patmasından sonra psikolojim zaten çok bozulmuştu. Babama zaten çok bağlıydım. Gözaltına alınmasından sonra da hergün ağladım. Tekrar babama kavuştuğum için sevinçliyim” diyerek, gözyaşı döktü. Kızının bu sözleri üzerine duygulanan Bilal Konakçı da gözyaşlarını tutamayıp, “Kötü bir şey yapmadım” dedi. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından konuyla ilgili yapılan yazılı açıklamada, Bilal Konakçı’nın FETÖ/PDY Terör Örgütü soruşturması kapsamında çok sayıda tanık, itirafçı beyanı, kuvvetli şüphe ve delillerle tutuklandığı belirtildi. Açıklamada şöyle denildi: “Bazı basın yayın organlarında gazi polis memuru Bilal Konakçı’nın yüzde 98 oranında engelli olmasına rağmen, FETÖ/PDY soruşturması kapsamında tutuklandığı, masum olduğu, FETÖ ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı, sadece bir bankada hesabının bulunduğu’ yönünde şüphelinin eşi kaynak gösterilerek bazı haberler yer aldı. Bilal Konakçı Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen FETÖ/PDY terör örgütü soruşturması kapsamında; söz konusu örgütte, bulunduğu bölgede yönetici konumunda faaliyetlerde bulunduğu, toplantılar düzenlediği, toplantıya katılanlara örgüt liderinin talimatlarını aktardığı, himmet topladığı, örgüt liderinin bu sebeple kendisine kullanmış olduğu özel eşyalarını hediye olarak gönderdiği yönünde çok sayıda tanık, itirafçı beyanı ve elde edilen diğer deliller çerçevesinde hakkında kuvvetli şüphe ve delillerin bulunması nedeniyle sevk edildiği İzmir 1’inci Sulh Ceza Hakimliği’nin 11/01/2017 tarih ve 2017/41 sorgu sayılı kararı ile tutuklanmıştır.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Konakçı’nın yurt dışına çıkış yasağı konulmak ve konutunu terketmemek şartıyla adli kontrol altına alınarak cezaevinden tahliyesine karar verildiğini de vurguladığı açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verdi: “Bilal Konakçı’nın özür ve sağlık durumunun ceza infaz kurumunda bulunmasına engel olup olmadığına yönelik sağlık işlemleri yürütülmekte iken haberin yayımlanmasından bir gün önce İzmir 1. Sulh Ceza Hakimliği’nce ilgilinin, özür durumu ve tutuklulukta geçen süre dikkate alınarak 25 Ocak 2017 tarihinde ‘yurt dışına çıkış yasağı konulmak ve konutunu terk etmemek’ şeklinde adli kontrol altına alınması suretiyle tahliyesine karar verilmiştir. İlgilinin özür durumu ayrı, eylemleri ayrı değerlendirilmeden ve bu iki hususun birbirine karıştırılması suretiyle hiçbir suçunun olmadığı yönünde yapılan haber gerçeği yansıtmamaktadır. Yargı merciileri ve ceza infaz kurumu idaresi, tüm hususları göz önünde tutarak yürürlükteki yasalar ve ilgili kurallar çerçevesinde işlemlerini yürütmektedir.

Biber Bahçesi

Tarih: Oca 28 2017

Pembeli Fon

Tarih: Oca 28 2017

Kara Koyunlar, Musul, 2016

Tarih: Oca 28 2017

İçimizdeki Keçiler

Tarih: Oca 27 2017

Suudi Arabistanlı bir diplomat, 1974 yılında bana ülkesinin başkenti Riyad’ın fotoğraflarını göstermişti. Bunların arasında bir hükümet binasının dışına yığılmış çöpler arasında dolaşan bir keçi sürüsünün resmi de vardı. Keçiler hakkındaki soruma diplomatın verdiği cevap beni çok şaşırtmıştı. Bana, keçilerin şehrin ana çöp toplama sistemi olduklarını söylemişti. “Kendine saygı duyan hiçbir Suudi çöp toplamaz,” dedi. “O işi hayvanlara bırakırız.” Keçiler! Dünyanın en büyük petrol krallığının başkentinde! İnanılır gibi değildi. O zamanlar petrol krizine çözüm bulmayı denemek üzere yeni görevlendirilen bir grup danışmandan biriydim. O keçiler özellikle ülkenin son 300 yıllık gelişim çizgisi göz önüne alındığında, çözümün nasıl oluşabileceğini anlamam konusunda bana yol gösterdi. Suudi Arabistan’ın tarihi şiddet ve dini fanatizmle doludur. Yerli bir savaşçı olan Muhammed ibn Suud, 18. yüzyılda aşırı muhafazakâr Vahabi tarikatından gelen kökten dincilerle güç birliğine gitti. Bu sağlam bir ittifaktı ve sonraki 200 yıl boyunca Suud ailesiyle Vahabi müttefikleri, İslam’ın en kutsal şehirleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere Arap yarımadasının çoğunu fethetti. Suudi toplumu, kurucularının katı kuralcı idealizmini yansıttığından, Kuran’a kesin itaat şart olup, sıkı şekilde denetlenirdi. Dini polis günde beş defa namaz kılma şartına uyulmasını sağlardı. Kadınların baştan ayağa örtünmesi gerekirdi. Suçlular çok sert cezalandırılırdı; halka açık idamlar ve taşlamalar yaygındı. Riyad’ı ilk ziyaretim sırasında şoförüm fotoğraf makinemi, evrak çantamı ve hatta cüzdanımı pazaryerinin yakınında park ettiği, kilitli olmayan arabanın içinde ve açıkta bırakabileceğimi söyleyince çok şaşırmıştım. “Burada kimse hırsızlık yapmayı düşünmez,” dedi, “Hırsızların elleri kesilir.” Aynı günün ilerleyen saatlerinde Chop Meydanı’na gidip kafa kesilerek yapılacak bir idamı seyretmek isteyip istemediğimi sordu bana. Vahabiliğin kurallara bizim aşırı olarak nitelendireceğimiz bağlılığı sokakları hırsızlardan temiz tutuyor, yasalara karşı gelenler içinse en sert fiziksel cezaları şart koşuyordu. Teklifi reddettim. Suudiler’in dine, politika ve ekonominin önemli bir parçası olarak bakışı, Batı’yı sarsan petrol ambargosuna da katkıda bulundu.

Mısır ile Suriye, 6 Ekim 1973 günü, en kutsal Yahudi bayramı olan Yom Kippur’da İsrail’e karşı eşzamanlı bir saldırı başlattı. Bu, Arap İsrail savaşlarının dördüncüsü ve en yıkıcısı, aynı zamanda dünya üzerinde diğerlerine kıyasla en büyük etki yaratacak olan Ekim Savaşı’nın da başlangıcıydı. Mısır Başkanı Enver Sedat, Suudi Arabistan Kralı Faysal’a, İsrail ile suç ortaklığı yaptığına inandığı ABD’ye misilleme olarak, kendisinin ‘petrol silahı’ olarak adlandırdığı gücü kullanması konusunda baskı yaptı. 16 Ekim’de İran ve Suudi Arabistan’ın da katıldığı beş Körfez ülkesi, petrolün liste fiyatına %70 zam yaptıklarını duyurdu. Arap petrol bakanları diğer seçenekleri de değerlendirmek üzere Kuveyt’te toplandı. Irak delegesi, şiddetle ABD’nin hedef alınmasını istiyordu: Diğer delegeleri Arap dünyasındaki Amerikan şirketlerini millileştirmeye, ABD ve İsrail ile dostluk ilişkileri olan tüm diğer ülkelere topyekûn petrol ambargosu uygulamaya ve Amerikan bankalarındaki tüm Arap paralarını çekmeye çağırdı. Bankalardaki Arap paralarının ciddi boyutlarda olduğuna ve öyle bir eylemin 1929’dakinden çok da farklı olmayan bir paniğe neden olabileceğine işaret etti. Diğer Arap bakanlar bu kadar radikal bir planı kabul etmeye çekindi ama 17 Ekim’de üretimde %5’lik bir kısıntıyla başlayıp, politik hedefleri gerçekleşene kadar her ay ilave %5’lik kesintiyi öngören daha sınırlı bir ambargoyu yürürlüğe koymaya karar verdiler. İsrail yanlısı tutumundan dolayı ABD’nin cezalandırılması gerektiği ve en sert ambargonun bu ülkeye karşı uygulanması konusunda da anlaştılar. Hatta toplantıya katılan ülkelerin bir kısmı %5 yerine %10’luk bir kısıntı yapacaklarını ilan etti. Başkan Nixon, 19 Ekim’de Temsilciler Meclisi’nden İsrail için 2.2 milyar dolarlık bir yardım çıkartılmasını istedi. Ertesi gün Suudi Arabistan ve diğer Arap üreticiler, ABD’ye yapılan petrol sevkiyatına tam ambargo koydu. Petrol ambargosu 18 Mart 1974’te sona erdi. Ambargonun süresi kısa ama etkisi son derece büyüktü. Suudi petrolünün satış fiyatı 1 Ocak 1970’de varil başına 1.39 dolarken 1 Ocak 1974’te 8.32 dolara fırlamıştı. Politikacılar ve sonraki yönetimler 1970’li yılların ilk yarısında alınan dersleri hiçbir zaman unutmayacaktı. Uzun vadede ise o birkaç ayın travması şirketokrasinin güçlenmesine yaradı: Üç direği (büyük şirketler, uluslararası bankalar ve hükümet) birbirine o zamana kadar hiç olmadığı şekilde sıkı bağlandı. Bu kalıcı bir bağ olacaktı. Ambargo aynı zamanda tutum ve politikalarda da ciddi değişimlere neden oldu ve Wall Street ile Washington’u böyle bir ambargonun bir daha hiçbir şekilde hoş görülemeyeceği konusunda kararlı hale getirdi. Her zaman zaten öncelikli olan petrol kaynaklarımızın korunması, 1973’ten sonra bir saplantı haline geldi.

Ambargo, Suudi Arabistan’ı dünya politika sahnesinde bir oyuncu statüsüne çıkartarak, Washington’u krallığın kendi ekonomimize olan stratejik önemini kabul etmeye zorladı. ABD ayrıca, şirketokrasi liderlerini petrodolarları Amerika’ya geri getirmenin yollarını aramaya ve Suudi Arabistan yönetiminin ülkenin büyüyen servetini yönetmek için gerekli idari ve kurumsal altyapıdan yoksun olduğu gerçeği üzerinde düşünmeye itti. Fiyat artışlarının neden olduğu ek petrol geliri, Suudi Arabistan açısından hem iyi, hem de kötü idi. Hazineyi milyarlarca dolarla doldurdu ama aynı zamanda Vahabiler’in katı dini inançlarının bir kısmının zayıflamasına da neden oldu. Zengin Suudiler dünyayı dolaştı. Avrupa ve ABD’deki okullara ve üniversitelere gittiler. Gösterişli arabalar alıp, evlerini Batı tarzı eşyalarla döşediler. Sonuçta tutucu dini inançlar, yerlerini yeni tip bir materyalizme bıraktı ki, gelecekte doğacak petrol krizine yönelik korkulara bir çözüm getiren de bu materyalizm oldu. Ambargonun sona ermesinden neredeyse hemen sonra Washington, Suudiler ile müzakerelere başlayarak onlara petrodolarlar ve en önemlisi, bir daha petrol ambargosu olmayacağına dair güvence karşılığında, teknik destek, askeri teçhizat, eğitim ve ülkelerini 20. yüzyıla taşımak için fırsat önerdi. Müzakereler olağandışı bir kuruluşun yaratılmasına neden oldu: Birleşik Devletler Suudi Arabistan Ortak Ekonomik Komisyonu (JECOR) olarak bilinen bu kuruluş, geleneksel dış yardım programlarının tam tersi olan yepyeni bir kavramı içeriyordu: Suudi Arabistan’ı imar edecek Amerikan şirketlerine iş verilmesi için Suudi parasını kullanmak. Her ne kadar genel yönetim ve finansal sorumluluk ABD Hazine Bakanlığı’na devredilmiş olsa da, bu komisyon son derece bağımsızdı. Sonunda 25 yıldan fazla bir süre içinde, meclis kontrolünün neredeyse tamamen dışında kalarak milyarlarca dolar harcayacaktı. Hazine’nin rolü vardı ama ABD sermayesi kullanılmadığı için Kongre’nin bu konuda hiçbir yetkisi yoktu. JECOR’u derinlemesine inceleyen David Holden ile Richard Johns, şöyle anlatıyorlar: ‘ABD tarafından gelişmekte olan bir ülkeyle imzalanmış bu tip en geniş kapsamlı anlaşmaydı. ABD’nin Krallık içine derinlemesine nüfuz etmesini sağlayarak, karşılıklı bağımlılık kavramını güçlendirecek potansiyele sahipti.’ Hazine Bakanlığı MAIN’i danışman olarak işin en başlarında devreye soktu. Bana işimin kritik olacağı, yaptığım ve öğrendiğim her şeyi yüksek derecede gizli olarak kabul etmem gerektiği söylendi. Benim bakış açımdan da gizli bir operasyon gibi görünüyordu.

O zamanlar MAIN’in o süreçteki öncü danışman olduğunu zannediyordum ama daha sonraları deneyimine başvurulan birkaç danışman şirketten biri olduğumuzun farkına vardım. Her şey çok büyük bir gizlilik içerisinde yürütüldüğünden, Hazine’nin diğer danışmanlarla yaptığı görüşmelerin içeriği hakkında bilgim olmadı. O nedenle de örnek oluşturacak bu anlaşma içindeki rolümün öneminden emin değilim. Ama anlaşmanın ET’ler için yeni standartlar oluşturduğunu ve imparatorluğun çıkarlarının korunması için geleneksel yöntemlere yaratıcı seçenekler sunduğunu biliyorum. Ayrıca benim çalışmalarımın sonunda ortaya çıkan senaryoların çoğunun nihayetinde uygulandığını, MAIN’in Suudi Arabistan’daki ilk büyük (ve son derece kârlı) sözleşmelerinden birini yaptığını da biliyorum. O yıl oldukça büyük bir prim aldığım da bildiğim başka bir şey. Görevim, altyapı için büyük miktarlarda paralar harcandığı takdirde, Suudi Arabistan’da neler olabileceğine dair tahminler oluşturmak ve o paranın sarf edilmesi için senaryolar üretmekti. Kısacası, Suudi Arabistan ekonomisine (ABD mühendislik ve inşaat şirketlerini de dahil edecek şartlar altında) yüzlerce milyon dolar harcatmayı haklı çıkartmak için yaratıcılığımı sonuna kadar kullanmam istenmişti benden. Bunu ekibimle paylaşmadan tek başıma yapmam söylendi ve çalıştığım servisin birkaç kat yukarısındaki küçük bir toplantı odasına hapsedildim. İşimin hem milli güvenlikle ilgili olduğu, hem de muhtemelen MAIN için çok kazançlı sonuçlar vereceği konusunda uyarılmıştım. Tabii ki buradaki birincil hedefin her zamanki gibi (bir ülkeyi ödeyemeyeceği borç yükü altına sokmak türünden) olmadığını, onun yerine petrodolarların büyük kısmının ABD’ye geri dönmesini sağlamanın yollarını bulmak olduğunu anlamıştım. Süreç içinde Suudi Arabistan oltaya takılacak, ekonomisi gittikçe bizimkisiyle iç içe ve ona bağımlı hale gelecek ve tahminen daha da batılılaşarak bizim sistemimize karşı daha anlayışlı ve entegre hale gelecekti. İşe başlayınca Riyad sokaklarında dolaşan o keçilerin sembolik birer anahtar olduğunu farkettim; dünya etrafında turlayan Suudiler’in zayıf noktası olan o keçiler, modern dünyaya adım atmaya can atan çöl krallığına daha yakışan bir şeylerle değiştirilmeliydi. Bunun yanı sıra OPEC ekonomistlerinin, petrol zengini ülkelerin petrolleri karşılığında daha fazla katma değerli mallar edinmesi gerektiğini vurguladığını da biliyordum.

Ekonomistler bu ülkelere sadece ham petrol ihraç etmek yerine, kendi endüstrilerini geliştirmelerini ve petrolü, ham petrolünkinden daha yüksek getiri sağlayacak olan petrol bazlı ürünler üretmek için kullanmalarını öneriyordu. Bu iki şeyin farkında olmam, herkesin kazançlı çıkacağından kuşku duymadığım bir stratejinin kapılarını açtı. Tabii ki keçiler sadece bir giriş noktasıydı. Petrol gelirleri ile keçilerin yerine dünyanın en modern çöp toplama ve yok etme sistemini koyarken, ABD şirketlerinin iş almasını sağlayabilir ve Suudiler de bu en son teknolojiyle gurur duyabilirdi. Keçileri, krallığın birçok sektörüne uygulanabilecek, hem kraliyet ailesinin, hem ABD Hazine Bakanlığı’nın, hem de MAIN’deki patronlarımın gözünde başarıya gidecek bir formülün unsuru gibi düşünmeye başladım. Ham petrolü ihraç edilebilir mamul ürüne çevirmeye odaklı bir endüstriyel sektör yaratmak için para tahsis edilecekti. Çölün ortasında büyük petrokimya tesisleri ve onların etrafında da devasa sanayi siteleri yükselecekti. Öyle bir plan doğal olarak, binlerce megavatlık elektrik üretim kapasitesinin, enerji nakil ve dağıtım hatlarının, otoyolların, boru hatlarının, iletişim ağlarının, ulaşım sistemlerinin, yeni havaalanlarının, gelişmiş limanların, bunlara yönelik hizmet endüstrisinin ve tüm çarkların dönmesi için elzem olan altyapının inşasını da gerektirecekti. Bu planın dünyanın geri kalan kısmında da işlerin nasıl yapılacağına dair bir model oluşturacağı hakkında hepimizin yüksek beklentileri vardı. Dünya gezgini Suudiler, bizden övgüyle söz edecek, birçok ülke liderini başardığımız mucizelere tanıklık etmeleri için Suudi Arabistan’a davet edecekti ki, o liderler sonra kendi ülkeleri için benzer planlar yapmalarına yardım etmemiz için bize gelecek ve biz de onları finanse etmek üzere Dünya Bankası kredileri ya da başka borç yükleme yöntemleri ayarlayacaktık. Küresel imparatorluk için iyi bir hizmet olacaktı bu çalışma. Bu fikirlerin üzerinden geçtikçe, aklıma keçiler ve şoförümün söyledikleri geliyordu: “Kendine saygı duyan hiçbir Suudi, çöp toplamaz.” O nakaratı çok değişik bağlamlarda tekrar tekrar duymuştum.

Suudiler’in kendi insanlarını endüstriyel tesislerde işçi ya da projelerden birinin inşasında, yani o tür sıradan işler için kullanmaya hiç niyetli olmadığı ortadaydı. Her şeyden önce nüfusları çok azdı. Ayrıca Suudi Kraliyet Sarayı, vatandaşlarına bir işçinin elde edebileceğinden daha yüksek bir eğitim seviyesi ve hayat tarzı sağlamak üzere bir taahhütte bulunmuştu. Suudiler başkalarını yönetebilirdi, fabrika ya da inşaat işçisi olmaya ne niyetleri vardı, ne de hevesleri. Dolayısıyla, işçiliğin ucuz ve insanların işe ihtiyacı olduğu başka ülkelerden işgücü ithal etmek gerekecekti. Bu insanlar mümkünse Mısır, Filistin, Pakistan ve Yemen gibi diğer Ortadoğu ve İslam ülkelerinden gelmeliydi. Benim açımdansa öyle bir çözüm bayındırlık fırsatları için daha büyük olanaklar yaratabilirdi; tüm o işçiler için devasa konut siteleri, alışveriş merkezleri, hastaneler, itfaiye ve polis merkezleri, su ve kanalizasyon arıtma tesisleri, ilave enerji, iletişim ve ulaşım ağları inşa etmek gerekecekti. Sonuç olarak, bir zamanlar sadece çöl olan yerlerde, modern şehirler yaratılacaktı. Ayrıca karşımızda tuz arıtma tesisleri, mikrodalga sistemleri, sağlık kompleksleri, bilgisayar teknolojileri gibi yeni alanlardaki gelişmeleri araştırmak ve denemek için iyi bir fırsat vardı. Suudi Arabistan, bir planlamacının gerçeğe dönüşen rüyası, mühendislik ya da inşaat işleriyle ilişkili biri içinse gerçekleşmesi imkânsız bir fantezi gibiydi. Tarihte benzerine rastlanmadık bir ekonomik olanak sunuluyordu: Neredeyse sınırsız parasal kaynaklara sahip ve modern dünyaya çok çabuk ve olabildiğince gösterişli giriş yapmak isteyen az gelişmiş bir ülke. O işten çok zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Ne Suudi Arabistan’da, ne Boston Halk Kütüphanesinde, ne de başka herhangi bir yerde o bağlamdaki ekonometrik modellerin kullanımını haklı çıkaracak ele gelir veriler vardı. Aslında, işin büyüklüğüne bakıldığında (tüm bir ülkenin o ana kadar görülmemiş bir boyutta, toptan ve birdenbire değişimi açısından) tarihsel veriler olsa bile, bir anlam ifade etmeyeceği apaçık ortadaydı. Zaten kimse de, en azından oyunun bu kadar başlarında öyle nicel analizler beklemiyordu.

Ben de hayal gücümü çalıştırıp, krallık için görkemli bir gelecek öngören raporlar yazdım. Bir megavat elektrik, bir kilometre yol ya da bir işçi için yeterli olacak su, kanalizasyon, ev, yiyecek ve sosyal hizmetler gibi şeylerin yaklaşık maliyetlerini tahmin etmek için kullanabileceğim pratik rakamlarım vardı. Benden o tahminleri daha hassas hale getirmem ya da bunlardan kesin sonuçlar çıkarmam beklenmiyordu. İşim, en basit tarifiyle, neyin mümkün olabileceği hakkında bir dizi plan (belki daha doğru deyişle ‘hayal’) tanımlayıp, bunların maliyetleriyle ilgili kaba tahminler çıkartmaktı. Gerçek hedeflerse daima aklımdaydı: ABD şirketlerine yapılacak ödemeleri azami düzeye yükseltip, Suudi Arabistan’ı giderek ABD’ye daha bağımlı hale getirmek. Bu ikisinin birbiriyle ne kadar ilgili olduğunu fark etmem fazla uzun sürmedi; yeni geliştirilecek projelerin hemen hepsinin sürekli güncelleme ve bakıma ihtiyacı olacaktı ve o kadar yüksek teknolojiyle gerçekleştirileceklerdi ki, bakım ve modernizasyon ihtiyaçlarını ancak o projeleri geliştiren firmalar karşılayabilecekti. Nitekim işim ilerledikçe, hayal ettiğim her proje için iki liste oluşturmaya başladım: Bir tanesi ilk aşamada yapabileceğimiz tasarım ve inşaat bağlantıları, diğeriyse uzun vadeli bakım ve yönetim anlaşmaları. MAIN, Bechtel, Brown&Root, Halliburton, Stone& Webster ve daha birçok ABD mühendis ve müteahhidi on yıllar boyunca iyi kâr edecekti. Sadece ekonomik olanın dışında, çok daha değişik bir şekilde de olsa, Suudi Arabistan’ı bize bağımlı kılacak bir yol daha vardı. Bu petrol krallığının modernizasyonu, olumsuz tepkileri de tetikleyecekti. Örneğin, muhafazakâr Müslümanlar çok kızacak, İsrail ve diğer komşu ülkeler kendilerini tehdit altında hissedeceklerdi. Bu ülkenin ekonomik gelişimi, başka bir endüstrinin de gelişimini tetikleyeceğe benziyordu: Arap Yarımadası’nın korunması. ABD silahlı kuvvetleri ve savunma sanayi yanında, bu tip faaliyetlerle uğraşan özel şirketleri de cömert kontratlar ve yine uzun vadeli bakım ve yönetim anlaşmaları bekliyordu. Onların varlığı da, havaalanları, füze rampaları, askeri üsler ve bu tesislerle ilgili tüm altyapıyı da içeren yeni bir mühendislik ve inşaat projeleri safhasını da beraberinde getirecekti.

Raporlarımı ofis içi postası ile mühürlü zarflarda ‘Hazine Bakanlığı Proje Yöneticisi’ne gönderiyordum. Bazen grup üyelerinden bir iki kişi ile karşılaştığım oluyordu ki, bunlar MAIN’in genel müdür yardımcıları ve patronlarımdı. Hâlâ araştırma ve geliştirme safhasında olan ve henüz JECOR’un parçası olmayan bu projenin resmi bir adı olmadığı için, ondan sadece ve alçak sesle, SAMA diye bahsediyorduk. Görünürde, bu Suudi Arabistan Para Aklama Tezgâhı (Saudi Arabian Money laundering Affair) demekti ama aynı zamanda şakayla karışık bir kelime oyunuydu; krallığın merkez bankasının adı Suudi Arabistan Para Ajansı (Saudi Arabian Monetary Agency) veya SAMA idi. Bazen bir Hazine temsilcisi de bize katılırdı. Bu toplantılarda çok az soru sorardım. Çoğunlukla sadece işimi tarif eder, sorularına yanıt verir ve benden ne istenirse yapmaya gayret etmeyi kabul ederdim. Müdür yardımcıları ve Hazine temsilcileri, özellikle benim uzun vadeli bakım ve yönetim anlaşmaları ile ilgili fikirlerimden etkilenmişlerdi. Hatta müdür yardımcılarından biri, ondan sonra Krallığa atfen sık sık kullandığımız, “Güneş emekliliğimiz üzerinde batana kadar sağabileceğimiz inek” deyimini yaratmıştı. Bu deyim, benim zihnime nedense hep inek yerine keçinin görüntüsünü getirmiştir. Bu toplantılar esnasında, rakiplerimizin çoğunun benzer işlerle uğraştıklarını ve hepimizin de, ortaya koyduğumuz çabalardan dolayı sonunda cömert kontratlar ile ödüllendirilmeyi beklediğimizin farkına vardım. MAIN’in ve diğer şirketlerin, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığıyla, bu ön çalışmaların faturasını üstlendiklerini varsayıyordum. Bunun nedenlerinden biri de, günlük personel zaman çizelgem üzerinde zamanımı fatura ettiğim numaranın ortak ve idari bir genel gider hesabı olması idi. Bu yaklaşım, çoğu projenin araştırma, geliştirme ve teklif hazırlama safhalarında tipik olarak kullanılırdı.

Evet, bu defa ilk yatırım miktarı normalin çok üstünde idi ama o müdür yardımcıları, miktarın geri ödeneceğinden son derece emin görünüyorlardı. Rakiplerimizin de bu işin içinde olduklarını bilmemize rağmen hepimiz, herkese yetecek kadar iş olduğunu varsayıyorduk. Dağıtılacak ödüllerin, yaptığımız işin Hazine tarafından kabul edilme düzeyini yansıtacağını ve sonunda hayata geçecek planları öneren danışmanların, en iyi kontratları alacaklarını bilecek kadar da bu işin içerisindeydim. Tasarla ve yap safhasına ulaşacak senaryolar üretmeyi, kişisel bir meydan okuma olarak alıyordum. MAIN içinde yıldızım hızla yükseliyordu. SAMA’daki anahtar oyunculardan biri olmak, eğer başarılı olursak, bu yükselişin hızlanmasını garantilerdi. Toplantılarda, SAMA ve tüm JECOR operasyonunun bir örnek oluşturacağı olasılığını da açıkça konuşuyorduk. Uluslararası bankalar aracılığı ile borç almaya ihtiyacı olmayan ülkelerde kârlı işler yaratmak için yepyeni bir yaklaşımdı bu. Böyle ülkelere örnek olarak akla hemen İran ile Irak geliyordu. Üstelik insan doğasını da göz önüne alarak, bu ülkelerin liderlerinin de muhtemelen Suudi Arabistan’ı taklit etmek isteyeceklerini düşünüyorduk. İlk başta o kadar olumsuz görünen 1973 petrol ambargosunun, son kertede mühendislik ve inşaat firmalarına birçok beklenmeyen armağan sunacağını ve küresel imparatorluğa giden yolu kolaylaştıracağı kesin gibi görünüyordu. Yaklaşık sekiz ay boyunca ama hiçbir zaman yoğun birkaç günü aşmayan bir şekilde, özel konferans salonuma veya Boston Common Parkı’na bakan apartman daireme kapanarak, bu hayal ışığında çalıştım. Personelimin başka görevleri vardı ve düzenli olarak onları kontrol etsem de, çoğunlukla başlarının çaresine bakıyorlardı.

Zaman geçtikçe işimizin etrafındaki gizlilik perdesi de aralandı. Gittikçe daha fazla kişi, ortalıkta Suudi Arabistan ile ilgili bir şeylerin döndüğünün farkına varmaya başladı. Heyecan arttı, dedikodular başladı. Müdür yardımcıları ve Hazine temsilcileri de, sanırım biraz da bu dâhiyane plan hakkındaki detaylar ortaya çıkıp, kendileri de daha fazla bilgiye sahip oldukça, daha açık olmaya başladılar. Gelişmekte olan bu plan uyarınca, Washington, Suudi Arabistan’ın, petrol arzını ve fiyatlarını dalgalandırabilse de, her zaman ABD ve onun müttefiklerinin kabul edebilecekleri bir düzeyde tutacağını garanti etmesini istiyordu. Eğer İran, Irak, Endonezya veya Venezuela gibi diğer ülkeler, bir ambargo tehdidinde bulunursa, geniş petrol rezervlerine sahip Suudi Arabistan araya girip boşluğu dolduracaktı. Bunu bilmek bile, uzun vadede, diğer ülkeleri bir ambargo düşüncesinden uzakta tutmaya yetecekti. Bu garanti karşılığında Washington da Suud Hanedanı’na çok cazip bir teklifle gelecekti: ABD, tam ve tartışmasız bir biçimde politik ve gerekirse askeri destek sağlama garantisi verecek, böylece hanedanın ülkenin hakimi olarak varlığını sürdürmesini sağlayacaktı. Coğrafi konumu, askeri kuvvetlerinin yokluğu, İran, Irak, Suriye ve İsrail gibi komşuları karşısında genel olarak zayıf konumu düşünüldüğünde, bu Suud Hanedanı’nın reddedemeyeceği bir teklifti. Bu yüzden de, doğal olarak, Washington bu avantajını bir kritik şart daha kabul ettirmek için kullandı: ET’lerin dünyadaki rollerini yeniden tanımlayan ve ileride, başta Irak olmak üzere, diğer ülkelerde de uygulamaya çalışacağımız bir model haline gelen bir şart. Geriye dönüp bakınca, bazen Suudi Arabistan’ın bu şartı nasıl olup da kabul ettiğini anlamakta zorluk çekiyorum. Tabii ki, geri kalan Arap dünyasının çoğu, OPEC ve diğer Müslüman ülkeler, anlaşmanın şartlarını ve kraliyet ailesinin Washington’un taleplerine nasıl boyun eğdiğini öğrenince dehşete düşmüştü.

Şart şuydu: Suudi Arabistan petrodolarlarını ABD devlet tahvili almak için kullanacak, karşılığında ise bu tahvillerden elde edilecek faiz geliri ABD Hazine Bakanlığı’nca Suudi Arabistan’ın bir Ortaçağ toplumu olmaktan çıkıp, modern ve sanayileşmiş dünyaya adım atmasını sağlamaya yönelik kullanılacaktı. Başka bir deyişle, krallığın petrol gelirinin milyarlarca dolara varan bileşik faizi, benim (ve muhtemelen bazı rakiplerimin) Suudi Arabistan’ı modern bir endüstriyel güce çevirmek için kurmuş olduğumuz hayalleri gerçekleştirmeleri için ABD firmalarına ödenecekti. Kendi hazine bakanlığımız bizi, Suudi parası ile tüm Arap Yarımadası’nda altyapı projeleri ve hatta komple şehirler yapmak üzere işe alacaktı. Her ne kadar Suudiler, bu projelerin genel yapısı hakkında söz söyleme haklarını saklı tutsalar da, gerçek şuydu ki, seçkin (ve çoğu Müslüman’ın gözünde kâfir olan) bir grup yabancı, Arap Yarımadası’nın gelecekteki görünümünü ve ekonomik yapısını belirliyor olacaktı. Üstelik bu da, muhafazakâr Vahabi prensipleri üzerine kurulu ve birkaç yüzyıldır da bu prensiplere göre yönetilen bir krallıkta olacaktı. Onlar açısından oldukça büyük bir iyi niyet gösterisi gibi görünüyordu ama bu koşullarda ve Washington tarafından öne sürülen politik ve askeri baskılar sonucu, Suud ailesi çok fazla seçeneği olmadığına karar vermiş olmalıydı. Bizim açımızdan, inanılmaz kâr olasılıkları, sınırsız gibi görünüyordu. Şaşırtıcı bir örnek oluşturma potansiyeline sahip, şeker gibi bir anlaşmaydı bu. Ve anlaşmayı daha da tatlı kılan, herkesin, özellikle de defterlerini ve sırlarını başkaları ile paylaşmayı hiç istemeyen Bechtel ve MAIN gibi özel şirketlerin nefret ettiği bir süreç olan meclis onayı alınmasına gerek olmamasıydı. Ortadoğu Enstitüsü’nde yardımcı araştırmacı olan eski gazeteci Thomas W. Lippman, bu anlaşmanın önemli noktalarını çok etkili bir şekilde şöyle özetliyordu: ‘Nakit içinde yüzen Suudiler, yüzlerce milyon doları ABD Hazinesi’ne verecekler, onlar da satıcılara veya çalışanlara ödeme yapmak gerekene kadar bu parayı tutacaklardı. Bu sistem, Suudi parasının Amerikan ekonomisine geri dönmesini garanti ediyordu.

Anlaşma, aynı zamanda, komisyon yöneticilerinin Suudiler ile birlikte yararlı olduğuna karar verdikleri herhangi bir projeyi de, meclis onayına gerek kalmadan yapmalarını sağlıyordu.’ Bu tarihi taahhüdün parametrelerini saptamak, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kısa bir sürede gerçekleştirildi. Ama ondan sonra bunu uygulamak için bir yol bulmak zorundaydık. Süreci başlatmak için, hükümetin en üst kademelerinde görevli biri, son derece gizli bir görevle, Suudi Arabistan’a gönderildi. Hiçbir zaman emin olamadım ama sanırım o kişi Henry Kissinger idi. Elçi her kim ise ilk görevi kraliyet ailesine, Musaddık, İngiliz petrol çıkarlarını kapı dışarı ettiği zaman, komşu İran’da neler olduğunu hatırlatmak oldu. Sonra, Suudiler’in önüne geri çeviremeyecekleri kadar cazip bir plan koyup, onlara, aslında çok fazla seçenekleri olmadığını gösterdi. Suudiler’in, ya teklifimizi kabul edip onları destekleyip korumamızı garantileyerek, hükümdarlıklarını sağlama almak ya da reddedip Musaddık’ın yolundan gitmek arasında bir seçim yapmak zorunda olduklarını çok açık bir şekilde anladıklarına hiç şüphem yok. Elçi, Washington’a döndüğünde, beraberinde kraliyet ailesinin anlaşmayı kabul ettiği mesajını da getirmişti. Sadece küçük bir engel vardı.

Suudi hükümeti içindeki anahtar oyuncuları ikna etmemiz gerekecekti. Bize söylendiği kadarıyla, bu aile içi bir mesele idi. Her ne kadar Suudi Arabistan bir demokrasi olmasa da, yine de öyle görünüyordu ki Suud Hanedanı içinde bir fikir birliğine gerek duyuluyordu. 1975 yılında, o anahtar oyunculardan birini ikna etmek üzere atanmıştım. Her ne kadar gerçek bir veliaht prens olduğunu hiçbir zaman belirleyemediysem de, onu her zaman Prens W olarak düşündüm. İşim, onu Suudi Arabistan Para Aklama Tezgâhı’nın ülkesi kadar kendisinin de yararına olacağı konusunda ikna etmek idi. Bu, ilk anda göründüğü kadar kolay değildi. Kendisinin iyi bir Vahabi olduğunu söyleyen Prens W, ülkesinin Batı’nın ticari anlayışını taklit ettiğini görmek istemediği konusunda ısrarcıydı. Aynı zamanda, yapmayı önerdiğimiz şeyin sinsi doğasını anladığını da iddia ediyordu. Bizim, bin yıl önceki Haçlılar ile aynı hedefleri güttüğümüzü söylüyordu: Arap dünyasının Hıristiyanlaştırılması. Aslında, bu konuda kısmen de olsa haklıydı. Bence, Haçlılar ile bizim aramızdaki fark sadece bir derece meselesiydi. Avrupa’nın Ortaçağ Katolikleri, Müslümanlar’ı Araf tan kurtarmaya çalıştıklarını iddia ediyorlardı; biz ise Suudiler’in modernleşmelerine yardım etmek istediğimizi iddia ediyorduk. Gerçekte, sanırım Haçlılar da, şirketokrasi gibi, öncelikle imparatorluklarını genişletme peşindeydiler. Dini inançlar bir yana, Prens W’nun bir zaafı vardı; güzel sarışınlar. Bugün artık haksız bir klişe haline gelmiş bir şeyden söz etmek gülünç geliyor ve Prens W’nun tanıdığım birçok Suudi arasında bu eğilime sahip ya da en azından bunu görmeme izin veren yegâne kişi olduğunu da söylemeliyim. Yine de, bu tarihi anlaşmanın yapılandırılmasında bir rol oynadığı gibi, görevimi tamamlamak için neler yapabileceğimi de gösterdi. (Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, John Perkins)


   Silahlanma dünyanın en pahalı hurdalığıdır.

Site Hakkında