Sözün Özü
 Yaşamımda edindiğim en büyük bilgi şudur; Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene , hiç kimse yardım etmez. (Pestalozzi)

Arşiv: Mayıs, 2008



Suyumuz hasta

Bir arkadaşım anlatmıştı. Japon balığı almış. İşten sonra evine gidip balığını seyrediyormuş. Şahaneymiş seyretmesi, böyle dalga dalga gidiyormuş balık. Ama bir süre sonra balık yan yatmış, debelenmeye başlamış. Kavanoza koyup deniz biyoloğu olan bir arkadaşına götürmüş. Biyolog incelemiş, demiş ki;

- İyi haberim var, kötü haberim var, hangisinden başlayayım?

- Hangisinden istersen

- İyi haberim balık hasta değil. Kötü haberim suyun hasta.

- Su hasta olur mu ya?

- Evet olur, iyi oksijen almıyor bu su. Bundan dolayı bir bakteri girmiş .Ve bu bakteri balığın sinir sistemini böyle etkilemiş.

- Ne yapmam lazım?

- Balığın suyunu değiştireceksin , bir de pompanı değiştireceksin.

Su değişince, pompa sistemi değişince gerçekten de balık iyileşmiş bir süre sonra. Yine şahane biçimde dalga dalga gitmeye devam etmiş!

Bizim suyun hastalığı ne peki? Korku kültürü. Korku kültürü yaşamda gücü temel olarak kabul eder. Hayatta en önemli şey güçtür. Bu nedenle yaşam sürecinin kendisini sıfırlar. Mutluymuşsun, coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun hiçbir önemi yok. Seni güçlü kılıyor mu kılmıyor mu ona bakacaksın. Bu da sonuçlarla belli olur. Mevki edindin mi, para kazanıyor musun, şöhretli misin, göster bana! Böylelikle yaşamın bir süreç olarak değeri yok, güç temel değerdir. Güçlü olan haklıdır, çünkü o güçlüdür. Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü o güçlüdür. Yönlendirir. Böylelikle tüm ilişkiler ve yaşam onun üzerine oluşmaya başlar. O nedenle böyle bir toplumda insan insana ilişki yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Kadın erkek ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilşkisi vardır. Patron işveren ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Bir toplumda “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye soruluyorsa o toplumda güçlü güçsüz ilişkisi vardır!

(Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Mayıs 2008

Kan Uyuşmazlığı

Kanımızda oksijen taşımakla görevli kırmızı kan hücrelerinde bulunan proteinler esas alındığında klasik olarak dört ana kan grubu tanımlanır: “A”, “B”, “AB” ve “O” grubu . Bir de “Rh” söz konusudur. Birey, “D” proteinine sahipse Rh pozitif (+), değilse Rh negatif (-) olarak ifade edilir. Rh (-) kişilerin vücudunda D proteini hiç yoktur ve bağışıklık sistemi için tamamen yabancı bir maddedir. Normal koşullarda hamilelik döneminde anne ve bebeğin kanları birbirine karışmadan plasenta (eş) aracılığıyla oksijen, karbondioksit ve besin öğelerinin karşılıklı alışverişi gerçekleştirilir.

Anne Rh (-), bebek Rh (+) ise ilk gebelikte herhangi bir sorun olmaz. Bebek doğarken zedelenen damarlardan bir miktar bebek kanı, Rh (-) annenin kanına karışabilir. Böylece annenin bağışıklık sistemi tamamen yabancısı olduğu bir proteinle, “D” proteini ile tanışır ve ona karşı tepki geliştirir. O maddeyi tanımadığı için yok etmek ister. Beyaz kan hücrelerinin D proteinini yok etmek üzere ürettiği -o maddeye özgü- sıvısal maddeleri (antikorlar) kullanarak hedefine ulaşır. Annenin kanında bir tane bile bebek kan hücresi kalmaz, tümü yok edilir. Bu savaş sona erdiğinde geriye “anti-D antikorları” adı verilen sıvısal maddeler ve bunları gereksinim duyulduğunda her an yeniden üretebilecek akıllı beyaz kan hücreleri kalır.

İkinci gebelikte çocuk eğer yine Rh (+) kana sahipse annenin kanında hazır bulunan bu sıvısal maddeler (antikorlar) kolayca plasenta (eş) engelini aşarak anne karnındaki bebeğin kanına karışırlar. Bebek kırmızı kan hücreleri yok edilmeye başlanır. Çocuğun kemik iliği, karaciğer ve dalağı yok edilen kırmızı kan hücrelerinin yenilerini üretir ve eksilen kanı yerine koyar. Bu aşırı kırmızı kan hücresi yıkımı ve yapımı sürecinde “bilirubin” adı verilen ve fazlası zararlı olan bir madde açığa çıkar, bebekten anneye geçer, annenin karaciğeri tarafından yok edilir. Bebeğin karaciğeri henüz bu maddenin tümünü zehirsizleştirebilecek kadar gelişmemiştir. Eğer üretilen kırmızı kan hücresi miktarı yok edilenden az olursa sonuçta bebek ağır bir kansızlığa maruz kalır, hatta ölebilir. Eğer arada bir denge varsa bebek bir ölçüde kansızlıkla doğar veya sağlıklı olarak dünyaya gelir. Sorun asıl o zaman belirginleşir. Çünkü kan hücreleri hala parçalanmakta, yenileri yapılırken gereken maddeler anneden temin edilememekte, çocuk kendi depolarını kullanmaktadır. Üstelik açığa çıkan sarı boyar madde niteliğindeki “bilirubin” bebeğin karaciğeri tarafından yeterince vücuttan uzaklaştırılamamaktadır. Kanda belli bir düzeyi aşan “bilirubin” göz aklarına, cilde ve sonunda asıl zararını gösterdiği beyin ve sinir sistemine yerleşerek yaşamı tehdit etmektedir. Yenidoğan sarılığının ağır şekillerinde, tedavi edilmeyen çocuklarda adalelerin sertleşmesi, zeka geriliği gibi kimi geri dönüşümsüz sinir sistemi bozuklukları meydana gelmektedir.

Mademki kan uyuşmazlığı ve sonuçları bu kadar ağır olabiliyor, o halde Rh (-) anneler için koruyucu bazı önlemler alınması gereklidir. Bir anne adayı eğer Rh (-) kana sahipse, ilk doğum, kürtaj ya da düşüğünden hemen sonra, bebeğinden kendisine o anda geçmiş olabilecek Rh (+) bebek kan hücrelerine karşı annenin bağışıklık sisteminde tepki oluşmadan önce girişimde bulunulmalıdır. Bunun için özel olarak hazırlanmış bir serum vardır: “Anti-D İmmun Globulin”. Bu madde doğumdan (ya da düşük veya kürtajdan) hemen sonra anneye kaba etten iğne şeklinde yapılmalıdır. “Anti-D İmmun Globulin” kana karışır, bebekten geçmiş olan Rh (+) kan hücrelerini derhal yok eder. Annenin bağışıklık sistemi ne olduğu anlamadan işlem tamalanır. Bir süre sonra “Anti-D İmmun Globulin” doğal ömrünü tamamlar ve kanda yok olur. Oysa anne kendisi “antikor” geliştirmiş olsaydı bu sıvısal madde uzun süre kanda kalacak, gerekirse onu yeniden üretebilme yeteneği olan beyaz kan hücreleri tarafından eksikliği tamamlanacaktı. Pasif olarak verilmiş olan “Anti-D” için eksikliğin tamamlanması diye bir konu söz konusu değildir. Zamanla yok olan “Anti-D İmmun Globulin” bu sayede annenin sonraki hamileliklerinde çocuk için bir sorun oluşturamaz. Yalnız unutulmaması gereken bir konu bu immun globulinin herbir gebeliğin son bulumunda yeniden uygulanmasının gerekliliğidir. Kan uyuşmazlığı genel olarak ilk bebekte sorun oluşturmaz. Sonraki Rh (-) çocuk için zaten bir problem yoktur.

Rh uygunsuzluğu kadar ağır seyretmese de “kan grupları” arasında da uygunsuzluk söz konusu olabilir. Genellikle annenin “O” bebeğin “A”, “B” veya “AB” olduğu durumlarda meydana gelir. Farklı mekanizmalarla ama aynı aynı prensiplere dayanan süreçler yaşanır. Fakat daha seyrek olarak yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşır.

Sonuç olarak Rh (-) olan annelerin Rh (+) doğabilecek çocukları için önceden hazırlıklı olunmalıdır. Eğer anne ve baba her ikisi de Rh (-) iseler genetik kurallarına göre Rh (+) bebekleri olamaz. Eğer anne Rh (-), bab Rh (+) ise çocuk Rh (-) de olabilir, Rh (+) de. Bu genel bilgi de göz önünde bulundurulmalı, doğum sonrası bebek kan grubu tayin edilmelidir. Anne Rh (-), bebek de Rh (-) ise uygunsuzluk yoktur, anneye anti-D immun globulin yapmak gerekmez. Annenin Rh (+) olduğu durumlarda çocuğun Rh’ı ne olursa olsun Rh uygunsuzluğu olmaz. Eğer anne ve baba her ikisi de “O” grubu kana sahiplerse çocukları mutlaka “O” grubu olur. Bu durumda anne ve bebek arasında grup uygunsuzluğu olamayacağı açıktır. Anne “O”, baba “A” ise çocuk “O” veya “A”; anne “O”, baba “B” ise çocuk “O” veya “B”; anne “O” baba “AB” ise çocuk “A” veya “B” olur ama “O” veya “AB” olamaz. Annenin “A” ya da “B” olduğu, çocuğun “B” ya da “A” olduğu durumlarda uyuşmazlık nadirdir, hafif seyreder. Ayrıca bazı alt kan grubu uygunsuzluklarında, hatta hiçbir uygunsuzluğun olmadığı kimi sıra dışı durumlarda kan uyuşmazlığıyla benzer klinik tablolar görülebilir, yenidoğan sarılığı meydana gelebilir.

(www.kangrubu.com)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Mayıs 2008

Eğitim siyasetinde çöküşe doğru

MEB liselerde yeni bir düzenlemeye gidiyor. Bugün var olan sistemde lise öğrencileri en çok üç dersten başarısız olduklarında “ortalama yükseltme” sınavına girebilme hakkını elde edebiliyordu. Yeni düzenlemeyle beraber öğrenci kaç dersten başarısız olursa olsun, o derslerden sınava girme hakkını elde edecek; hatta ve hatta bu sınavlarda başarılı olamasa dahi bir üst sınıfa devam edebilme hakkına sahip olacak. Bir de sınırlama getirilmiş güya. Yani öğrencinin başarısız olabileceği ders sayısı 6 ile sınırlandırılmış.

Bilgi çağında, iletişim kolaylığının üst düzeyde olduğu bir dönemde, MEB’ in toplumla ve yayın organları ile arasında kurduğu iletişim hattından öğreniyoruz bunları. Belki, MEB de ne yapacağını bilmiyor. Bir şekilde basın yoluyla doğru yada yanlış topluma aksettirilmesi sağlanarak bir nevi nabız yoklaması yapılıyor böylece. Tabii MEB’ in yapmayı düşündüğü bu türden düzenlemeleri eğitim fakülteleriyle paylaşmak, onların fikir ve görüşlerini almak gibi bir alışkanlığı yok. Ortaya bazı fikirler atılacak, gelen tepkilere göre yön verilecek. Ne mantıklı bir uygulama yöntemi değil mi? Ve ne yazık ki bu yöntemi MEB gibi bir kurum uyguluyor. Yazık bizlere.

Düşünülen düzenlemede, öğrenci başarısız olduğu dersleri 4 yıl içinde düzeltemezse, öğrenciye 1-2 yıl daha ek süre verilecek belki de öğrencinin sınırsız sınav hakkı olacak. Aslına bakarsanız ilk bakıldığında olumlu bir karar gibi görünüyor: Liseye giden öğrenci yıl kaybına uğramadan tüm sınıfları okumuş olacak; sınırsız sınav hakkı verilirse, eninde sonunda (tabii isterse) lise diplomasına kavuşacağı düşüncesi geliyor insanın aklına.

Oysa durum aslında hiç de öyle değildir. Başarısızlığa prim verilerek ve toplumun gözünü boyanarak sağlıklı çözümlere ulaşmak asla mümkün değildir. Bu düzenlemenin pek çok sakıncası bulunmaktadır. Konu gündeme geldiğinde mikrofon uzatılan lise öğürencileri, “Bu uygulama öğrenciyi tembelliğe iter; bu uygulama başarısızlığa yol açar; ilk sınıflarda başarısız olan öğrencinin üst sınıflarda başarılı olması çok zor; bu uygulama okullardaki disiplin sorunlarının artmasına neden olur” şeklinde yanıtlar verdiler. Bunlar öğrencilerin gördükleri sakıncalar. Tabii başka sakıncalar da söz konusudur aslında. Öğretmenin iş yükü artar, yaz tatili zehir olur, üstelik hak ettiği ek ders ücretini de alamaz. Katlanacak iş yükünden bezginliğe düşen öğretmen, öğrencinin başarısız sayılmaması için yada başarısız olan öğrenciden kurtulmak adına hiç de istemeyeceği yolları deneme yoluna gidebilir.

Eğitim bakanı bir “eğitimci” değil, bu olumsuzlukları nereden bilecek diyerek bakanı savunanlar çıkabilir. Ancak, bu bakanın hiç mi danışmanı yok? Bu tür düzenlemeleri akıl eden, düşünen (!) bakan değilse bile, bakanlık bürokratları değil midir? Peki bu bürokratlar öğrencilerin dahi hemen sıraladıkları bu sakıncaları bilmiyorlar mı yada düşünemiyorlar mı? Yetkililerin öğrenci kadar düşünemeyeceğini kabul edemeyeceğimize göre, bunların amaçlarının başka olduğu gibi bir şey çıkıyor ortaya.

AKP’ nin MEB’ i, ilköğretimin son sınıfında okuyan öğrencilere, ilk dönem başarılı olduklarında ikinci dönem okula devam etmeme izni vermişti. İkinci yarıyıl iznini daha çok kim kullanır, köylü-dar gelirli çocuğu mu, kentli-varlıklı aile çocuğu mu? İlköğretimde yaptıkları bir başka düzenlemeyle SBS’ yi getirip bu sınavlarda İngilizce soru sorulmasını da benimsemişti. İngilizce’de başarısız olma olasılığı yüksek olan çocuklar, İngilizce öğretmeni yetersiz olan okullarda okuyan çocuklarla özel ders alamayan yada özel dershaneye gidemeyen çocuklar değil midir? Zorunlu eğitimi 9/10 yıla çıkarmak yerine liseler 4 yıla çıkarılmıştı. Süre zorunlu olarak uzatılmadığında, kimlerin okula gitmeyeceği/gidemeyeceği belli değil midir? Bu uygulamaların temel anlamı ne idi ise, sınıfta kalmanın kaldırılmasının da temel anlamı odur. Yani yoksulların, dar gelirlilerin ve öğrenim düzeyi sınırlı olup çocuğu ile ilgilenemeyen kesimlerin çocuklarını sistem dışına itmek.

Varlıklı yada eğitimli aile çocuğunun “Nasılsa kalma yok” diyerek tembelleşme olasılığı ya da şansı var mı? Bu nitelikteki aileler ne yapar eder, sık sık okula gider ve çocuğunu takipçisi olur, özel hocalar tutar, özel dershaneye gönderir, çocuğunun çalışkan öğrencilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, tembelleşmeyi engeller. Köylü, işsiz, asgari ücretle çalışan, yoksul, dar gelirli yada örgün eğitimden yeterince yararlanamamış aile çocuklarına, aile sahip çıkabilir mi, okullarda bu tür çocuklara sahip çıkacak olanaklar ve süreçler var mıdır? Kaç lisede rehber öğretmen var ve kaç öğrenciye bir rehber düşüyor?

Liseye kadar gelmiş öğrencinin öğrenme güçlüğü içinde olacağı düşünülemez bile. Lisede başarısızlığın nedenini çocuğun yeteneğine bağlamak da anlamsız. Lisede başarısızlığın nedeni, ilköğretimden zayıf gelmek olduğuna göre, suç çocukta mı, MEB’ de mi? Lisede karşılaşılan başarısızlığın nedenlerini bulup öğrenciye yardımcı olmak ve onu başarıya yönlendirmek MEB’ in ve okulun görevleri içine değil midir? Öyledir ama bu görevler unutulmuş, başka şeylerle uğraşılır olunmuş maalesef.

ÖSYM başkanı geçenlerde 2006 ÖSS’ de 750 bin kadar lise mezunu öğrencinin [15-(8-3)=?] işlemini yapamadığı gerçeğini açıklamıştı. Sınıf geçmenin kolaylaştırılması durumunda bu işlemi doğru olarak çözeceklerin sayısının artmasını mı planlıyorlar acaba, yoksa daha da azalmasını mı?

Aslında bu düzenleme ile yapılmak istenen şey çok açıktır. MEB, öğrenciyi başarısızlığa iten nedenleri gidermek için çalışacağına, asli görevini boşlayıp sahipsiz olan öğrencinin sistem dışına itilmesini sağlamaya çalışıyor. Sistem dışına itilenlere de büyük olasılıkla cemaatler sahip çıkacak ve böylece de, bir taşla iki kuş vurulmuş olacak. Ne ince bir düşünce değil mi? Ancak görünen odur ki işin özü budur.

(ARZU KÖK, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Mayıs 2008

Sadece İstanbul’da lalelere 553 okul parası harcandı

Hani; İstanbul Büyükşehir Belediyesi son 5 yıldır kentin her tarafını lale bahçesine dönüştürüyor ve bunun için ömürleri en fazla 20 gün olan soğansız laleleri önüne gelen her yere dikiyor da…

Hani; biz o laleri görünce “Aaaa ne güzel olmuş” diyoruz…

Hani; o laleler de dikildikleri gibi yine bir gecede belediye görevlileri tarafından sökülüp çöpe atılıyor ya…

İşte; İstanbul’un bu 5 yıllık “Lale Devri”nin maliyeti tam 670.5 milyon YTL’ymiş…

Nereden mi biliyorum?

CHP Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in soru önergesine yanıt veren İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın açıklamalarından!

2003’te 80.8…

2004’te 144.1…

2005’te 140.4…

2006’da 147.5…

2007’de 157.7 milyon YTL harcanmış “laleme” çalışmalarını…

Buna en az 160 milyon YTL de 2008 için ekleyin; etti mi 830 milyon YTL…

Yani; bugünkü kurla 675 milyon dolar!

Peki; İstanbul Büyükşehir Belediyesi bunca parayı lale yerine kalıcı yatırımlara yatırsaydı, bugüne kadar neler yapabilirdi?

İşte bu sorunun yanıtları:

* Tanesi 1,5 milyon YTL’den, her biri 16 derslikli 553 ilköğretim okulu…

* 2 milyon YTL’den 16 derslikli ve laboratuvarlı 415 lise…

* Orta ölçekli vakıf üniversiteleri büyüklüğünde 42 üniversite…

* Her biri 70’er yataklı ve tam donanımlı 638 hastane…

* Kilometresi 15 milyon dolardan 45 kilometrelik metro…

* Kilometresi 1,9 milyon YTL’den 437 kilometre duble karayolu…

* Her biri 1,5 milyon dolardan 450 deniz otobüsü…

* Her biri 55 milyon dolardan 12 adet lüks feribot…

* Her biri 23 milyon dolardan 12 ton su kapasiteli 29 yangın söndürme uçağı…

* Her biri 120 milyon Euro’dan, yılda 5 milyon yolcu kapasiteli orta ölçekli (Bodrum benzeri) 3,6 adet havaalanı…

Bu listeyi uzatabilirsiniz. Ama Kadir Topbaş yönetimindeki Büyükşehir Belediyesi bunları yapmaktansa, İstanbullular’ın gözlerini “20 günlüğüne de olsa boyamayı” tercih etti! Diğer büyükşehir ve il belediyelerinin “lale savurganlıkları”nı da merak ediyorsanız, İstanbul örneğini en az beşle çarpın!

(Mustafa Mutlu, gazetevatan.com)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Mayıs 2008

Resmi İdeoloji Yangınları

Bayındır / İzmir Cumhuriyet Savcısı olduğu dönemde yazdığı kitaplar ve basında çıkan demeçleri nedeniyle önce Kars Ağır Ceza Hâkimliğine tayin edilen, daha sonra ise istifa etmek durumunda kalarak görevinden ayrılan yazar Gültekin Avcı, yeni kitabı “Resmi İdeoloji Yangınları, Yargılanan Milletin Kabusları”yla okuyucusuyla buluştu. Metropol Yayınlarından çıkan kitabında Avcı, Ergenekon Soruşturmasından, AKP hakkında açılan kapatma davasına; Atatürk’ün planladığı din reformundan, başörtüsüne bakışına kadar birçok konuyu tarihi gerçekler ışığında değerlendiriyor. Kitaptan Bazı Satırbaşları;

TÜRK DEMOKRASİSİNİN ÖNÜNDEKİ DÖRT ENGEL:
- Ülkemizde ordunun kışla dışında siyasi ve sivil alanı kuşatıp, devlet üstü - denetlenemez bir konumda bulunması
- Ekonomik bağımsızlığımızın IMF, Dünya Bankası gibi küresel sermayenin, gelişmekte olan ülkelere yönelik ekonomik bağımlılık politikalarını idare eden kuruluşların kontrol ve hâkimiyetinde bulunmasıdır.
- Ülkemizde mevcut bulunan hastalıklı laiklik anlayışıdır.
- Skolastik Kemalist bakış açısıdır.

ATATÜRK’ÜN YAPMAYI PLANLADIĞI DİN REFORMU:
Falih Rıfkı aynı minvalde bakın neler demektedir: “Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağından şüphe yoktu… Kemalizm aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Muhammed son peygamber olduğuna göre ondan sonra Kur’an hükümlerini nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Mustafa Kemal’in yaptığı iş de bu nesih hakkını kullanmaktır.” Görüldüğü üzere M.Kemal için bir Peygamber misyonu fevkalade aşikârdır.

Mustafa Kemal döneminde hakikaten de ciddi manada ibadet reformu planlanmıştı. Bu planlama ve proje içinde dikkatinizi çekecek ilginç teklifler vardı. Bakın bazıları nasıldı: Yeni bir Kur’an hazırlanacaktı. Türk Ceza Kanununa aykırı hükümlerin hazırlanacak yeni ‘Kur’an’ kitabına konmaması, bu yeni hazırlanacak Kur’an’da Atatürk’ün demeçlerinden bazı pasajlar yer alması, yine bu yeni Kur’an’da ahiret fikri adalet, Cennet fikri bu dünyada huzur ve saadet, cehennem fikri ise vicdan azabı ve ruhi huzursuzluk olarak tavsif edilmesi söz konusuydu. Yeni Kur’an Türkçe olacak ve TDK tarafından basılacaktı. İbadetlerde bu yeni Kur’an okunmak durumundaydı. Dini ve bilimsel araştırma yapmak isteyenler içinse orijinal Kur’an serbest olacaktı. Farz, vacip ve sünnet tüm namazlar camide imamla beraber Türkçe kılınacaktı. Namaz rekâtları 8’i geçemeyecekti. Camilerde musiki aletleri bulundurulacaktı. Musıki asri ve enstrümantal olacaktı. Böyle devam edip gitmekteydi.

Bu din reformu mülahazalarıyla N.A.B adlı bir ses sanatçısı Dolmabahçe’de Atatürk’ün huzurunda saz takımı eşliğinde ilk Türkçe Kuran’ı okumuştu. M. Kemal de buna keyifle katılmıştı.

DERİN DEVLET’İN TALİMNAMESİ
Özel Kuvvetlerin Resmi Talimnamesinde bu örgüt için şöyle bir koruma kalkanı mevcut; aynen talimnameden: ‘Bir gayri nizami kuvvetin yeraltı unsurları, kaide olarak kanuni statüye tabi değillerdir.’

Peki, Özel Harp birimlerinin görev ve faaliyetleri nelerdir? Şimdi ABD patentli olan ve FM 31–15 simgesi ile tüm NATO ülkelerinde tatbik edilen, Türkçeye ST 31–15 olarak tercüme edilen Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekât Talimnamesine ‘görevlere ve faaliyetlere’ bakalım:

“Açık ve Sinsi Faaliyetler: adam öldürme, bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm hale getirme, adam kaçırma suretiyle tedhiş, olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonulması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve dezenformasyon, zorbalık, şantaj”

Özel Harp Dairesinin eski başkanlarından aynı zamanda eski MİT görevlisi Em. Tümgeneral Cihat Akyol, Silahlı Kuvvetler dergisine 1971 yılında yazdığı bir yazıda ÖHD’ne egemen olan anlayışa yönelik olarak şu ibretamiz satırları kaydetmektedir:

“Mukavemetin en verimli tohumunun ZULÜM olduğu bilinmelidir. Bazen Gayrınizami kuvvetlerin bu gerçeği bile bile sahte operasyonlarla halkın mukavemet cephesine iltihakına çalışılır… Halkı mukavemetçilerden ayırmak için sanki ayaklanma kuvvetleri tarafından yapılıyormuş gibi, mücadele kuvvetlerince ZULME kadar varan haksız muamele ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir.” (Silahlı Kuvvetler Dergisi Eki, Mart 1997)

Şimdilerde aysbergin görünen yüzüne yönelik bir soruşturma olan Ergenekon operasyonu ile çok fazla ümitlenmemek gerekmektedir. Zira ülkenin şu anki kurumsal yapısıyla Genelkurmay ciddi bir destek vermediği sürece ‘Türk Derin Devleti’nin kontrol altına alınması mümkün değildir.

(İrfan KOÇYİĞİT, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Mayıs 2008

İbrahim Tatlıses’e ağır suçlamalar

Kamuoyunda ”Sauna Çetesi” olarak bilinen ve eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul Çakır ile İbrahim Tatlıses’in de aralarında bulunduğu 18 sanığın yargılandığı davada ifade veren mağdur Hüseyin Bozan, ”Bu davada ifade vermemem için İbrahim Tatlıses bizzat ya da adamlarını göndererek beni duruşmaya girdiğim takdirde öldürmekle tehdit etmişlerdir” dedi.

Mağdur Hüseyin Bozan, 2001-2002 yılları arasında İbrahim Tatlıses’in korumalığını yaptığını belirterek, ”Tatlıses’in, 14 Ekim 2002 tarihinde, kendisinden Derya Tuna’yı öldürmesini istediğini ve bunun karşılığında 500 bin dolar vereceğini söylediğini” iddia etti.

”İbrahim Tatlıses’in, olay günü kendisini Günay Restoran civarına bıraktığını” ileri süren Bozan, daha sonra Derya Tuna’nın ayağına doğru ateş ederek baldırından yaraladığını, bu sırada çevrede bulunan bir gazetecinin de yaralandığını, bu olay nedeniyle 11 yıl hapse mahkum edildiğini ve 4 yıl cezaevinde yattığını söyledi.

”Tatlıses’i çok sevdiği ve saydığı için yargılanması sırasında mahkemede başka bir hikaye uydurduğunu” savunan Bozan, hapisteyken Tatlıses’in kendisine bakmadığını ve hiç para vermediğini belirtti.

Cezaevinden çıktıktan sonra Tatlıses’i telefonla aradığını, ancak görüşemediğini kaydeden Bozan, ”telefona çıkan sekretere maksadını aşan sözler söylediğini, bunun üzerine Tatlıses’in, daha sonra kendisini arayarak ölümle tehdit ettiğini, ‘Sana araba, ev vereyim. Sus’ şeklinde sözler sarf ettiğini” iddia etti…

(Aktifhaber, 5-2008)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Mayıs 2008

Irak şokunun üzerine sevgili şoku

tyler-ziegel.jpg

Genç Tyler Ziegel’ın en büyük isteği lise aşkı Renee ile evlenip mutlu bir aile kurmaktı. Tyler Irak’ta görev yapıyordu. Döndüğünde Renee ile evlendiler. Fakat işler planladığı gibi gitmedi. Genç asker ikinci kez Irak’a gönderildi. Bağdat’a bu ikinci dönüşünde hayatı değişti. Direnişçilerin, Tyler’ın yanında patlattığı mayın, yüzünü tamamen kaybetmesine yol açtı. Derhal Amerika’ya geri çağırıldı. Sevgilisi Renee şok olmuştu fakat onu bırakmadı. İki sene boyunca ona baktı ve sonunda evlendiler. Hikayelerini tüm Amerika biliyordu artık. Günlerce gazete manşetlerinden inmediler. Hatta evlendikleri gün olan 7 Ekim tarihi Renee&Tyler Ziegel günü olarak belirlenerek resmi tatil ilan edildi. Fakat gelecek bekledikleri gibi olacak mıydı? Tyler şu anda 25, Renee ise 22 yaşında. Bu kadar görkemli bir başlangıca sahip olan ilişkileri çoğu insanın tahmin ettiği veya istediği şekilde gelişmedi. Genç çift sadece altı ay evli kalabildi ve geçtiğimiz yıl içinde boşandı.

Tür: , Yayın tarihi: 28 Mayıs 2008

Para darbesi

Refik Koraltan’ın gelini Süheyla Koraltan’ın ‘27 Mayıs servet ihtilaliydi’ şeklindeki sözleri tartışılıyor.

Koraltan, “Büyük sıkıntılar çektik. Bunları bize yaşatanlara bakın; kiminin TIR filosu, kiminin büyük şirketleri var. 27 Mayıs, her şeyden önce servet ihtilalidir.” demişti. Koraltan’ın ‘darbenin ardından servet sahibi olmakla’ suçladığı isimler arasında eski Milli Birlik Komitesi üyesi emekli Yüzbaşı Numan Esin’in de bulunduğu ileri sürüldü.

Halen 1961 Anayasası ve Çağdaş Demokrasi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olan Numan Esin, Esin Nakliyat’ın sahibi olarak biliniyor. Darbe sonrasında yaşanan yolsuzluklara örnek olarak ise ‘Alyans Evler’ gösteriliyor.

Darbeden sonra askerler, bozulan ekonomiyi düzeltmek için ‘alyansınızı hazineye bağışlayın’ kampanyası başlattı. Kampanyaya Vehbi Koç 26 kilo altın ve 1 bina bağışladı. İşçi, öğretmen ve öğrencilerden de yoğun katılım oldu.

Hazinede yüklü miktarda altın birikti. Ancak halk, Ankara Yücetepe’deki askerî lojmanların halktan alınan bu alyanslarla yapıldığı iddiasının ardından kampanyadan desteğini çekti.

‘Alyans Evleri’ iddiasını CHP de kabul ediyor. CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek, TBMM Genel Kurulu’nda 2 Nisan 2003′te yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“27 Mayıs 1960′tan sonra -hepiniz hatırlarsınız- bir alyans bağışı vardı. Halkımız alyansını bağışladı, onun karşılığında kendilerine beyaz, ucuz metalik alyanslar verildi. Sonra ‘bu alyanslar ne oldu’ diye araştırıldığında; işte, bir Alyans Evleri yapıldı, Alyans Mahallesi kuruldu; o kadar.”

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de 9 Ağustos 2005 tarihli yazısında şunları kaydetmişti:

“27 Mayıs darbesinden sonra toplanan alyanslarla inşa edilen evlerin hangi ‘Kuvvacı idealler’ için harcandığını hepimiz çok iyi biliyoruz.”

Benzer bir süreç 28 Şubat sürecinde yaşandı. Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yaptığı yolsuzluk operasyonları sırasında bazı paşaların batan bankaların yönetim kurullarında görev yaptığı ortaya çıktı. 1990-93 yılları arasında Kara Kuvvetleri komutanlığı yapan Muhittin Fisunoğlu, Hayyam Garipoğlu’nun Sümerbank’ında; eski Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, Cavit Çağlar’ın İnterbank’ında yönetim kurulu üyesiydi.

Çağlar ve Garipoğlu, bankaları fona devredilince cezaevine gönderildi. Yıllarca süren davalarda ağır hapis ve para cezası aldılar. Fisunoğlu hakkında takipsizlik kararı verildi, Koman’ın ifadesi bile alınmadı.

28 Şubat’ın generallerinden Güven Erkaya, Bank Ekspres’in ve sürekli el değiştiren Kanal 6′nın patronu Korkmaz Yiğit’in danışmanlığını yaptı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Vural Bayazıt ise Dinç Bilgin’in Etibank’ında yönetim kurulu üyeliği yaptı.

Süheyla Koraltan, 27 Mayıs’a neden ’servet ihtilali’ dediğini çarpıcı örneklerle izah etti: “Kayınpederimin evindeki eşyaları didik didik ettiler. Halıların metrekaresine varıncaya kadar sordular. Yatak odalarına, tuvaletin sifonlarına kadar baktılar; hiçbir şey bulamadılar.”

Süheyla Hanım’ın eşi Oğuzhan Koraltan’ın (Refik Koraltan’ın oğlu) servetlik projeleri de darbecilerin hedefi olmuş. Koraltan, eşinin ofisine yapılan baskını ve emeklerinin nasıl çalındığını şöyle anlatıyor: “Oğuzhan serbest çalışıyordu. O zaman parkmetreleri getirmek istiyordu. Cadde, sokak ve stadyumların ışıklandırılması ile ilgili projeler hazırlamıştı. Hatta İstanbul’un aydınlatılması ihalesini 1959′da kazanmıştı. Darbe günü cuntacılar Oğuzhan’ın ofisini bastı. Trilyonluk değeri olan projeleri alıp götürdüler. Bir daha da geri vermediler. Kazandığı ihaleyi de iptal ettiler.” Koraltan ailesinin darbeden sonraki hayatı da zorluklarla geçer.

Süheyla Hanım, bir gün oğlu Yavuz’u okula yazdırmak için Şişli Terakki’ye müracaat eder. Ancak dönemin okul müdürü Ecvet Bey, “Koraltan soyadı olan birini alamam.” diyerek müracaatı geri çevirir. Süheyla Hanım oğlunu başka bir okula yazdırmak zorunda kalır.

70 yaşında olan Refik Koraltan ise Yassıada’da hücrededir. Soğuğa dayanamadığı için gelininden uzun kollu elbiseler ister. Eşyalarını göndermeye Süheyla Koraltan gider. Ancak eşyaların yanında kolonya göndermesine izin verilmez: “Kolonyayı kabul etmediler. ‘Neden izin vermiyorsunuz?’ diye sordum, ‘Onu içer.’ dediler.

Odalarını kendileri temizler, söküklerini kendileri dikerdi. Kayınpederim sağlıklı insandı. Dış memleketlerin birinde esir düşse, bu kadar yapmazlardı.”

(Zaman)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Mayıs 2008

Tevhid-i Tedrisat kanunu var mıdır?

Mustafa Kemal Atatürk’ün Turkiye Cumhuriyetini kurarken yaptığı bir dizi devrimden birisi de Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim ve öğretim kurumlarının bir çatı altında toplanması idi. Bugün bu yasa hala yürürlükte olmasına rağmen delik deşik olmuştur ve uygulanmamaktadır. Kanunda ilk deliğin açılması 1941 yılına rastlıyor. 637 sayılı kanunla bir fıkra eklenmiş ve “Mektebi Harbiyeye menşe teşkil eden askeri liseler bütçe kadroları ile Müdafaai Milliye Vekaletine devrolmuştur. ” Türkçesi ile askeri okullar Milli Eğitim Bakanlığından alınarak Milli Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Bu kanun 1982 anayasasında 174. maddeyle “inkılap kanunlarının korunması” başlığı altında zikredilmiş ve bu yasaların anayasayla çeliştiği şeklinde yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Lütfen anayasamızı açın ve bu maddeyi bir okuyuverin. Yazının sonunda tekrar bu konuya döneceğim. Tevhid-i Tedrisat kanunu esas itibarı ile medreseleri ortadan kaldırmak için çıkartılmış bir kanundu. Aslında daha yürürlüğe girerken bile yabancı okularını etkilemeyeceği aşikardı. Nitekim geçen şu kadar zamandan sonra yabancı okulların tam olarak Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olduğu söylenemez. Hele ki Heybeliada Ruhban Okulu Avrupa Birliğinin zorlamasıyla açılabilirse bizim Tevhid-i Tedrisat kanunu hepten hikaye olacaktır. Bugün bile; Üniversiteler Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olmakla birlikte Milli Eğitimin üzerinde bir kurum gibi davranan YÖK sayesinde farklı idare ediliyor. Üniversitelerin bünyesinde açılan ilköğretim kurumları ve liselerin bir kısmı tamamen Milli Eğitim Müdürlüklerinden bağımsız davranmakta bir bakıma kaçak eğitim yapmaktadır. Ankara Üniversitesine bağlı TÖMER (Türk Dili Öğretim Kursu) kurs kapsamında Milli Eğitim Bakanlığından izin alması gerekirken Bakanlıkla davalı duruma düşmüştür. Belediyelerin popülist yaklaşımlarla açtıkları BELMEK, İSMEK, KOMEK gibi meslek edindirme kurslarının çoğu kaçak kurs kapsamındadır. Yeni düzende bir çok becerinin kurslarla ve sertifikasyonlarla kazandırılacağı aşikardır. Ancak mevzuatın birçok noktada yürüyen sürece engel olması ve insanların ihtiyaç duydukları eğitimleri almak için çözüm bulmaları gerekmektedir. Maalesef bazen yasalar sanki delinmek içinmiş gibi dolaylı çözümler bulunabiliyor. Yıllardır Açıköğretim, KPSS, TUS gibi alanlarda kurslar kaçak yada farklı formüllerle öğretimlerine devam etmişlerdir. Yasalar sembolik metinler olmaktan çıkmalıdır. Anayasayı açıp 174. maddeyi okuduysanız burada korunması gereken kanunların hemen hepsinin sembolik birer yasa olarak durduğunu ve kimse tarafından uygulanmadığını göreceksiniz. Bunun en dramatik örneği “Şapka İktisası Hakkında Kanun”dur. Günümüz Türkçesiyle “Şağka Giyilmesi Hakkında Kanun”. Bu kanunda “Türkiye Büyük Millet Meclisi azalarý ile idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilümum müessesata mensup memurin ve müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiþ olduðu þapkayý giymek mecburiyetindedir.” denilmektedir. Yani tüm özel ve kamu kurumlarında çalışan memur ve hizmetliler şapka giymek mecburiyetindedir. Türk Silahlı Kuvvetleri dışında şapka giyen kimseyi gördünüz mi? Tevhid-i Tedrisat Kanununa göre tamamı Milli eğitim Bakanlığına bağlı olması gereken eğitim kurumları bu kadar paramparça iken bu kanunun var olduğuna ve yürürlükte olduğuna inanmak inatçı bir ısrardan başka ne olabilir? Kanunlar ya uygulanmalıdır veya günümüz şartlarına uyarlanmalıdır.

(Feyzeddin ALPKIRAY, netpano.com)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Mayıs 2008

Klavyede klozetteki kadar bakteri varmış

İngiliz bilim adamları, bilgisayar klavyelerinde klozetteki kadar bakteri bulunduğunu ortaya çıkardı. Klavyedeki milyonlarca bakterinin kullanıcılarda ishal, kusma ve benzeri rahatsızlıklara yol açabildiğine dikkat çeken bilim adamları, bakterilerin arasında kolibasili ve enfeksiyonlara yol açan Staphylococcus aureus’un da bulunduğunu bildirdi.

‘Which?’ adlı dergide yayımlanan araştırmada, 33 ayrı klavyeyi inceleyen bilim adamları, klavye bakterileriyle klozet ve tuvaletlerin kapı kollarında bulunan bakterileri karşılaştırdı. İnceledikleri klavyede, bir klozettekinden 5 kat fazla bakteri bulunduğunu gören bilim adamları, kirliliğin kabul edilebilir düzeyin 150 kat üstünde olduğunu belirtti. Klavyelerde bakteri üremesinin en önemli sebebinin, kullanıcıların bilgisayar başında yemek yemesi olduğunu kaydeden bilim adamları, dökülen kırıntıların bakterilerin üremesine yol açtığını ifade etti. Bilim adamları, kullanıcıların kişisel temizliğe dikkat etmemesi ve el yıkamamasının da bakteriyel kirliliği artırdığına dikkat çekti.

(Londra, aa)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Mayıs 2008

Margarinin 7 gerçeği ne kadar gerçek?

Ünlü simaların kullanıldığı margarin reklamıyla margarin hakkında 7 gerçekten sözediliyor ve margarin özendiriliyor. Peki gerçek öyle mi? Uzmanlar, bu tezleri çürütüyor…

1- BİTKİSEL YAĞ İÇERİR:

Prof. Dr. Ahmet Aydın: Evet doğru, ama bu bir üstünlük değil! Margarinlerde kullanılan hammadde konusu da oldukça karışık. Ülkemizde yetişen ayçiçeği, soya ya da kanola yağını mı kullanıyorlar, belli değil. Soya yağının içinde ne oranda genetiği değiştirilmiş organizma olduğu hakkında da hiçbir bilgi verilmiyor. Prof. Dr. Kenan Demirkol: Dedem hayvani bir besin olan tereyağıyla beslenmiş ve tam 117 yaşında ölmüş. Babam ise bitkisel yağların kullanıldığı Vita yağını yermiş. Kendisi 59 yaşında öldü. Yani babam; ömrünün yarısını margarine hediye etmiş oldu.

2- KOLESTEROL İÇERMEZ:

Prof. Dr. Ahmet Aydın: Doğru ama bu iyi bir özellik değil. Kolesterol; D vitamini, erkeklik hormonları, kadınlık hormonları, diğer hormonlar ve safra asitlerinin ana maddesidir. Eğer diyette yeteri kadar almazsanız, vücudun doğal olarak oluşturduğu kolesterol üretimi artar ve bu; vücuttaki mikropsuz iltihap maddelerini de artırır. Bu iltihap maddeleri de başta kalp hastalığı ve kanser olmak üzere bir yığın kronik hastalığa yol açar. Prof. Dr. Kenan Demirkol: Kolesterol, vücudumuzun ürettiği hormonların temel yapıtaşıdır. Bir besinin hiç kolesterol içermemesi; çok sağlıklı olduğu anlamına gelmez.

3- TRANS YAĞ BARINDIRMAZ :

Prof. Dr. Ahmet Aydın: Yanlış! Trans yağlar azalmıştır ama sıfıra inmemiştir. Prof. Dr. Muammer Kayahan: Yeni teknolojiden yararlanılarak üretilen margarinler, trans asitleri içermemeleri nedeniyle hidrojene yağların kullanıldığı margarinlere kıyasla daha az sakıncalıdır. Ancak hiçbir diyetisyenin, yeni teknoloji ürünü margarinleri, özellikle de kalp-damar sağlığı açısından sakıncasız olarak niteleyeceğini sanmıyorum. Prof. Dr. Kenan Demirkol: Toplum, trans yağ tehlikesi konusunda bilinçlendiği için margarinlerdeki trans yağlar ortadan kaldırıldı. Ama bu durum hepsinde geçerli değil! Sanayi tipi margarinler hala aynı şekilde üretiliyor. Diyetisyen Fatmagül Yılmaz: ‘Margarin tamamen sağlıklı hale geldi’ gibi bir yargıya kapılmak sakıncalıdır. Bu noktada bir diyetisyenlik ilkesinden söz etmek istiyorum. Bir ürünle ilgili yenilik ve gelişmelerin dikkatle izlenmesi, elbette ki önemlidir. Ancak bu konulara dikkatle yaklaşılması, yeniliklerin abartılı bir şekilde aktarılmaması ve halkın kafasının karıştırılmaması gerekir. ‘Trans yağlar tamamen sıfırlandı’ gibi bir sonuca varmak doğru değil. Kızartma ve pişirme sırasında da trans yağ oluşumuyla ilgili bazı kaygılar var. Daha da önemlisi; bu gelişmeler Türkiye’de üretilen bütün margarinleri kapsamıyor ve özellikle sanayi margarinleri henüz bu teknolojik gelişmelerin dışında.

4- BESLENME ÇEŞİTLİLİĞİ SAĞLAR:

Prof. Dr. Ahmet Aydın: İyilerin yanında kötünün olması bir çeşitlilikse, doğru! Diyetisyen Fatmagül Yılmaz: Margarinlerin zaten özellikle fırıncılık ve fast-food alanında çok yaygın kullanımı yüzünden, margarin tüketirken tüketicileri miktar konusunda hep uyarırız. Bu ürünler nedeniyle yeterli miktarda katı yağ tüketiminin zaten oluştuğunu dikkate alarak, tüketicilerin dikkatli ve genel olarak yağ tüketimi konusunda bilinçli davranmasını sağlamaya çalışırız. Prof. Dr. Kenan Demirkol: Bisküvi satın alıyorsunuz, üstünde hidrojenize nebati yağ yazıyor. Bitkisel diye düşünüyorsunuz ama bu; eşittir margarin! Hiç mutfağa sokmasanız bile yeterince margarin tüketmiş oluyorsunuz zaten! Prof. Dr. Muammer Kayahan: Toplumlarda yaygınlık gösteren kimi riskli hastalıklarla, fertlerin gıda tüketim alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi saptamak üzere, bugüne kadar ulusal ve uluslararası düzeyde sayısız araştırma yapılmış. Ulaşılan sonuçlara göre; söz konusu hastalıklar yönünden tüketilen gıdalar arasında yemeklik yağ çeşit ve miktarı daima birinci derecede sorgulanmıştır. Bu çalışmaların sonucu olarak da, Amerikan Kalp Birliği tarafından sağlıklı yağ tüketimi için bir reçete geliştirilerek yayımlanmıştır. Bu reçeteye göre; günlük tüketilen yağın üçte birini mutlaka zeytinyağı, ikinci üçte birini ayçiçeği ve benzeri tohum yağları ve eğer zorunluysa son üçte birini de katı yağ veya margarin oluşturabilmektedir. Diğer taraftan vücuda alınan günlük enerjideki yağdan kaynaklanan pay ise; yüzde 15-30 arasında olmalıdır. Bu arada önemli hastalıklar yönünden irdelendiğinde, aşırı doymuş yağ tüketimi özellikle kalp-damar sağlığı yönünden ciddi bir risk oluşturur.

5- İÇİNDE OMEGA VAR:

Prof. Dr. Ahmet Aydın: Bu kadar çok Omega 6 alındığında, Omega 6/Omega 3 oranı müthiş bir şekilde artıyor. Omega 3/Omega 6 dengesizliği ise; şişmanlık, diyabet, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, müzmin yorgunluk, kanser ve osteoporoz (kemik erimesi) gibi son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda müzmin hastalığın oluşumunda son derece önemli bir paya sahip. Prof. Dr. Kenan Demirkol: Sanki marifetmiş gibi Omega 6 ve Omega 3 içeriğinden söz ediliyor. Geçen yıllarda Dünya Sağlık Örgütü; toplumları fazlasıyla Omega 6 tüketimi konusunda uyardı. Çünkü, fazla Omega 6 tüketimi kalınbağırsak, meme, pankreas kanserlerine neden olabiliyor. Diyetisyen Fatmagül Yılmaz: Margarin hangi yağ kaynağından yapıldıysa, bu yağ asitleri miktarı ona göre farklılık göstermektedir. Toplum tarafından bilinen bu yağ asitlerinden Omega 6 grubu; bitkisel kaynaklı olup, sıvı yağlarda bol miktarda bulunmaktadır. Diğer grubu oluşturan Omega 3 yağ asitleri yönünden zengin olan bitkisel kaynaklı yağ alternatifleri de oldukça fazladır. Bu nedenle Omega 3 eklenmiş veya eklenmemiş margarin tüketmeyi, fayda açısından ikincil bir konu olarak ele almakta yarar vardır.

6- A VE D VİTAMİNİ İÇERİR:

Prof. Dr. Ahmet Aydın: Margarinciler yaptıkları kimyasal ve fiziksel işlemlerle yağlarda bulunan doğal vitaminleri tahrip edip, daha sonra içine bir-iki tanesini koyuyor. Sonra da bununla övünüyor. Halbuki doğal yağda, bunlar da dahil onlarca vitamin var. Diyetisyen Fatmagül Yılmaz: Yağ elde edilmesi sırasında vitaminlerin bir kısmı zarar görür veya kaybolur. Bu nedenle bütün ülkelerin gıda tüzüklerinde yasal olarak A ve E vitaminlerinin sıvı yağlara ve margarinlere eklenmesi gerektiği belirtilmiştir. D vitamininin margarinlere eklenmesi koşuluysa, ancak güneş ışınlarından yararlanılması zor olan ülkeler için geçerlidir. Çünkü D vitamini günde 15 dakika direkt güneşe tabi kalındığında yeteri kadar sentezlenir.

7- BİR ENERJİ KAYNAĞIDIR:

Prof. Dr. Ahmet Aydın: Bir enerji kaynağı olduğu doğru ama kötü bir enerji kaynağıdır. Diyetisyen Fatmagül Yılmaz: Günlük enerji gereksiniminin sağlanmasında; normal koşullarda yağların oranının yüzde 30-35′i geçmemesi, yağ kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve doymuş yağlarla margarinin yüzde 8′den, tekli doymamış yağ içeren yağların yüzde 17′den, çoklu doymamış yağ içeren yağların ise yüzde 10′dan fazla tüketilmemesi gerekiyor. Bir zeytinyağı ülkesi olduğumuz dikkate alınırsa; margarin tüketim oranını istenen sınırlar içinde tutmak Türkiye’de kesinlikle mümkün.

(Sabah, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Mayıs 2008

Coca Cola özütünün bir zararı daha ortaya çıktı

İçeriği hala sır gibi saklanan Coca Cola’da önemli bir gerçek ortaya çıktı. DNA’yı bile bozan E211 için Coca Cola özür diledi. İşte çarpıcı ayrıntılar.

Piyasaya çıktığı ilk günden beri içerisindeki katkı maddelerini bir sır gibi saklayan Coca Cola firmasının sırrı sonunda çözüldü. Yapılan araştırmalarda Coca-Cola’nın içerisinde E211 (Sodyum Benzoat) maddesinin bulunduğu saptanmış, firma uzun süre bu iddialara karşı sessiz kalmıştı. Sodyum Benzoat maddesi siroz, parkinson gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor, hiperaktivite bozukluğuna neden oluyor ve DNA’ya zarar veriyor.

Genel olarak gazlı içeceklerin birçoğunda bulunan ve küflenmeyi önleyen bu maddenin C vitaminiyle karşılaşınca kansorejene dönüştüğü belirtildi. Coca Cola firması ilk olarak Diet Colalar’dan bu maddeyi çıkartacaklarını ve yıl sonuna kadar tamamen kullanımdan kaldıracaklarını açıkladı. Firma sözcüsü bu maddeyi kullanmayı bırakacaklarını açıklasa da Sodyum Benzoat’ın yerini tutacak başka bir bileşen bulamadıklarını da itiraf etti.

(Bugün, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Mayıs 2008

İstanbul’un fethinin bilinmeyenleri

Bu yıl İstanbul’un fethinin 555. Yıldönümü. İstanbul’un fethi dünya tarihinin en büyük olaylarından biridir. Tarihçi Erhan Afyoncu, İstanbul fethinin bilinmeyenlerini yazdı…

KUŞATMA BAŞLIYOR

Uzun bir hazırlık döneminden sonra 6 Nisan 1453′te Osmanlı ordusu Bizans surlarının önündeydi. 6 Nisan gecesinden başlanarak surlar top ateşi ile dövülmeye başlandı. Surlarda yıkılan yerler, müdafiler tarafından hemen dolduruluyordu. 7 ve 12 Mayıs tarihlerinde iki büyük saldırı gerçekleştirildiyse de, bir netice alınamadı. Bunun üzerine Osmanlı toplarının çoğu Topkapı-Edirnekapı arasına kaydırıldı ve saldırılar şehrin en zayıf bölgesinde yoğunlaştırıldı. Kuşatmanın uzaması, Avrupa’dan gelebilecek yardım yüzünden Osmanlı ordusunu zor duruma sokmuştu.

Bu sırada Venedik donanması Ege’ye gelmişti. 25 Mayıs’ta Bizans’a son kez teslim ol çağrısı yapıldı. Bizanslılar’dan şehri teslim etmek isteyenler oldu. Ancak İtalyanlar buna şiddetle karşı çıktılar. Bu sırada Macarlar’ın, yardıma geldiği haberleri Osmanlı ordusunun moralini bozmuştu. Tehlike büyüktü. Vezirizam Çandarlı Halil Paşa, baştan beri savunduğu kuşatmayı kaldırma fikrinde ısrar etti. Ancak Zağanos Paşa, Şehabeddin Paşa, Turahan Bey ve Akşemseddin saldırıya devam edilmesi gerektiğini söylediler.

Büyük bir saldırıya geçilmesi için karar alındı. Askere şehir alındığında üç gün yağma izni verildiği duyurusu yapıldı. 28 Mayıs 1453′te bütün orduya İstanbul’a yapılacak son saldırı için hazırlanmaları emri verildi. 29 Mayıs sabahı gün ağarmadan genç padişahın emriyle savaş naraları atarak saldıran askerlerin sesleriyle son hücum başladı. Hiç durmadan çalan mehter askeri coşturuyordu. Bizanslılar bu seslere karşılık vermek için şehirdeki bütün kiliselerin çanlarını çaldılar.

SON HÜCUM

Osmanlı askerleri şehre dur-durak bilmeden saldırıyorlardı. Fatih ilk olarak azapları ve ordusundaki Hıristiyanlar’ı surlara saldırttı. Osmanlı ordusunun en seçkin birlikleri surlara saldıran askerlerin arkasında düşmanın yorulmasını ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Saatler süren çatışmaların ardından II. Mehmed son darbeyi vurmak üzere yeniçerileri savaşa soktu. Binlerce askerini arka arkaya şehit veren Osmanlı ordusu karşısında Bizans’ın dayanma direnci kalmamıştı. Şehre her taraftan saldırılıyordu. Ancak asıl savaş Topkapı-Edirnekapı arasındaki surlarda oluyordu.

Fatih, şehrin en zayıf kısmı olduğunu anladığı Topkapı-Edirnekapı arasındaki surları günlerce süren top ateşiyle ve lağım patlatarak tahrip ettirmişti. Bu yüzden asıl hücum bu bölgeden yapılmaktaydı. Bir gülle parçası şehrin en büyük savunucularından olan Cenevizli Giustiniani’yi yaraladı. Adamlarının komutanlarını alarak Haliç’teki gemilerine gitmeleri, Bizanslılar’ın son direncini de kırdı.

Bu sırada Topkapı civarındaki surlara çıkan Türk askerlerini gören Bizanslılar haykırarak şehrin iç kısımlarına doğru kaçmaya başladılar. Topkapı surlarında ardı ardına Türk bayrakları dalgalanmaya başladı. İstanbul bir anda “Şehir düştü, şehir düştü” sesleriyle çalkalanmaya başladı. Surlarda dalgalanan Bizans Kartalı ve Aziz Markos’un aslanı bulunan bayrakların yerini Türk sancakları almıştı. Şehrin savunması çökmüştü. Binlerce Türk askeri içeriye girmeye başladı. Bizanslılar evlerine, ailelerinin yanına giderken, bir kısım ahali ile yabancılar Haliç’teki gemilere kaçıyorlardı. Öğlen olduğunda şehir tamamen Türkler’in eline geçmişti.

AÇIK UNUTULAN KAPI

İlk büyük Osmanlı tarihçisi Hammer’den Romancı Stefan Zweig’e kadar birçok Batılı tarihçi ve edebiyatçı İstanbul’un fethinin son safhasını şu şekilde anlatırlar; “Surların arasında dolaşan birkaç Türk askeri Edirnekapı ile Eğrikapı arasında bulunan Kerkoporta (Cambazhâne) denilen yayalara ayrılmış küçük kapılardan birisinin aklın alamayacağı bir unutkanlık yüzünden açık kaldığını görürler. Diğer askerlere de haber verilir ve Türkler bu kapıdan girerek İstanbul’u fethederler. Herkesin unuttuğu bir kapı olan Kerkoporta, küçücük bir rastlantı, dünya tarihinin gidişini değiştirmiştir”.

Bu bilgi sadece o sırada Midilli’de olan, yani şehrin fethini bizzat görmeyen Dukas Tarihi’nde vardır ve dönemin diğer kaynakları ile uyuşmaz. Dönemin Türk kaynakları ile Barbaro, Dolfin ve dönemin diğer Latin ve Bizans kaynakları incelendiğinde fethin son aşamasının hiç de bu şekilde olmadığı anlaşılmaktadır. Açık kapı söylentilerinin gerçekle alakası yoktur.

Fethin şokunu atlatmak ve şehrin Türklerin eline geçmesini küçümsemek için çıkarılmıştır. Bu rivayet Batı’da çok yaygındır. Ancak yerli ve yabancı tarihlerin çoğuna göre Türk askerleri bugünkü Topkapı’ya yakın bir yerden savaşarak şehre girmişlerdir. Nitekim bu bölgenin ismi de, surların gördüğü tahribat sebebiyle, fetihten sonra Top Yıkığu Mahallesi olarak anılmıştır.

İSTANBUL’UN FETHİ BiZE BÜYÜK BiR iMPARATORLUĞUN YOLUNU AÇTI

İstanbul’un fethi genç padişaha sonsuz bir kudret ve otorite sağlamıştı. Fetih öncesi büyük karışıklıklar içerisinde çalkalanan Osmanlı Devleti bu fethin getirdiği büyük prestijle hem İslâm dünyasının en parlak devleti haline geldi, hem de düşmanları üzerinde psikolojik yılgınlık yarattı.

Fatih fetihten hemen sonra iktidarını sınırlayan Çandarlı’yı görevden aldı ve bir müddet sonra öldürttü. Aynı şekilde hükümdarlığı üzerinde bir tehdit olarak gördüğü Osmanlı şehzadesi Orhan Çelebi de fetih sırasında ortadan kalkmıştı. Fatih’in veziriazamlarının sonuncusu hariç hepsi kapıkulu kökenlidir. Bu durum hükümdara aristokrat Türk ailelerinin nüfuzundan kurtulması imkânını vermiştir. Ancak her şey devşirmelere bırakılmamış, dinî, idarî ve malî bürokrasi Türk kökenlilerden teşkil edilmiştir.

Böylelikle kapıkulları ile Türkler arasında bir denge kurularak devlet yönetiminde tek söz sahibinin padişah olması sağlanmıştır. Osmanlı tarihçilerinin en önemli ismi Prof. Dr. Halil İnalcık, fetret devrinin gerçek bitişinin İstanbul’un fethi ile olduğunu söyler. İstanbul’un fethi öncesinde sallanan imparatorluk, fetihle kazandığı büyük itibar sayesinde dünya siyasetine yön verecek bir imparatorluk olma yoluna girdi. Halil İnalcık, fetih sayesinde II. Mehmed’in kendisini cihanşümul bir imparatorluğun temsilcisi olarak gördüğünü, mutlak ve hudutsuz bir iktidar kazandığını söyler.

Bu durum merkeziyetçi devletin kurulabilmesini ve devamlı fütuhat faaliyetlerinde bulunulabilmesini sağladı. Fatih’in cihanşümul hakimiyet fikrinin temelleri geniş bir yelpazeden oluşuyordu: Türk-Moğol hükümdarlık geleneği, İslâmî hilafet telakkisi ve Roma imparatorluk fikri. Fatih, fetihten sonra kendisini Roma İmparatorluğu’nun yegâne varisi sayarak, Bizans İmparatorları ile akraba bütün sülaleleri (Trabzon Rum İmparatorluğu, Mora Despotları vs) ortadan kaldırmak için faaliyete geçmişti. Fatih’in şahsında Türk-İran-İslâm ve Roma hükümdarlık geleneklerini birleştiren Osmanlı padişahı tipinin doğmuştu.

(Bugün, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 27 Mayıs 2008

Einstein’ın dini aşağılayan mektubu para etti

Yahudi asıllı ünlü Alman fizikçi Albert Einstein’ın, “Tanrı düşüncesinin insanoğlunun zayıflığının bir ürünü olduğunu” yazdığı mektubu 404 bin dolara satıldı. Londra’daki Bloomsbury müzayede evinde yapılan açık artırmada, el yazısıyla yazılmış mektubun tahminin 25 kat üstünde fiyata alıcı bulduğu belirtildi. Einstein, ölümünden bir yıl önce 1954′te filozof Eric Gutkind’e yazdığı mektupta, “Tanrı kavramı benim için insanoğlunun zayıflığının bir ifadesi ve ürünü olmaktan öteye gitmiyor. İncil de muteber ancak yine de hayli çocukça olan ilkel efsanelerin bir toplamından ibaret” ifadesini kullanmıştı. Einstein uzmanları, bu mektubun, ünlü fizikçinin din konusunda karmaşık ve “bilinmezci” görüşe sahip olduğu düşüncesini desteklediğini söylüyorlar.

(aa, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 26 Mayıs 2008

8 tane 8 nasıl 1000 eder?

888+ 88+8+8+8=1000

Tür: , Yayın tarihi: 26 Mayıs 2008

Cete ve Yargı birlikteliği

Ergenekon terör örgütü soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve yaşı gerekçe gösterilerek tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk, 1. Ordu Eski Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Danıştay ve Yargıtay üyeleri ile üniversitelerden öğretim üyelerinin de aralarında bulunduğu 70 kişinin toplantı yaptığı öğrenildi. Ergenekon terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, söz konusu görüşmeyi doğruladı.

(Cevdet KILIÇLAR-Kenan KIRAN, VAKİT, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 26 Mayıs 2008

‘Tanrı uludur’ mu Menderes’i astırdı?

27 Mayıs 1960 darbesiyle 10 yıllık iktidarı sona eren Demokrat Parti Genel Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’i ‘Arapça ezan’ mı astırdı?

1932 yılından başlayarak tam 18 yıl aslından koparılarak, köy, kasaba ve şehirlerde imamların başında birer hafiye tutularak okutulan Türkçe ezan, 1950 yılında Demokrat Parti’nin başa gelmesiyle orijinal hali olan Arapça’ya dönmüştü.

Millete verdiği vaadini yerine getirerek ezanı yeniden orijinal halinde okutturan Başbakan Menderes, belki de ‘Arapça ezanı geri getirerek’ idamının da fermanını imzaladı. Zira, orijinal haline geri getirilen ezanı, Anadolu’daki halk büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılarken, Osmanlı’yı yıkan ‘darbeci’ ve ‘mason’ güdümlü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin uzantıları, Menderes’e diş bilemişlerdi.

İşte, darbecilerin 1950’den 1960 kadar tam 10 yıl bekledikleri an 27 Mayıs’la geldi ve Başbakan Menderes tutuklanarak Yassıadaya götürüldü. 17 Eylül 1961’de idam edilen Menderes, ‘masonik’ İttihat ve Terakki zihniyetinin temsilcileri tarafından ağır bir cezaya çarptırıldı. Menderes, 10 yıllık iktidarı boyunca gerçekleştirdiği en önemli icraat olan ‘Arapça ezana geri dönüş’ bir anlamda, idam fermanının imzalanması oldu.

Darbeyi gerçekleştiren komitenin başında olan Orgeneral Cemal Gürsel’in o dönemde söylediği sözler, Menderes’in de ne için asıldığına ilişkin önemli ip uçları veriyor. Gürsel, çarşaf ve Türkçe Kuran hakkında: “Çarşaf, Türk kadını için bir yüz karasıdır. Türk kadınının güzel yüzünü saklaması için bir alın karası bulunduğunu sanmıyorum. Dünya önüne temiz yüzü ile çıkmak onun hakkıdır. Türk halkının Kuran-ı kendi dilinde bilmesi önemlidir.” Gürsel’in ‘Türk halkının Kuran-ı kendi dilinde bilmesi önemlidir’ sözleri, düşünüldüğünde çok mantıklı gelse de, arkasında yatan anlam, İslam’ın tamamen Türkçeleştirilerek ‘güdük’ bir hale sokulmasıdır.

(www.habervaktim.com)

Tür: , Yayın tarihi: 26 Mayıs 2008

Büyük kalp

buyuk-kalp.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 26 Mayıs 2008

Futbol çeteleri

Ankara Emniyeti Organize Suçlar Müdürlüğü ekiplerinin düzenlediği ‘Simsar Operasyonu’nda aralarında PFDK eski Başkanvekili Recep Özcan’ın da bulunduğu çete çökertildi. Çetenin çok sayıda futbol maçına etki ettiği ortaya çıktı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında aralarında 3 büyük kulübün yöneticilerinin Özcan ile yaptığı görüşmeler dinleme kayıtlarına girdi.

Kulüp yöneticilerinin bir dönem Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı da yapan Özcan’dan hakem tayini, saha kapama iptali ve cezalarda indirim talebinde bulundukları, yöneticilerle şike pazarlıkları yapıldığı belirlendi. Özcan’ın bu görüşmelerde Aralarında Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray gibi büyük kulüplere mensup kişilerin de bulunduğu idarecilerden ‘Hallederiz’ diyerek yüksek miktarda para aldığı ortaya çıktı.

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla şike iddialarını araştırmak üzere Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın yürüttüğü soruşturma 14 ay önce başladı. Cumhuriyet Savcısı Mehmet Tamöz’ün yürüttüğü soruşturmada Özcan izlendikçe çetenin EPDK, DSİ, Telekom, Gümrük Müsteşarlığı, hidroelektrik santral ihaleleri usulsüzlüklerine karıştığı anlaşıldı.

ÖZCAN’IN binlerce telefon görüşmesi dinlendi, onlarca şike pazarlığına tanık olundu. Eski MHP Milletvekili Servet Turgut, eski AK Parti Milletvekili Süleyman Bölünmez’in aralarında bulunduğu zanlılara Ankara ve İstanbul’daki işlerini çözmede yardımcı olduğu ileri sürülen 3 hakim için de soruşturma açıldı. Gözaltına alınanların sayısı 18’i buldu. Zanlıların cuma hakim karşısına çıkması bekleniyor.

(Zafer Kütük, 19-03-2008, Stargazete)

Tür: , Yayın tarihi: 26 Mayıs 2008

Liderler tapınılmaya başlandığında ölür

Eski Çin bilgelerinden Chuang-tse, bir nehrin kıyısında oturmuş, elindeki kamışla balık avlıyordu. O sırada, Chu ülkesinin prensinin gönderdiği iki elçi, bilgenin yanına geldiler. Elçilerden yaşlı olanı:

“Saygıdeğer prensimiz, sizi bir vilayetimize vali tayin etmek istiyor” dedi.

Bilge Chuang-tse, başını bile çevirmeden balık tutmaya devam etti ve gelenlere şöyle cevap verdi:

“İşittiğime göre, Chu ülkesinin kutsal bir kaplumbağası varmış. Bu kaplumbağa üç bin yaşındayken ölmüş. Prensiniz de bu kaplumbağayı değerli taşlarla süslü bir kafese koyup kutsal mabedde saklamaya başlamış. Acaba bu kaplumbağa ölüp bu şekilde cesedine tapılmasını mı isterdi, yoksa canlı olup kendi cinsleri arasında çamurda kuyruk sallamayı mı?”

Yaşlı elçi:

“Elbette çamurda kuyruk sallamayı” diye cevap verince, bilge Chuang-tse:

“Öyleyse” dedi, “beni rahat bırakın da, kendi çamurumda kuyruğumu sallayayım.”

Tür: , Yayın tarihi: 26 Mayıs 2008


Diğer sayfalara üyeler geçebilir...