Sözün Özü
 Akıllı insan, düşündüğü herşeyi söylemez. Ama her söylediğini düşünür. (Aristo)

Arşiv: Nisan, 2008



Saç boyasında büyük tehlike

ABD’de Yale Üniversitesi Kamu Sağlığı Fakültesi’nden Dr. Yawei Zhang’ın başkanlığındaki uluslararası bir grup bilim adamı saç boyasıyla ilgili bir araştırma yaptı. Araştırma, yılda dokuz kezden daha çok saç boyası kullananların kronik lenfositer lösemiye yakalanma olasılığının, daha az kullananlara kıyasla yüzde 60 artış gösterdiğini ortaya çıkardı.

1980 yılından önce düzenli saç boyası kullanan kadınların ise daha fazla tehlikede olduğu ve bu kadınların bir kan hastalığına yakalanma riskinin yüzde 70 artış gösterdiği belirlendi. Koyu renk kullanan kadınların bir tür kan kanseri olan foliküler lenfoma yakalanma olasılığında ise yüzde 50 artış olduğu kaydedildi. Amerikan Epidemiology Dergisiínden yayımlanan araştırmaya göre kalıcı olmayan koyu renkler kullanıldığı takdirde ise bu risk yüzde 70’e çıkıyor.

(Bugün Gazetesi, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Nisan 2008

Kirli Kapitalist düzen örneği

Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış. Tavuk kendi yiyeceğini kendi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış . Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?

Ördek cevaplamış:

- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim . Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.

Domuz oradan seslenmiş:

- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.

Fare hemen atlamış:

- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.

Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vaz geçmiş. Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş:

- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?

Ördek:

- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim demiş.

Domuz:

- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım demiş.

Fare de:

- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm demiş.

Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış. Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:

- Kahveleri satmama kim yardım edecek ?

Ördek:

- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.

Domuz:

- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez .

Fare:

- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.

Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım istemiş:

- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek ?

Ördek:

- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.

Domuz:

- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.

Fare:

- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.

Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyormuş!

Tür: , Yayın tarihi: 30 Nisan 2008

Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Süleyman Demirel

(Necip Fazıl’ın bir gazetede yayınlanmak üzere derlenmiş olduğu bu dosya ilk defa yayınlanmaktadır.)

ADALET PARTİSİ

Halk Partisi’nin, 27 yıllık, tek kelimeyle şekâvet devresinden sonra, tam bir nefs ve dünya murakabesine malik olmaksızın iktidara gelen Demokrat Parti, “devre-i sabık yaratmayacağız! “nakaratiyle eski hesapları kökünden ele almayıp birçok sahada aynı günahlara devam edince,sırf yerini aldıklarının zulüm ve ceberuduna yabancı olmak,üstelik C.H.P`den müdevver felaketlere de hedef tutulmak yüzünden bir gece baskını neticesinde devrilmiş; halkda bu zayıf tecrübenin bile yaşatılmasına mani bir zeminin açıldığı hissi doğmuş ve derin derin inkisar ıstıraba yol açmıştır.
İşte bu milli inkisar ve ıstıraptır ki, Adalet Partisini doğurmuştur.

Daha açığı, muazzez Türk ordusu içinde yumruk imtiyazını kafa hakkından üstün gören fikirsiz ve irfansız bir hizbin nefsanî davranışı Türk milletini o türlü müteessir etmiştir ki, halk, bütün bu gidişe muhafelet dairesini hiçbir rehber ve lidere muhtaç olmadan bizzat çizmiş, Adalet Partisi’ne de bu hazırlop dairenin merkezine meccanen oturmaktan başka bir şey düşmemiştir.

Bir (Tez) belirtmek yerine bir (anti tez)den başka bir şey ifade etmeyen bu oluşun meccani güdücüleri davanın fikriyatını ve iç mimarisini kurmak ehliyetinde olmadıkları için, mahut davranış, hissi bir muhalefetten ileriye geçemedi ve ilk Genel Başkan Gümüşpala, ordu ruhunu Milli Birlik komitecilerinden daha gerçek aksettirdiği halde bekleneni yerine getiremedi.

O zamanlar, son derece hamarat bir faaliyetle Adalet Partisine fikir şırınga etmeye, yahut ettirmeye çalışan Maraş senatörü rahmetli Nedim Evliya, beni, ilk defa olarak Gümüşpala ile tanıştırmış ve Paşa’nın evinde saatlerce süren bir mülâkat neticesinde, dâvayı en mahrem köklerine kadar ortaya dökünce, şu cevabı almıştım:

-Sözlerinizi dikkatle dinledim ve belirttiğiniz nice hakikatler önünde âdeta dehşet duydum. Fakat itiraf etmeliyim ki, bende bu dâvayı (ideolojik) plânda ele almak, onun fikir mimarlığını yerine getirmek ve aksiyonunu sağlamak kabiliyeti yoktur. Ben nihayet selim akılla hareket etmeye bakan bir askerim. Elimden başka bir şey gelmez!
Ve Paşa’nın evinden ayrılırken yanımdaki senatöre şöyle demiştim:

-Paşa samimi bir insan…Bu bir fazilet ve çok az insanın nasip alabileceği bir kıymet… Açıkça söylüyor, “bu benim işim değil!” diyor. Keşke herkes aynı itirafta bulunabilse… Ama netice değişmiyor: İflâs!..

Partinin o zaman Genel Başkan Vekili, hele Gümüşpala’nın vefatından sonra doğrudan doğruya güdücüsü Sadettin Bilgiç ile temasa geçmiş ve bu katıksız Anadolu çocuğundan aldığım intibaa göre ümidimi bu zata bağlamakta, onu bir fikir ve (ideoloji) hormonu ile beslemekte fayda görmüştüm.

GENEL BAŞKAN

İşte tam bu sıralarda ve Adalet Partisinin cansız gittiği hengâmede, onun, sırada ikinci olsa da, oluşunu temellendirmek bakımından birinci sayılabilecek büyük kongresi toplanıyor ve güdücüsünü heykelleştirmek vazifesi doğuyor. Adalet Partisi ne olacaksa bundan sonra olacaktır.

Birdenbire, belki politikacılar muhiti ve kendi öz çerçevesinde bilinen, fakat umumî efkârca hiç tanınmayan bir adam çıkıyor ortaya; Demokrat Parti devrinin Nafıa Bakanlığına bağlı Devlet Su İşleri Umum Müdürü Süleyman Demirel… Partinin oluş devresini çerçeveleyen büyük kongresinde Genel başkan namzedi… Başlıca rakibi de, en nazik hengâmelerde partinin çilesini çekmiş ve onu o güne kadar getirmiş olan Sadettin Bilgiç…

O Sadettin Bilgiç ki, başlangıçta Adalet Partisine yöneltilen yumruklara,nümayişlere ve baskın teşebbüslerine hedef olmaktan kaçınmamış, Meclis içi ve dışı bütün taarruzları boksörlerin talim yastıkları gibi bağrında toplamış; ve o Süleyman Demirel ki, Partinin basılacağı bir tehlike gününde aynen:
-”Ben servetimi tehlikeye koyamam ve bu maceraya girişemem!”
Deyip, içi okkalarla mal alacak-nasıl bir mal siz kestirin- lengervâri şapkasını başına geçirdiği gibi sıvışıp gitmiştir.

Bu adam, şimdi, her köksüz hareket gibi, 1960 gece baskınının tesirini yavaş yavaş sönmeye başlamış görünce, millî inkisar ve ıstırap dairesi olarak vücut bulan Partiyi kolayca devr ve teslim almak, en ucuz tarafından kahramanlığa yükseltmek ve millî inkisar ve ıstırap temelinin üzerine şahsî ihtiraslarının binasını çıkmak sevdasındadır.
Kendisini, masonluk, yahudilik, karanlık sermaye ve millî çıkara aykırı zümre kapitali tuttuğu için, bu meccanî oluşa,veryansın, bir sürü yatırım…

Karşısında Sadettin Bilgiç ve birkaç arkadaşı vardır; onların da ne kitleleri fikir ve kelâm kudretiyle bağlayabilecek ruhî sermayeleri, ne de madde ve menfaat ağı içinde avlayabilecek paraları mevcuttur.

İkinci, yahut ilk büyük kongrede bütün köşeler ve işaret taşları tutulduktan sonra, sıra, dâvayı gûya fikirde kurtarmaya kalıyor ve bunun için Demirel’in üzerine yöneltilen iki suçlamadan temizlenmesi gerekiyor:

1-O bir masondur!
2-Türk’ün ruh köküne (İslâmiyet) yabancı bir insandır!
Cevapları hazır:
1-Mason olmadığına dair, Mason Kulübünden alınmış bir vesika…
2-Nasıl bir aile ve terbiyeden geldiğine ait “benim ailem Kur’âna el sürmeden sabah kahvaltısına oturmaz!” şeklinde bir misâl…

Demirel, Genel Başkanlığı aparışındaki taktiğini artık bir daha suratlarına bakmayacağı eski Demokratlara yanaşmakla da göstermiş ve başta Akbank’ın bir nevi patronu makamındaki Ahmet Dallı olmak üzere nice kredi müesseselerinin desteğini sağlamıştır.

Sizin Mason olmadığınıza dair Mason Kulübünden belge almanız, iffetli bir kadının randevu evinden, orayla münasebeti olmadığına dair vesika almasından farksızdır; ve masonlukla münasebetiniz olmadığına değil, aksine, tam ve kurmayca bir alakanız bulunduğuna delildir!

Sizin, “benim ailem Kur’an’a el sürmeden sabah kahvaltısına oturmaz!” şeklindeki lafınız, hakikatte müslümanlığı asla bilmediğiniz ve dinimizdhristiyanvâri kitaba el sürmek diye bir âdet olmadığından habersiz bulunduğunuza delildir!.

Reyin Kime?

Akbank patronu Ahmed Dallı’ya telefonda soruyorum:
-Reyini kime vereceksin?
-Tabii Saadettin’e
-Bravo!
Halbuki Ahmed Dallı, kalabalık bir maiyet ve koca bir buket halinde reyini Demirel’e sunmuş, fakat önceden bunu gizlemeyi mason politikasına uygun bulmuştur.

İKTİDAR

Nihayet 1965 seçimleri ile iktidar… Şaşkın ve kekeme koalisyon devresi sona ermiş, Demirel’in tabiriyle “millî bakiye tuzağı”na rağmen millî ümit Adalet Partisi üzerinde tecelli etmiş ve artık mâna, istikamet ve hamlelerini tayin etmekte Adalet Partisi iktidarına tanınacak hiçbir özür kalmamıştır.

Heyhat ki, asıl fiyasko devresi bundan sonra başlamış ve ilk üç yıl içinde (1965-1966-1967) tıpkı Adnan Menderes mihrakında olduğu gibi, kaderin “ya ol, ya öl!” hükmü tam bir menfi tutum ve ters gidiş yönünde tecellilerini göstermeye başlamıştır.
Bu devrenin (ideolojik) bi tecrit ve teşhisten mahrum, fikirsiz ve idealsiz ruh çöküntüsü, onun yanında da milleti madde plânında karanlık sermaye ve düşman zümreler çıkarına harcayıcı iş ve idare tarzı, 1967 yılında neşredilmiş yazılarımdan (4,5 ve 6 numaralı çerçeveler) pek güzel anlaşılabilir.

BU ZAT

Bu zat, büyük bir ümidi kırmaya, millî hasreti inkısara uğratmaya memurdur. Onun içindir ki, doğrudan doğruya düşman ve açıkça millî gayza hedef bilinenlerden daha zararlıdır. Zira düşmanlara ve gayz hedeflerine karşı fertler ve topluluklar, her ân tetikte ve müdafaa durumundadır. Böylelerine karşı ise: Biraz daha sabredelim! Bir müddetçik daha deneyelim!

Gibilerden, boş ümitler peşinde, herhangi bir davranışa geçememek, uyuşup kalmak, böylece gafil avlanarak herşeyi kaybetmek vardır.
Düşman vatan beldesini kuşatır ve türlü silâhlarıyle karşımızda ayan-beyan zuhur eder. Ona karşı elimizden geleni yapar, hiç değilse ne yapıp ne yapamayacağınızı kestirirsiniz. Fakat düşmana karşı kendi öz ordumuza seçtiğimiz ve bütün ümidimizi bağladığımız kumandan, aslâ düşmanı çiğnememek gayesini güder, sizi avutur, işi orta malı meslekî kumandanlık hizmetlerinden ibaret bırakır, böylece düşmana zafer sağlamaya çalışmasa bile millî zafere engel olmaya ve günübirlik bir akamet politikası kullanmaya bakarsa, bu hal düşman tarafından esir edilmekten beterdir. Zira düşman istilâsından bir gün kurtulmak ve zafere ulaşmak ihtimali vardır da, millî zafer yolunu ebediyyen tıkayıcı müzmin bir vaziyetten necat bulmanın imkânı yoktur. Düşman bir kerecik kaybettirir, öbürü ise devamlı olarak kazanma imkânını kaldırır.

Bu zat, işte böyle bir oluş havası içinde bir türlü olamamanın ve oluş talihini kaybettirmenin felâketli misalidir.

Bu zat, Partisinin, çile günlerinde, kapılarının kırıldığı ve eşyasının yakıldığı zaman “ben servetimi ve şahsımı tehlikeye atamam!” diyerek arka kapıdan çekilip gittikten sonra, ortalık yatışınca cümle kapısından tekrar görünen ve malûm kulis esnaflığı ve ihsanlarıyle birdenbire liderliği devşiriveren kimsedir.

Bu zat, Partisinin kuruluşundan sonraki ilk Genel Başkan seçimlerinde, millî ıstırap ve inkısar ruhunun zafer bulmasını beklediği idealist seviyeye mahsus ulvî silâhlar yerine, eski DP politika ve menfaat ustalığının hasis vasıtalarını kullanan ve o yoldan galip gelen kimsedir.

Bu zat, daha o zamandan, dindar olduğunu ve mason olmadığını isbata çalışırken, dindar olmadığını ve mason olduğunu göstermiş, fakat bütün dikkatlerden kaçırmış olan kimsedir.

Bu zat, Başbakanlığında, kendisine rakip, kendisini tamamlayıcı, belki de iptal edici bir şahsiyete yol açılmasın diye Başbakanlık Yardımcılığını kaldırmış ve kabinesini bu hesaba göre kurmuş sonra da günlük plânda “icra-yı hükûmet”den başka bir gayeye iltifat etmemiş olan kimsedir. Bu zat, sırayla birbirine dayalı millî irade, Meclisler, hükûmet ve icra kuvvetleri arasındaki ters muvazeneyi, hünerli ve cesaretli bir çıkıkçı gibi, kemikleri yanlış kaynama noktalarından kırıp yerli yerine oturtacağı ve yeni bir kaynamaya zorlayacağı yerde, bu (anormal) vaziyeti devam ettiren ve 163 ve Tedbirler Kanunu soyundan İnönü yasalarına yapışan ve selâmeti onlarda arayan kimsedir.

Bu zat, Türkün ruhuna yakınlık vadettiği için iktidara gelen Partisinin son Büyük Kongresinde, iman suçu bir tarafa, politika gaflarının en büyüğü şeklinde ve İnönünün bile ağıza almadığı tarzda: - Kimsede Şeriat özlemi yoktur! Sözünü ağzından kaçırmış olan kimsedir.

Bu zat, iki yıllık iktidar devresi içinde İnönü masallarının en gülüncü olan plân gözbağcılığına, (zira Türkiye evini evvelâ yangından ve yıkıntıdan kurtarmak ve ancak ondan sonra bir onarma ve döşeme plânına tâbi kılmak şarttır.) kapılmaktan başka tek eser veremeyen kimsedir.

Bu zat, kendisine rakip bildiği, herkesin de ruhçu ve milliyetçi cephenin başı sandığı bir ferdi nihayet Bakanlığa razı edip onu harcama, milleti de kandırma yolunu tutan ve böylece mücerret devlet büyüğü zekâsını değil de, müşahhas tezgâhtar açıkgözlülüğünü bihakkın gösteren kimsedir.

Bu zat, Türk hükûmetleri bakımından en müsaidi gördüğü için İstanbula gelip Ayasofya’yı mânen teslim almak ve Ege’yi mukaddes saha ilân etmek taktiğindeki Papanın karşısına dikilemeyen, dolayısıyle bütün bu avantajları Hristiyanlığa bahşetmiş olan kimsedir.
Bu zat, kendi devrindeki Millî Eğitim cihazının hiçbir zaman görülmemiş çapta sola kaymasına ve sol yayınlara kucak açmasına seyirci kalan kimsedir.

Bu zat, seyahate berberiyle çıkacak kadar hevesli zevcesini, hanım hanımcık evine bağlayamayan, bu işi “millî vazife” diye gösterici (monden) traşçının da ağzını tıkayamayan, üstelik “ben küçük işlerle uğraşamam; bunları Dış İşleri Bakanıma sorunuz!” karşılığını vererek en nazik bir makam sahibini hususî kâtibi veya oda hizmetçisi seviyesine indirecek derecede siyasî anlayıştan mahrum olduğunu belli eden bir kimsedir.

Hâsılı bu zat, koca bir inkılâp, gerçek bir inkılâp namzedi Başbakana mahsus kültürden, edadan, duygudan, anlayıştan, tecrübeden, ihtisastan uzak, sadece rahatsız olmaksızın gününü gün etmek muradında ve Türk milletinin en büyük hasretini iflâs noktasına getirmek yolunda bir kimsedir ve AP’yi düşmanlarından kat kat tesirli olarak çürütmek ve kurutmak rolündedir.

Bâkisi dua…

Her şeye rağmen içinde bazı hallerin kaynaştığına inandığım, fakat aksiyoncu ve inkılâpçı mizaçtan uzak oldukları için bir şey yapabilmelerine pek güvenmediğim bazı D.P.’lileri, Ankara’da, geç vakitlere kadar süren toplantılarla bir mihrak fikir etrafında toplamaya çalışmış ve uzun, geniş ve derin fikir buutları üzerinde dönülüp dolaşıldıktan sonra benden, Parti içinde bu yeni oluşu billûrlaştıracak bir protokol kaleme almam istenmiştir. Protokol yazılmış, bugün çoğu Demokratik Parti çatısı altında bulunan eski A.P.’lilere okunmuş, alâka ve heyecan büyük olmuş, ama günlük parti adamlığı sebebiyle hiç alışmadıkları bu fikir ve hamle davetinden ürktükleri ve rahatlarını bozmaktan kaçındıkları için, muhataplardan hiç biri protokolü imzaya cesaret edememiş ve müsveddeler Sadettin Bilgiç’in cebine inmek ve arşivine kaldırılmakla iş bitmiştir.
(Büyük Doğu Dergisi’nin 1967 döneminin, 1′inci sayısında) protokol başlığı altında (yayınlanmış) anlaşma metni, o devre içinde Adalet Partisi bünyesindeki mahrem tahammurlaşmaları göstermesi, dâva istikametlerini ve ondan kaçanları belirtmesi ve ne kıratta liderlere muhtaç bulunduğunu ortaya dökmesi bakımından tarihî bir kıymet arzetmektedir. Böyleyken yine her şey tabiî seyrinde, ters gidiş kendi akıntısında ve fedakârlık davetlisi sözde halisler rehavet zarlarını delememekte berdevam… Ve devran Demirel’in meşrebince dönmekte.

BU HÂL

1967′ de kaleme aldığım bir yazıyı bu hali göstermek için bu defa öz sütunumuz içinde sunalım: “Derin, baş döndürecek kadar derin bir kuyunun içine düşmüş çocuk gibiyiz. Gök, tepemizde, 25 kuruşluk bir nikel yuvarlağı kadar küçük ve uzak… kimse bizi kurtaramıyor. 100 kulaç ip yerine yarım metrelik bel kemerlerinden başka bize uzatılan bir tutamak yok… Üstelik pek yakında kaloriferli bir asansör yapılacağı ve kuyuya inileceği hakkında vaatler, plânlar…

Bu memleketin ruhta, ahlâkta, idarede, iktisatta, siyasette, irfanda bu hale gelmesi için, bu saydığımız (sektör)lere ait suçlar kâfi gelmez; hiçbir sahanın suçu hiçbir vatanı bu dereceye düşüremez. Bunun için, başka ve her şubeye hâkim ve şâmil bir sebep aramak gerekir. Aranınca da bulunur.

Bu bir (psikoz - cinnet) halidir. Türkiye’de birkaç yıldır idare ölçüsü, ancak akıl doktorlarının müdahalesine muhtaç, topyekûn eşya ve hâdiselere ait nispet ölçülerini kaybetmiş bir (paralizi jeneral - umumî felç) hali belirtiyor.

Birkaç yıl evvele bir nazar: Turizm Bakanı, memleketi kendi sahasında kurtarmak için, zaten ışık hıziyle ilerleyen fuhşu serbest bırakmaktan ve yahudi gününde tatil yapmaktan bahseder. Dışişleri Bakanı “iki kapıdan biri” haline getirilmiş politikasının bir kapısı kapanırken, ebediyen kapalı kalması gereken öbür kapıya koşup komünizm dünyası ile kültür (!) anlaşmasına yanaşır. Ve bir başarı gururu içinde yurduna döner.

Millî Eğitim Bakanı, su ve hava gibi meccaniliğî dünyaca kabul edilmiş ilk öğretime kadar irfan hizmetlerini parayla satın alma yoluna girer. Sağlık Bakanı da hastaneleri ve eczaneleri ile aynı ticarete katılır. Maliye Bakanı ise yarın Amerikan yardımı kesilecek olursa, bütçeyi denkleştirmek için, bütün bu tedbirlerden başka çaresi kalmamış insan sıfatiyle ha bire halka yüklenmenin formüllerini arar; filân, falan… Ve halk, her ân biraz daha bezgin ve ümitsiz, fakat bu iğneli fıçı içinde oturmaya sanki alışmışçasına garip bir rıza ve tevekkül içinde, 24 saatin dairesini çizip durur. nihayet ümitlerin ümidi gerçekleşir. A.P. iktidara geçer ve bu müzmin gidişin hiçbir noktası değişmez.

Su alan gemide, giren suya nispetle pompalar saatte bir gram fazla su boşaltabiliyorsa, o gemi, bir asır sonra da olsa kurtulmuş demektir. Fakat bizim gemimizde yalnız giren suyun hesabı var ve çıkanın yoktur. O halde bu gidişe göre de tabiî, içten bir kurtuluşun imkânı mevcut değildir.

O halde?
O halde, kanun yollarından bir büyük zuhura ihtiyaç, mutlaktır.
Ne çıkarsa, cemiyetlerin bu sıkışma daralma, bunalma anlarında, ıstırap ve hafakan demlerinde çıkar.

1960 Mayısında cemiyetin ıstırap ve hafakanı bugünkü gibi değildi. Buna rağmen, o günün hükümet çerçevesi karşısına bir hareket çıktı ve çerçeveyi paramparça etti. Bugün ise ıstırap ve hafakan büyük olduğu halde,böyle bir harekete ne lüzum, ne imkân, ne de ümit gözüyle bakılabilir. Bu türlü hareketler ancak gemiyi karaya oturtur ve belki kurtarılamaz hale getirir.

Bugün beklediğimiz, demokrasi çatısının kanun yoluyla her an açık bıraktığı halk idaresi kapısından, tepeden inme bir kahramanlık kadrosunun sökün edivermesidir.

Bir el bekliyoruz; üstü enerji cereyanlariyle dal dal ve damar damar; iyiyi, doğruyu, güzeli ve sonsuzu ve bütün bunların tersini şahadet parmağıyla gösterecek, bir kuyunun dibine kadar uzanıp bir yakalayışta bizi tutup kurtaracak, gün ışığına çıkaracak bir el…

Dört, yahut bir veya yarım, yahut da çeyrek asırdan sonra dört, derken iki yıldan beri bu eli bekliyoruz. Demirel değil, demirden bir el…”

Bir Zat ve Üç Sıfat

Demirel, kendisine uygun düşmeyen - mesela Ramazanda kadeh tokuşturmak gibi- bir fiil üzerinde gazeteciler tarafından sigaya çekilince şu cevabı vermiş:
-Ben burada Başbakan sıfatiyle bulunuyorum! (Yani bu fiili, şahsen Demirel veya Adalet Partisi Genel Başkanı olarak değil, Başbakan sıfatiyle işliyorum ve öbür vasıflarımı ona karıştırmıyorum!)

Arkasından da Eyüb Camiinde sabah namazını kılıyor. Kılan kimdir, şahsen Demirel mi, Adalet Partisi Genel Başkanı mı, Başbakan mı? Sorulsa, kabil mi ki:
-Namazı kılan Başbakandır!
Denilebilsin?

Demek ki Demirel’de üç şahsiyet var: Evvela, en gizli ve gölgeli olarak kendisi, öz nefsi� Sonra hükümet mesuliyetlerinden uzak ve halkın hasretlerine yakın tutabildiği kadariyle Parti Genel Başkanı hüviyeti� En sonra da, günün ve rejim havasının (geleneksel) icaplarına göre Başbakan olmak keyfiyeti� Ve Demirel, asla tecezzi kabul etmez bir yekparelik belirtmesi gereken bu üç şahsiyeti, atomun (nötrdn), (proton) ve (elektron)dan ibaret namütenahi ince unsurları gibi parçalamayı ve birbirinden ayırmayı biliyor. Şu var ki, atomun namütenahi ince unsurları birbirinden çözülürken meydana gelen patlama ve enerji fışkırışı, burada tamamiyle ters şekilde ve bizzat enerjinin patlaması şeklinde tecelli ediyor. Zira ortada ne bir zat, ne onun Parti Genel Başkanlığı, ne de Başbakanlık sıfatları kalıyor. Değil mi ki, icabına göre, filan işi kendisi değil, Parti Genel Başkanı, yahut da bunlardan hiçbiri değil, Başbakan yapmış olacaktır; o halde�
O halde biz de, müthiş bir (Bizantizm) şeklinde teşhis ettiğimiz bu mizacı, ne Başbakan, ne de Parti Genel Başkanında, sadece Demirel’in şahsında görüyoruz!

BEŞİNCİ YIL

Yani 1969… Bu yıl Süleyman Demirel yönetiminin artık karhaları dışarıya vurmuş bir iç (enfeksiyon-iltihap)dan farkı yoktur.

1969 tarihinde Odalar Birliğinde dönen dolaplara dair bir mecmuaya mülakat veren Prof. Necmettin Erbakan şöyle demektedir: “Demirel’in son hâdiselerde tavrı, doğrudan doğruya masonlar grubunu kanatları altına almak ve Türk milletini sömürücü sermayeyi himaye etmek suretiyle apaçık tecelli etmiştir.

Şimdi onunla ilk müşterek siyasî faaliyetlerimize gelelim ve kendisinin ihtilâlden sonraki hareket hattını gözden geçirelim: Sınıf arkadaşımız olan bu zatı, henüz yeni teşekkül halindeki Adalet Partisine yaklaştıran, böylece oraya hülûl ve nüfuzuna vesile olan benim!.. Merhum Ali Fuat Başgil etrafındaki hâdiseler esnasında, bizim milliyetçi şahıslardan kurulu bir istişare ve teşebbüs grubumuz vardı ve Genel İdare Kurulu bu gruptan fikir almak mevkiindeydi. Yani, o günün şartlarına göre, Parti içinde, Partiye yön verici ve kendisini peçeleyici bir grup… Ali Fuat’ın Cumhurreisliğine getirilmesi meselesinde bu grup kılı kırk yararak her şeyi, elinden gelen her şeyi yapmış, 200 küsur milletvekilinin teklifiyle Meclis huzuruna çıkmış, Ali Fuat’ın istifa telgrafının sahte olması ihtimalini ortaya atmaya kadar gitmiş, fakat son dakikada teklifi Meclise verecek arkadaşların “Bütün Meclisi tabancalı subayların sarmış olduğu” iddiasıyla harekete geçmemeleri, yani korkmaları yüzünden iflâsa düşmüştü.

Bu hengâmede, evet, tam bu hengâmede Süleyman Demirel Bize açıkça masonlarla işbirliği yapmak lüzumunu telkin eden ve Ali Fuat etrafındaki halkayı çözmeye çalışan insandır!

İstişarî grubun gayet heyecanlı, gergin, sinirli ve yapacağını tâyinde mütereddit ve ıstıraplı bir toplantısında Süleyman Demirel, bana bu meseleleri halledecek tek insan olarak birini teklif edeceğini söylemiş, beni toplantıdan dışarıya çıkarmış ve teklif edeceği insan olarak dilinin altından baklayı çıkarmıştır:

-Osman Kibar!!!
“Osman Kibar” ismini saran vasıflar ve şartlar malûm olduğuna göre hayretler içinde kaldım. Osman Kibar’la görüşmek üzere Ankara’da Balvü Palas oteline gidince de, bütün kombinezonların, partiye verilecek renk olarak evvelâ Ali Fuat’ın ifade ettiği mânayı kökünden kazımak olduğunu anladım.

Aramızda, Ali Fuat Başgil dâvasında yeminli insanlar bulunduğu ve bunların bazıları “Yolumdan dönecek olursam annem bana sütünü helâl etmez!” sloganını dillerinden düşürmedikleri halde netice kaybedildi. Ali Fuat’ın feda edilmesi ve Cemal Gürsel’in devlet başkanlığına getirilmesi mevzuunda istişarî gruptan bazıları Süleyman Demirel tarafına katıldılar. Onlara mukavemet edenlerse, ben Sadettin Bilgiç ve Tahsin Demiray’dan ibaret kaldık.

Demirel’in Adalet Partisi içinde nasıl davrandığı, Genel İdare Kurulu Kavgaları içinde ne gibi bir rol oynadığı, kadroya ne suretle girdiği, malum… Kayseri tahliyelerinden Partiye yöneltilen hücumlardan evvelâ ne türlü sıyrılıp sonra Genel Başkanlığa ne şekilde konduğu bilinen şeylerdir. Bu mevzuda söylenecek tek söz üzerinde sabit kılınacak biricik teşhis şudur ki, Süleyman Demirel’in Genel Başkalığa seçildiği büyük kongrede, Osman Kibar bir taraftan, Bursadan aceleyle çağırdıkları Hayri Terzioğlu bir taraftan, para kuvvetiyle en tesirli rolü oynamışlar; ve Sadettin Bilgiç cephesi bu madde manivelâsını ruhla çelebilmek kudretini gösteremediği için Adalet Partisinin ruhçu, mukaddesatçı bir milliyetçi dokusu o andan itibaren çözülmeye başlamış, bozulmuş ve her şey masonların eline geçmiştir. Demirel’in yolu, halkın en aziz duygu ve inançlardan gelen Partiyi, o ruha aykırı şahıslar ve hizipler emrine vermek olmuştur. O gün bu gün cereyan eden bütün vakıalar da, işte hep bu çizgi üzerinde yürümüş; bütün dâva, muayyen toplulukların çıkarları uğrunda, güneşin doğuşuyla batışı arasındaki kısacık süreye bağlı olarak gününü gün etmek ve ebedî bir “idare-i maslahat” peşinde koşmak politikasından ibaret kalmıştır.”

Demirel’in partisini mütemadiyen “necis-kirli eşya” sayılabilecek fikrî ve şahsî unsurlarla doldurmaya devam etmesine karşılık sayısı yüzü aşkın parti içi zümre de ona aykırı bir cephe tutmaya çalışmışsa da muvaffak olamamış ve bu cephenin kati bir hücuma geçmesine bazı Bakanlıkların kendilerine hediye olunmasiyle engel olunmuştur.
Bu da A.P. kadrosunun sözde halisler zümresini yere çalan ilk nakavt olmuş ve Demirel ilk fırsatta bunları tasfiye edip olanca kozmopolitizm bandıralarını açmayı bilmiştir.
İşte bir ara ümit bağlanan halisler grubuna ait bir yazı: “Mecliste Sadettin Bilgiç’in renginden nişan verici, Adalet Partisi kadrosundan en aşağı 120 kişi kabul edebiliriz. Buna öbür partilerden de 10 kişi ekleyebiliriz. Bu hesabın neticesi, Mecliste sağı tutacak üçtebirlik bir zümre bulunduğu, solun onda bire dahi varamayacağı ve aradaki üçte ikiye yakın kısmın ilericilik, uygarlık, özgürlük ve devrimcilik yaftaları altında, kümeleneceğidir. Bu 130′dan aşağı yukarı yarısının Demirel dehâsına mağlup olacağı hesaba katılacak olursa, ortada, 50-60 kişiden başka kimse kalmaz. Ve her şey bilinen minval üzere güneşin doğuşu ile batışı arasında günübirlik bir “idare-i maslahat” politikası yolunu takip etmekte devam eder.

Masonların plânı budur!
Yahudilerin plânı budur!
Büyük kapitalistlerin plânı budur!
Ve Demirel’in her türlü müzaherete lâyık kabul edeceği plân budur!
Bu plân yine gerçekleşecek ve Meclise yeni girenler vecd, heyecan ve hamle (potansiyel)lerini, nefs besleyici şartlara feda edecekler midir?
Bunu zaman gösterecektir.
Fakat bizim ümidimiz zayıftır!

Demirel’in büyük çapta zekâ, görüş ve (ideolojik) mimarlığına değil, hiçbir şeyi köküne kadar ele almaksızın deri üstü örtbas ediciliğine, tesir kutupları arası idareciliğine, yani kurnazlığına inandığımız, bu hassanın da yegâne geçer akçe olduğunu gördüğümüz için, Meclis içi bir şahlanma ve Adalet Partisi içinden takip etme ihtimaline fazla yer veremiyoruz. Fakat şunu da iyice biliyoruz ki, Adalet Partisini meccanen iktidara getiren millî inkisar ve ıstırap, beklediğini bulma mevzuunda Adalet Partisine 1969-1973 devresinden daha uzun vadeli bir müsamaha gösteremez ve eğer bu devrede de umduğuna eremezse 1960′daki ıstırap ve inkisarını yenileyici şartların içine zorla itilmiş olur.

Adalet Partisi iktidarı, mânada (ahlâkî) ve maddede (iktisadî) çifte felaket yaşayan bu vatanı kurtarma ve kalkındırma işini tâ kökünden kavrayıp bütün icra kuvvetlerini kapsayıcı bir (otorite) kutbuna ermek, yani olmak borcunu yerine getiremediği takdirde,kendisine ölmekten başka yol düşmediğini şuurlaştırırsa, bugün için yeter.”

1969′da kaleme aldığım ve Hakkın lütfettiği uzağı görüş kabiliyetiyle aynen çıkan bu yazı bütün düğümleri çözücü değerdedir.

İÇ FELAKET

Üniversite ihtilali, yaralıya boyuna kurşun sıkarcasına devamlı (emisyon-para basma) cinayeti, eşi ve emsali görülmemiş bir ahlâk sukutu, rüşvet fırtınası, iltimas kasırgası, hükûmetle ihtikârcılar arasında füze yarışına benzer zamlar, güdücülerde en ufak nefs ve dünya murakabesinde ve çileli fikirden yoksunluk felâketi yekûn çizgisini işte Demirel iktidarının bu son devresinde çekti ve herkesin bildiği gibi olanlar oldu!
Bu vaziyete karşı en keskin tepkiyi yine biz göstermiştik: “Aşağıdaki yazıyı okuyunuz ve vaziyetin ne olduğunu bütün çıplaklığı ile kavrayınız!

(Türkiye’nin ekonomik durumu hakkında bir rapor yayınlayan Avrupa Ekonomik İş Birliği Teşkilâtı (OECD), Türk tarımının 1970 yılı içinde, bir yıl öncesine nazaran yüzde iki oranında gerilediğini belirtmiş ve Türkiye’nin 1971 yılı içinde bir milyon ton buğday ithal etmek zorunda kalacağını açıklamıştır. Bu durum Türkiyenin geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da dost ülkelere el açmak zorunda kalacağını göstermektedir. Türkiye’nin her yıl ithal etmekte olduğu ekmeklik buğday miktarı düşmesi gerekirken, Türk hükûmetlerinin kötü tarım politikası yüzünden gün geçtikçe artmaktadır. Meselâ 1969′da 650 bin ton, 1970′de 850 bin ton buğday ithal etmek zorunda kalacaktır.

Türkiye’nin Amerika, Kanada ve Ortak Pazar ülkelerinden ithal edeceği bir milyon ton buğdayın bedeli olan 61 milyon, döviz sıkıntısından ötürü Türk lirası olarak ödenecektir.
Yine (OECD) raporunda belirtildiğine göre, geçen yıl Türkiye’nin pamuk, tütün ve zeytinyağı üretimi de bir yıl öncekinden düşük olmuştur.)

Ne gariptir ki, bu yazı ve içindeki korkunç haber ve mâna, bir fikir gazetesinde değil, bir fuhuş albümünde yer bulmaktadır ve aynı fuhuş albümünün mesleği hilâfına Süleyman Demirel’i delik deşik etmesindeki başarıya denk bir kıymet arz etmektedir. Şu var ki, bu fikirsiz gazete, bu harikulâde mühim teşhir ve tesbiti, kendi öz adını belirtmek yerine, sırf Demirel iradesini kötülemek maksadiyle ele almakta ve bizim gibi, kötülükten Demirel’e geçmekten ziyade, peşin bir mahkûmiyet hükmü neticesi, Demirel’den kötülüklere intikal etmektedir. Yani bizim için esas, kötülükler ve o bakımdan Demirel iken, bu gazete için esas, sadece şahsına duyduğu (antipati) yüzünden Demirel ve dolayısıyla kötülüklerdir. Yoksa onun, fuhşiyat sayesinde 400 binin üstüne çıkardığı satıştan başka bir derdi ve memleket meselesi diye bir tasası yoktur.

Tepe-taklak bir durum… Fakat biz o gazetenin tepe-taklak durumda ortaya koyduğu gerçekleri, ayak üstü ve başımız tepede, değerlendirmeyi bilenlerdeniz. “Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı”nın raporu, tam da bizim ziraî ve sınaî temeller meselesini ele aldığımız bir zamanda ortaya çıkmak ve bir anda tezimizi gerçekleştirmiş olmakla büsbütün mâna kazanıyor.

Böyle giderse, sırtımızda birer goygoycu torbası, ülke ülke dolaşıp “bir lokma ekmek!” diye dilenmekten başka çaremiz kalmayacaktır. O zaman da, kapısını çaldığımız evin kapı penceresi açılabilir: -Sen düne kadar buğdayını kendin yetiştiriyor, ekmeğini kendin yapıyor, bize de satarak yerine mamul eşya alıyordun. Şimdi hem aynı eşyaya muhtaç, hem de ekmeksiz mi kaldın?.. Başka kapıya!.. Belki, sana vereceği ekmeğe karşılık senden alınmaya değer bir şey bulacak bir müşteri çıkar!

Vaziyet “feci” kelimesinin de üstündedir.
İktisadîsi bu olan vaziyetin bir de inzibatîsine bakalım:
Bu, ne (kronik-müzmin) vaziyet!.. Hâd olan ve kronikleşmeye doğru giden, yani tabancalı, tüfekli, bombalı, baskınlı, soygunlu vaziyet o hâle gelmiştir ki, hükûmetin, her şahsa bir silâh verip: -Evinin, dairenin, iş yerinin ve sokağının muhafazası sana emanet!
Demekten başka çaresi kalmamıştır.
Ve bütün devlet daireleri, lokaller, bankalar hattâ evler:
-Bu günü de basılmadan ve soyulmadan atlattık! Teşekkür ederiz!
Şeklinde bildiriler yayınlasalar yeridir.

Televizyon başında maç seyreden Avrupalı, şu bizim kaleciden, müdafîden, muhacimden mahrum hükûmet takımımızın boş kalesine üst üste atılan golleri seyretse de kahkahadan çatlasa daha iyi etmez mi?

Artık bu bahiste bize tiksinti geldiği için hâdiseleri müşahhas plânda ele almak zahmetine katlanmıyor ve tarihimizin hiçbir devrinde bu kadar perişan bir çığır yaşamadığımızı kaydetmekle yetiniyoruz…

Derken 12 Mart muhtırası:

İsmine (Muhtıra) denilen ordu iradesi, Hükûmet Başkanlığı bir tarafa bırakılıp (yoksa tezat sonsuza kadar varırdı) üç başkanlığa veriliyor:

Cumhur Başkanlığı, Senato Başkanlığı, Meclis Başkanlığı… Cumhur Başkanlığı, teşrii vasfı olmadığı için belki böyle bir ihtara müsait bir makam belirtebilir; fakat doğrudan doğruya millî iradenin temsilcisi ve kanun koyucusu Meclisler, yerlerinde bırakıldıkları halde nasıl dışarının ve tâbiin tâbii (hükûmet meclise, ordu da hükûmete tâbi) bir organın emr-ü iradesine hedef tutulabilir? Bu mâna, tezat, garabet, ilmî, hukukî hattâ ruhî istikametsizlik ve edebiyatta “zaaf-ı telif” denilen maksada giden yolu çizmemek bakımından bilhassa mânalandırmaya değer. Esasta muazzam bir hak, icra tarzında haksız bir yol takip etmiştir.

Bu dünyada öyle şeyler vardır ki, azı hatadır da çoğu sevap olabilir. Mesela çok vak’ada öldürmek yerindedir ve yaralamak değildir. Kuvvetin-bağlı olduğu hikmet ve hakikat ayrı dâva-mantığı kendinden geldiğine göre, hiçbir sınır ve teşkil tanımadan yumruğunu ortaya koyması tabiî ve mantıkidir de sınırları ve ölçüleri muhafaza ederek iradesini yürütmeye kalkışması tabiata aykırıdır. O zaman, yukarıda belirttiğimiz gibi, zıt cepheye ister istemez söz hakkı tanınmış olur.

Bu noktaya dek tahliline çalıştığımız incelik, askerî, (ultumatom)un icra tarzı bakımından haklı bir dâvaya nispetsizliğini belirtmek içindir. Şurası besbellidir ki,böyle bir müdahale, ya teşri ve icra sahalarına gizli ve hususî bir telkinle işi halleder, yahut ille tecelli plânına dökülecekse olanca kuvvetiyle boy gösterir, fiilen el atar ve demokratik irade mihraklarını, yine demokrasi adına bir ân için tasfiye edip onlarda cevap hakkı diye bir şey bırakmaz.

Davranışın icra cephesindeki idrak incitici mânayı mahfuz tutarak bildirelim ki, her türlü hak (ültimatom)cularındır. Biraz önce, dokunduğumuz gibi, icra şekli haksız, esası yüzde yüz haklı bir hareket… Böyle bir icra tarzı karşısında bunca vebâlden sonra hak kazanmaya, belki de kahramanlaşmaya doğru gitmesi muhtemel olan Demirel, son hâdisenin tezat ve garabeti de dahil, ortada akıl almaz, vicdan kabul etmez, ne kadar iş varsa hepsinin birden mes’ulü ve başına gelen ve gelecek her şeye müstahaktır.

SEÇİMLER

“12 Mart Muhtırası)na canını dişine takıp karşı duramayışı da ayniyle isabet olan kahramanımız, nihayet çenesinin altındaki et torbasını büsbütün sarkıtıcı bir tecelliye çattı. 1973 seçimleri, bu (Bizantizm) politikası için feci bir hâdise, akıl çatlatıcı bir sürpriz oldu. Tıpkı 1950 seçimlerinde Halk Partisinin hali!

Bu defa da eski mahkûm ve mağlup Halk Partisinin yerine Adalet Partisi geçti. “Milletin makus talihini yenen” İnünü’yü yenerek CHP’nin makus talihini yenen Ecevit adlı “Kara oğlan” lakaplı solcu ve çeyrek porsiyon fikirci delikanlı sayesinde, daha doğrusu Demirel tarafından bütün ümitlerin kırılması karşısında CHP öne geçiverdi. Böylece Demirel eski ve lekeliyi temize çıkaracak kadar lekelenmiş ve hüküm giymiş olduğunu gösterdi. Fakat durmadı, kendisi için imkansız değil, muhâl olan bir nefs muhasebesine girişemedi, tövbenin baş şartı olan idrak şuuruna varamadı; ve hakkı gasbedilmiş bir mazlum rolüne çıkarak mazisini savunmaya koyuldu. 3 yıllık ihtilal devresinde kendini temize, iyiye, güzele ve doğruya çıkarmak için ha bire kitaplar bastırmaya başladı. Bu kitaplardan bazı örnekleri aşağıda veriyor ve cevaplarını bizzat kendi içinde saklayacak derecede abesler ve hezeyanlarla dolu iddialara ayrıca mukabele etmeyi zaaf sayıyoruz.

1-Dış Ticaret: “Ödemeler dengesi, Türk ekonomisi için uzun yıllar çözülmesinde güçlük çekilen meselelerden biri olmuştur.”
2-Montaj sanayii: “Belirli sanayii kollarının kurulup gelişmesi yolunda, bu bir merhale ve intikal safhasıdır. Montaj sanayiinin maskelenmiş bir ithal şekli olduğu iddiasını kabul etmiyoruz.”
3-Batıya Bağlanış: “Türkiye’nin batıyla olan münasebeti, aynı hayat felsefesini ve idare tarzını benimsemesi ile başlar. Gerçek Atatürkçülük batının hayat ve idare tarzını benimsemek demektir. Batı medeniyetinin eriştiği refah seviyesine onun hayat ve idare tarzına ters düşerek erişemeyiz.”
4-Yabancı Sermaye: “Yabancı sermayenin, iktisadî kalkınmamıza getirebileceği katkıya sırt çeviremeyiz. Millî imkânları dış kaynaklarla takviye, kalkınmanın vazgeçilmez bir unsurudur.”
5-Demirel’siz AP: “Benden rahatsız olanlar vardır. Bu rahatsızlığın sebebi ben değilim. Aslında bu rahatsızlık AP’ye tahammülsüzlükten doğmaktadır. Bunu AP’nin başından rahatsız olma haline getirmek bir taktik meselesidir.”

Yalnız şu kadarını belirtmekle yetiniyoruz ki, yukarıdaki 5 maddenin birincisi bir felâketin devadan aciz itirafı, ikincisi montaj sanayii belasının saadet sayılması, üçüncüsü öz şahsiyet ve kaynağının inkârı, dördüncü iktisadî emeperyalizmaya esaretin fazilet bilinmesi, beşincisi de Demirel’siz bir AP olamayacağı gibi Nemrutvarî bir kibir ve benliğin açığa vurulması şeklinde ve skandal mahiyetinde ifadelerdir ve kahramanımızın olanca iş ölçüsünü ve ruh mayasını göstermektir.

DİYALOG

“-Seninle şu Adalet Partisi iktidarı ve dâvasını adamakıllı bir muhasebe edelim!
-Edelim!
-Adalet Partisini her zaman muvaffak kılan ve iktidara getiren âmil nedir?
-27 Mayıs gece hareketine halkın duyduğu infial…
-Neden?
-Hareketin usûlü, şekli, üslûbu, mutlak fikirsizliği, memleket dâvalarını ve gerçek mes’uliyetleri teşhis edemeyişi, sebep ve neticeden yoksunluğu ve her türlü haksızlığı yüzünden…
-Öyleyse Adalet Partisi bedavadan geldi!
-Tamimiyle meccanî bir geliş…
-Ne yapabilirdi?
-Bu meccaniliği hak etmeğe, Demokrat Parti’nin eksik taraflarını görüp tamamlamaya, böylece onun yapamadığını yapmaya ve ona borçlu kalmamaya davranabilirdi. Hep, içleri kof, dış ambalajlı görünüşler…
-Bunu yapabilecek bir lider ve kadro var mıydı başlangıçta?..
-İşte şimdi dâvanın mihrak noktasına balıklama atladın! Demirel, deminki tâbirle dış ambalaj noktasından Sadettin Bilgiç’e faiktir.
-Ya iç muhteva!..
-Bütün mesele bu noktada… İkisi de Ispartalı ve Anadolu çocuğu olan bu iki tipten Sadettin Bilgiç, olanca kültürü içinde Anadolulu kalmış, öbürü ise Anadoluluğu nüfus kâğıdında bırakmış örnekler… Demirel, Tazminattan beri Batılılık veya Batıcılık cereyanının büyük şehirlerde kurduğu (standart) kültür tezgâhlarında öz cevherlerini elden çıkarmış ve şahsiyetli bir dünya görüşüne varamamış küçük (entellektüel) tipidir ve onun çobanlık devresini çerçeveleyen “sülü” hikâyesi de, sun’î ve zoraki bir yakıştırmadan başka bir şey değildir.
Ya Sadettin Bilgiç’in Genel Başkan Vekilliği zamanındaki portresi?..
-Evet! O zamanlar tamimiyle tecrübesiz, hususiyle sımsıkı bir gönüldaşlar kadrosundan yoksundu. Dâvanın, kulis faaliyeti dışında, cepheden hücum ve kürsüden meydan muharebesini vermek gibi aksiyonculuk şiarlarından da mahrumdu. Üstelik, görünüşü, tavır ve edâ belirtisi bakımından, tam bir halisiyet ve samimiyet ifadesi içinde babacanlıktan kurtulamayan basit bir ifade sahibiydi. İnsan alım satımı pazarında bu noktalar gayet mühimdir.
-Doğru! Bazıları iç muhteva olarak bozulmuştur da dış ambalaj kıymeti bakımından kendisini bir şey zannettirir.
-Bu da doğru! Fakat Sadettin, ogün bugün bir hayli değişti ve pişti.
-Ya Demirel?
-Bedavacılık sanatını çok iyi bilen zamane tetikçisi…
-Sence zeki bir insan değil mi, Demirel?
-Zekâ bence büyük ve mücerret akıl dâvası… O, zeki değil sadece açıkgöz… Zekâ ve açıkgözlülük ayrı şeyler…
-Ya partiyi ele geçirişi?
-Tamamıyla açıkgözlülük işi… Sadettin Bilgiç ve yakınlarının da gözlerini açamamaları neticesi… Belli başlı tesir kutuplarından gelen nüfuz ve paranın, hal ve keyfiyeti malûm delege tipi üzerinde oynadığı rol… İşte bu rol sonundadır ki, millî ıstırap ve infialden doğan Adalet Partisinin idealist sınıfına kapılar kapanmış ve her şey, belli başlı zümre ve sınıfların Türkiye’ye yakıştırdığı mustarip ve bir türlü şifa bulmaz bir iklimi muhafaza etmek teknik ve taktiğine dökülmüştür.
-Belli başlı zümreler ve sınıflar kimlerdir?
-Her zaman kaydettiğim gibi 5 kutup: Masonlar, yahudiler, millî menfaatlere aykırı karanlık sermaye temsilcileri, kozmopolitler ve Batı emperyalizması ajanları ve devletlû, şevketlû Amerika cenapları…
-Demirel’e bu kutupların adamı diyebilir misin?
-”Adamı” tâbiri yerinde değildir; fakat tesirleri altında diyebilirim.
-Bu hükmü nereden çıkarıyor ve nelere isnat ettiriyorsun?
-Demirel’in Başbakanlığa geçişinden sonraki iş görme sistemi, hiç şaşmayan bir ölçü halinde bu hükmü gerçekleştiricidir. Anadolu köylüsünü tutmaya mahsus ruhî ve iktisadî sistemden hiçbirine yanaşmamış; milletin ne ruhuna; ne de maddesine doğru kurtarıcı bir adım atmayı düşünmemiştir. Milletin ruhu, dinî ve ahlâkî hayatındadır. Bu sahalarda en küçük kurtarıcı davranış şöyle dursun, vicdanları kelepçelemeğe ve ahlâk facialarını başıboş bırakmaya doğru her türlü kıstırıcı ve dürtükleyici vasatlar hazırlanmış; madde mevzuundaysa olanca yardım, toprak sermayesine değil, sömürücü zümre kapitaline yöneltilmiştir. Ruhî tedbir, her tarafı yanan bir binada ahlaksızlık itfaiyesinin su yerine sıktığı gazla tam tersinden işlerken, iktisadî tedbir de, insanın parasını cüzdanına el atmadan çalmak demek olan mütemadî (emisyon-para ihracı) ile millî alım gücünü tahrip ve bu arada türlü fert ve zümre (spekülâsyon)larını tahrik şeklinde tecelli etmiştir. Millî politikada zaaf, millî ekonomide keşmekeş, talebe hareketlerinde, şekavet derecesinde anarşi, huzur ve asayişte iflâs, devlet murakabe organları arasında düşmanlık çapında zıddiyet ve daha neler ve neler, hep Demirel idaresinin derinliğine hastalık arazını gösteren, ilk bakışta göze çarpmaz, fakat dikkat edildikçe kalbe işler tablosundan başlıca unsurlardır ki, böyle bir tablodan mes’ut olabilecek zümre ve sınıfları tayin ve teşhis etmek gayet kolaydır.
-Peki; bu dâvayı Adalet Partisi içinde gören ve şifa yollarını gösterebilen bir kadro yok mudur?
-Vardır! Bunlar, Adalet Partisinin vücuda gelişindeki başlıca faktörlere, yani Partinin gerçek manasına bağlı kimselerdir; ve sadece bu vasıfları, her sahada beklenen kalkınmayı vâdetmeleri için kâfidir. Fakat işte onlar da tasfiye edilmiş ve artık Demirel, bütün makyaj ve kılık oyunlarına paydos diyerek, sırf kendi zümresinden ibaret, sahneye çıkmıştır.
-Bu kuvveti nereden alıyor?
-Sudan, topraktan, havadan, ateşten, demirden… Demin saydığım bu 5 kutuptan.
-Son kıymet hükmü nedir?
-Demirel, kötü iş gören bir adam olmaktan ziyade iyi iş görmenin imkânlarını köstekleyen bir insandır ki, bu hâl, âlemde her kötülükten beterdir.”

DEMİREL VE İNANDIĞI ŞEY

-”Sağcılarla işbirliği yapmaktansa Halk Partisiyle el ele vermeyi tercih ederim!”
Bu söz, aynen, Demirel tarafından 1969′da hükümete itimat reyi vereceği zaman çıkan dalaşmalar sırasında söylenmiştir.

Demirel, menfaati sağa vurmak olduğu vakit solun, sola vurmak olunca da sağın dostu görünmeyi bilmiştir. Onun inandığı şey, sadece, çıkarlarına memur olduğu zümrelerin menfaat hesaplarıdır.

KÜLTÜRÜ

İhtisas derecesini bilemeyeceğimiz mühendisliğinden başka dinî, tarihî, riyazî, felsefî, hukukî, iktisadî, edebî hiçbir kültüre malik bulunmayan Demirel, “arta kalan” mânasına “bakiye” kelimesini, devamlılık sıfatı “bâki”den “bâkiye” diye telaffuz edici, “vesayet”den gelme “vasî” kelimesini de “vüs’at”den “vâsi”diye kullanıcı ve böylece fikri olmadığı gibi dili de olmayan bir kimsedir.

TEK CÜMLELİK HÜKÜM

Adalet Partisi gibi evvelâ bir buçuk, sonra yarım asırlık gelişimiz içinde bütün sahte oluşlara aykırı ve inkılâp çapında bir fikir ve iş mimarisinin çatıcısı ve kurucusu olmak mevkiinde bir teşekkül liderine mahsus, ileri iman, büyük zeka, derin irfan, üstün ahlâk, keskin şecaat ve taşkın fedakârlıktan mahrum, Türk’ün büyük tarihî oluşuna ters yönde, karanlık ve milliyetsiz sermaye emrinde ve topyekûn (palyatif-günübirlik, gelip geçici) tedbirler peşinde, en zengin fırsatları harcayıcı ve her kıymeti kendi başıboş zümresine bağışlayıcı, istismarcı, gözbağcı, mânada işportacı, işde karaborsacı, kelâmda mugalatacı, İslâm Bey köylü, fakat İslâma zıt davranıcı, Anadolu asıllı, fakat Anadolu aslına yabancı Süleyman Demirel

NE YAPMALI?

Şunu bunu değil, topyekûn memleketi kurtarmak ve Türk’ün ruh köküne bağlı bütün partilere birleşme zemini açmak için mutlaka yol üzerindeki bu molozu tesfiye ve bu “Engel”i tasfiye millî vazifedir.

HİTAP Sayın Demirel!

Ben sizden, millete ve Partinize bir hayr gelebileceğine inanmıyorum! Bu inanmayışa, Partinizin Genel Başkanlığına seçildiğiniz gün vardım; Başkanlığa kuruluşunuzdan şu âna kadar da görüşümde boyuna gerçekleştiğimi, desteklendiğimi, hak ve kuvvet kazandığımı gördüm. Her şeyden önce, siz Adalet Partisini iktidara getiren Türk Milletinin ruhuna ve muradına yabancısınız! Arkasında, ciğeri hizasından soğuk bir hançer temasına rağmen sizi seçen millet, bu ulvî hareketiyle, şu belâlı 1960 yılının 27 Mayıs hareketi üzerindeki fikrini belirtmiş oluyordu. Bu fikirde, Demokrat Parti mukallidi sığıntı bir hükûmet görmek değil, dost ve düşman bütün kutupları yerli yerine oturtucu ve gangrenleşmiş meseleleri bir bıçak darbesinde tesviye edici, demirden bir el bulmak ihtiyacı vardı. Mustarip ve münkesir Türk milletinin bütün dileği, icra kuvvetleri elinde oyuncak hükûmet, hükûmet elinde oyuncak Meclis, Meclis elinde oyuncak millet olarak tepetaklak ettikleri devlet nizamının usta bir çıkıkçı marifetiyle bir anda eski tertibini bulan bir uzviyet gibi, “baş aşağıda” halden “başı yukarıda” vaziyete geçirilmesiydi. Böyle bir hamle de, için için ve sinsi sinsi çalışarak, betondan molozları zımpara kâğıdıyle törpülemeye davranarak değil, Meclisin daha ilk teşekkül günlerinde bir yıldırım harbi vererek, muazzam bir mâna taarruzuna girişerek, yerine getirilebilirdi. Bu yıldırım harbi ve mâna taarruzunun dayanağı da, Meclis kürsüsünden avaz avaz Kızılay meydanına çağırılacak Türk milleti olurdu. A.P. iktidarı işe böyle başlamalı ve ona göre yol almalıydı.
Diyebilirsiniz ki:
- Böyle bir hareketi yapabilmek için büyük çapta bir kahraman olmak lâzımdır. Bense bu vasıflara malikiyet iddiasında biri değilim.
İyi ya; bizim de iddiamız, bu vasıflardan yoksun yani bu şahsiyet olmaktan uzak biri olduğunuz ve milletin tam da bu çapta bir insana muhtaç olduğu anda onun yerine geçtiğinizdir.
Türk milletinin Adalet Partiden istediği, 27 Mayıs’ın muhasebesini yapacak, Halk Partisinin hesabını görecek, mahpus Türk iradesini kurtaracak, büyük bir ruh ve mânâ imarına girişecek ve ancak bundan sonra orta bir hükûmetçilik tekniği içinde madde tedbirlerine el atacak bir kuruluştur.
Halbuki siz yamalı bohça (koalisyon) hükûmeti içindeki tavrı biraz daha rahatlatmış, feraha kavuşturmuş olarak, herhangi İnönü idaresinden farksız, günübirlik hükûmetçilik esnaflığından fazla bir şey gösteremediniz.
Plân dâvanız, İnönü’nün 10 yıllık şakavet devrinde hatırına bile getirmeyip, alevler içinde kalmış bir evin üst katında satranç oynarcasına, çöküntü devresinde ele aldığı gülünç teşebbüsün devamından, öbür işleriniz de memur elinde günlük muamelelerin kendi başına yol alışından ibaret… Yani siz, bunca nazik bir çığırın seri malı kıymet seviyesi üstünde Başbakanı olmuş değil de en hassas şartlara rağmen her devrin ve her rejimin umum müdürü derecesinde kalmış ve Başbakanlığı işte bu dereceye bağlamış bir insansınız!

İktisadî facia ortada, Anayasa gedikleri ortada, Temelliler ortada, “İhtilâl” dedikleri hadisenin bir ceset gibi yerde yatıp herkes tarafından itildiği, kakıldığı ve cenazesine ne bir sahip ve ne bir mezarcı çıktığı ortada, dış politikada kekemelik, ortada, iç politikada dermansızlık ortada, her ân yeni bir darbe teranesi ortada, Üniversite tuhaflıkları ortada, Yargıtay garabetleri ortada, TRT ustalıkları ortada, solculuk davranışları ortada, her türlü rüşvet ve suistimalden mini eteğe kadar ahlâkî veya salgını ortada, gerçekten meharetle takdir ettiğiniz demokrasinin artık teaffün haline gelen feci manzarası ortada; bütün bunlara karşı, kollarınızı kavuşturmuş, aydede gibi tebessümlü çehrenizle, gününü gün etmeye bakan, zeki olmasa bile kurnaz bir insan sıfatiyle ortadasınız!

Başıboş demokrasi sevdasından ve bu sevda maskesi altında milletini ruhta ve maddede sömürenlerin aradığı kargaşalık iklimini korumaktan başka, ruhumuzu perçinlediğiniz hiçbir telâkki mihrakına malik değilsiniz! Gün gelir, mukaddesatçılık ve milliyetçiliği kimseye bırakmayan bir dil kullanır, sonra Ramazan günü Moskof Başbakanıyle votka tokuşturur, bu hareketi Başbakan sıfatiyle yaptığını söyleyerek Süleyman Demirel’i Başbakandan ayırır, peşinden Eyüb Camiinde namaz kılar ve bunu ne sıfatla yaptığınızı söyleyemezsiniz! Gün gelir, son Kurultayda, hiç lüzum yokken “kimsede şeriat özlemi yoktur!” buyurur, derken lâiklik anlayışında Halk Partisiyle birlik olduğunuzu ilâna kadar varır, hattâ sol’a avans vermeyedek gidersiniz!
Bu ne haldir, Süleyman Bey? Bu ne ruhî anarşi manzarası?..
En büyük suçunuz, Parti kadronuz içinde, sizde noksan olan tarafları, mukaddesatçı, milliyetçi, şahsiyetçi, keyfiyetçi vasıflarıyle telâfi edecek insanlara engel olmanız ve son hükûmet değişikliğinde bunlardan yalnız birine, göstermelik mahiyette yer verip, onu harcama taktiği içinde öbürlerine yolu tıkamanızdır.
Şimdi size tepeden inme bir haber vereyim:

Partinizin Senato ve Meclis Grupları içinde, sayıları 20 ye varan millet vekillerinden bir zümreyi, size ve zihniyetinize karşı kanun yolundan harekete geçirmek üzere, Ankara’da bunlardan bir ikisinin evinde, 3-4 toplantı tertibinde âmil olmuştum. Bu gayeyle ve umumî istekle kaleme aldığım, hepsinin birden her kelimesi üstünde ittifakına şahit olduğum, fakat imza etmeden dağılıp döküldüklerini gördüğüm tarihi anlaşma metnini hususî zabıtanız veya haber alma ajanlarınızdan evvel, bizzat ben, millet huzurunda nazarlarınıza seriyorum! Onu dikkatle okuyunuz ve muhal çapında da olsa, bizzat benimsemeye çalışınız!

Bomba tesiri doğuracak olan bu metni göz önüne sermekle, Adalet Partisinin iç yarası üzerinde en emin teşhisi ve en aziz millî hizmeti yerine getirdiğimiz kanaatini besliyoruz. Biricik muradımız, Partinizi, içinden düzelmiş görmektir. Böyle bir davranışın bütün şartlarını ve (ideolojik) plânını metinde billûrlaştırmış olduğumuza inanarak, onu, başta bizzat siz, Partinize ve millete, şaşmaz bir kıstâs halinde sunarız. Böylece, isimleri bizde tek tek mahfuz 20 küsur millet vekilinin bütün ruhlarıyle sarılıp da peşinden bütün ruhlarıyle rehavete terkettikleri ölçüleri, Partinize bağlı 200 küsur mebus ve şu kadar senatöre, kurtuluş ve doğruluşun biricik formülü olarak ithaf ve takdim ederiz.
Hoşça kalınız!

(www.necipfazil.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Nisan 2008

Demirel’in masonluk belgesi nasıl ele geçirildi?

mason-demirel-belgesi.jpgÜniversitelerde başını kapatan ilk kız öğrenci kimdi? Kendisine nasıl bir rapor verildi? İslami duyarlılıkla yayınlanan ilk gazetelerde görev alan Muzaffer Deligöz’ün o dönemle ilgili ilginç anıları…

İslami duyarlılıkla yayınlanan ilk gazeteler olan, Zülfikar, Uhuvvet, İrşat, İhlas, İttihad ve Milli Gazete’de görev alan Muzaffer Deligöz, yıllar sonra o günleri anlattı.

Süleyman Demirel’in masonluk belgesinin nasıl elde edildiği, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok’un örtünen öğrencisine tehditlerle nasıl başörtüsünü çıkarttığını, yine o dönemde başörtüsü takan İlahiyat öğrencisi Hatice Babacan için fakülte idaresinden “geri zekalıdır” açıklaması yapılması, Örfi İdare Komutanı Org. Cemal Tural’ın “Sizi Ankara dışına sürüyorum” demesi gibi şaşırtıcı pek çok konu bu söyleşide dile geldi.

— İslami duyarlılığa sahip ilk gazeteyi çıkaran ekipte yer aldınız. O günkü yayın dünyasını anlatır mısınız?

- 1963’lerde çıkardığımız gazetelere “İslâmi duyarlılığa sahip ilk gazete” demek hem çok büyük bir iddia olur, hem de bizden öncekilere haksızlık olur kanaatindeyim. Belki, bizim çıkardığımız gazetelere “Risale-i Nur’un ilk gazeteleri” denebilir.

Askerlerin 1960 da meşru iktidarı devirmelerine en büyük yardımı gazeteler ile Üniversite Profesörleri yaptı. Bunun için Askeri İdare gazetecilere büyük imtiyaz tanımıştı. İslami yayınlar yasaklanmıştı. Biz gazeteciliği yasağın bir nevi delinmesi olarak kullanmıştık. Biz üniversite öğrencisiydik. Gazetecilik bizim mesleğimiz değildi. İslami yayın yapabilmek için gazeteciliğe soyunduk. Ama bu amatörce bir çalışma idi.

Burada yeri gelmiş iken, 1928 de latin harflerinin kabulünden sonra yayınlanan İslami gazetelerden önemlilerini saymak isterim: Eşref Edip Beyin “Sebilürreşad”, N.Fazıl’ın “Büyük Doğu”, Osman Yüksel Serdengeçti’nin “Serdengeçti”, Abdullah Işıklar’ın “Fetih”, Salih Özcan’ın “Hilal Dergisi” , Şevket Eygi’nin “Yeni İstiklal” i ve diğerleri…

— Bu ekipte sizden başka kimler vardı?

- 1963 de Ankara’da çıkardığımız haftalık “İRŞAD” ve “İHLÂS” gazetelerinde; Said Özdemir ağabeyin önderliğinde Ali Gürbüz, Zeki Birbilir, İsmail Anbarlı ve ben Muzaffer Deligöz vardı. 1964 de İzmir’de çıkardığımız “Zülfikar” ve “Uhuvvet” gazetelerini de aynı ekip çıkardı.

Aynı sırada Konya’da öğretmen Mustafa Kırıkçı’nın yayınladığı “Bediülbeyan” ve daha sonra “Bediüzzaman” dergileri de bulunuyordu. Bunlar bütün Türkiye’ye dağılan yayınlardı. Bazı illerde mahalli olarak çıkarılan dergilerin olduğunu da hatırlıyorum.

— Çetin günlerdi… O günün şartlarında bir gazete çıkarmanın daha doğrusu İslami nitelikte bir gazete çıkarmanın zorlukları nelerdi?

- Gazete çıkarmanın değil ama, İslami fikirlerin yayınlanması zorluğu vardı. Daha önce matbaalarda basabildiğimiz “Risale-i Nur” ları artık ne basabiliyor, ne dağıtabiliyor, ne de saklayabiliyorduk. Çetin günlerdi gerçekten… Biz de farklı bir formül bulduk. Basamadığımız kitapları “Gazete” olarak basıp yayınlıyorduk.

Gazete ile yayın yapmanın önemini anlayınca da, sadece “Risale-i Nur” için değil; Türkiye’deki “İslami Hareket”in sesi olmak için gazete yayınlamaya başladık. Bunların ilki de “İTTİHAD” idi.

- Risale-i Nur ağırlıklı bir gazetemiydi bu gazete de?

- Önce yayınlananlar Risale-i Nur ağırlıklı idi. Ama “İTTİHAD” hem İslami, hem de siyaset ağırlıklı yayın yapıyordu.

— Neden İslami ağırlıkta bir gazeteye ihtiyaç duydunuz? Burayı biraz daha açabilir miyiz?

- 1960’larda Türkiye’deki İslami çalışmaları aksettiren, İslam’a yapılan saldırıları cevaplayan basın yoktu. Ne yazık ki yoktu! Rahmetli Necip Fazıl ve Serdengeçti tek başlarına bunlarla mücadele ediyorlardı. Bu sebeple de ömürlerinin büyük bir kısmı hapishanelerde geçiyordu.

Onların çıkardıkları gazetelerde “Siyaset” daha önde görülüyordu. Kamuoyunda da onların imajı siyasi idi. Yani sırf İslami hassasiyeti gösterdiğine inanılan gazete yoktu. Hatta “Yeni İstiklal” bile siyasi kabul ediliyordu. Bu sebeple; siyasi hadiseleri ve haberleri vermeyen; yalnızca İslami haber ve konuları işleyen bir gazete yayınlamak ihtiyacını duyduk.

— Gazete çıktığında nasıl karşılandı?

- O günleri yaşayanlar hatırlayacaktır, gazete için mahalli kampanyalar, fahri özel dağıtıcılar ortaya çıktı. Yani, bir ihtiyacın var olduğu, bunun da karşılandığı anlaşıldı.

— Kimler yazıyordu gazetenizde?

- İttihad’ın yazı kadrosu çok genişti. Başyazar: Mustafa Polat idi. Köşe Yazarları: Galip Gigin, Zeynep Münteha Polat, Nuriye Karahisarlı (Huriye Deligöz), Abdulhamid Oruç idi.

Sağlık sayfasını Dr. Sadullah Nutku, İslam Alemi sayfasını Salih Özcan ve Prof. Ali Genceli hazırlıyordu. Aruz vezninde Şiirleri de Maraş Senatörü A.Tevfik Paksu ile Mustafa Necati Bursalı yazıyordu. Röportajları Necmettin Şahiner gerçekleştiriyordu. Dini Sorulara cevapları Ahmet Şahin yazıyordu. Kitap sayfamızı İnş. Mühendisi Mustafa Yeşilyurt hazırlıyordu. Fikir-Sanat sayfasını ise Suat Alkan yönetiyordu hatırımda kaldığı kadarıyla.

— Dağıtım ve satış işini nasıl gerçekleştiriyordunuz?

- Başlangıçta hiçbir dağıtım şirketi pazarlamayı yapmadı. Öyle olunca şehirlerarası otobüsle ve PTT yoluyla dağıtım yapıldı. Tiraj o gün için 30.000 olunca bir dağıtım şirketi kabul etti. Bu traj 80.000 kadar çıktı. Bu, o zaman için inanılmaz bir rakamdı.

—O günün şartlarında bakıldığında yaptığınız bu işler biraz deli cesareti isteyen bir iş idi değil mi?

Aynen öyle.. Zira gazetelerin çıkışı bir sermayedara bağlı değildi… Tamamen inananların verdikleri borç para ile yapılıyordu.

— Yayın hayatınızda Sıkıyönetim ile yaşadığınız bazı sorunlar oldu galiba?

- İttihad Gazetesinde sıkıyönetim konusu yaşanmadı. Ama, Ankara’da İHLAS Gazetesi’nin çıkışında bahsettiğiniz gibi sorunlarımız oldu. Sıkıyönetim gazeteyi 2 defa kapattı. İkincisi temelli kapatma idi…

— Başınıza neler geldi? Kapatmanın nedeni neydi?

- Başlangıçta bir sorun olmadı. Ancak, Milli Birlik Komitesi’nin üyelerinden biri Ankara Örfi İdare Komutanı Org. Cemal Tural’a telefon ederek “Paşa, Nurcular Hükümet Merkezinde Bediüzzaman’ın resimlerini boy boy basıyor. Uyuyor musunuz ?” diye baskı yapınca Cemal Tural, gazeteyi 1 hafta kapattı. Ancak, gazete haftalık olduğu için bir gün gecikme ile tekrar çıkardık. Çıktı ama, tam çıktı.. Bediüzzaman’ın “EY ÂLEMİ İSLAM UYAN” yazısı Erzincan’lı ressam Rafet Kavukcu’nun nefis hattı ile tam sayfa ve yeşil renkle basıldı. Solda da boydan boya tam sayfa Bediüzzaman’ın sarıklı resmi vardı. İşte bu yayın gazeteyi kapattırdı.

— Gazeteler o dönemlerde yasaklanabiliyordu, tamamen kapatılabiliyordu demek ki. Peki gazete çıkarmanız yasaklanınca nasıl bir yol buldunuz?

- O sırada mahkemeler göstermelikti. Bütün karar komutanlarca veriliyordu. Yassı Ada hakimi bile aynı şeyi söylememiş miydi ? “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” sözü herkesçe malum… Biz Ankara’da yasaklanıp kapatıldığımızda ne yaptık? İzmir’e gittik ve orada gazete yayınına devam ettik.

— Bu sırada yaşadığınız pek çok ilginç olay vardır şüphesiz. Bunlardan aklınızda kalan birini paylaşır mısınız?

- Kapatma kararı üzerine gazete böyle çıkınca o gün Hacıbayram Camiinin yanındaki idarehaneye gelen askerler Said Özdemir, Ali Gürbüz, İsmail Anbarlı ve beni alarak, o zaman Örfi İdare karargâhı olan Kara Harp Okuluna götürdüler. Bir deniz hâkim albay önce gazetenin temelli kapatıldığını ve bizim Ankara dışına sürüldüğümüzü tebliğ etti. Sonra da çok kibar bir dille “yanlış yaptığımızı, Paşanın çok kızdığını” söyledi. Bizi dışarıda sıra şeklinde dizdiler. Biraz sonra Org. Cemal Tural geldi. Koltuğunun altında paşalık kırbacı, bir aşağı-bir yukarı bizi inceledi. Sonra da “Din-iman size mi kaldı? Nedir yaptığınız” diye söze başlayınca İsmail Anbarlı “Ama Paşam…” demeye kalmadı, Cemal Tural kırbacı vurmak üzere havaya kaldırdı.

Ancak, İsmail Anbarlı’nın baktığı yeri oyacak kadar şiddetli bakışı ve korkmadığını gösteren heybetli bir hareketi üzerine vurmak üzere kalkan eli yukarıda kala kaldı. Siyah pardösünün boynuna koyduğu beyaz suni ipekten mamul, namazda sarık olarak kullandığı boyunbağı ve uzun boyu içindeki kabadayıvari hareketi, o şahin bakışı ile birleşince Paşa üzerinde ne gibi bir tesir yaptı ise yapmıştı. Paşa elini indirerek vurmaktan vazgeçip “Sizi Ankara dışına sürüyorum” diyerek gitti.

Doğrusu, biz Paşa’nın bizi koruduğunu çok sonra anlayabildik. Zira, o sırada Örfi İdare Komutanı istediği kişiyi, hiçbir karar olmadan hapse atabiliyor, mahkemeye de çıkarmadan aylarca bekletebiliyordu. Ayrıca askeri arnizonlarda yapılan işkencelerin haddi hesabı yoktu.

Mesela İstanbul Sarayburnundan Yassıadaya tünel açıp, Menderes’i kaçıracağını söylediği için bir İnşaat Mühendisi aylarca cezaevinde kalmıştı. Yaptığı şakanın neye mal olduğunu herhalde çok sonra anladı.

İnançlı bir kişi olan Org. Cemal Tural’ın bizim niyet ve gayelerimizi bildiği için Komitenin baskısına rağmen bizi cezalandırmadı, yalnızca göz önünden uzaklaştırdı.

— Çıkardığınız diğer gazeteler hangileri idi?

- 1964 de İzmir’de Zülfikar ve Uhuvvet gazetelerini çıkardık. O sırada Doğu Menzil Komutanı olarak Kayseri’de bulunan Korg. Faruk Güventürk’ün inançlı kişilere yaptığı zulümleri ve gazetelerdeki “Nurcular Yeşil Komünistlerdir” beyanatı üzerine yaptığımız yayın, bölgede büyük bir baskı kuran Güventürk’ü perişan etti. Bu sebeple de beni tevkif ettirerek 3 ay Buca Cezaevinde kalmama sebep oldu.

— Süleyman Demirel’in mason olduğuna ilişkin yayını ilk siz yaptınız galiba değil mi? O belgede ne vardı?

- O sırada Ankara Hukuk Fakültesinde okuyordum. 1963 yılının sonlarına doğru Ankara Merkez Vaizi olan Sait Özdemir Ağabey gazeteci arkadaşım Ali Gürbüz ve bana;

— Bu akşam sizi bir toplantıya götüreceğim. Hazır olun.. dedi

Akşamdan sonra Kastamonu Milletvekili Rahmetli İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun evine gittik. Bir süre sonra genç bir bankacı geldi.. Çıkrıkçılar Yokuşundaki bir Bankanın Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordu. Bankacı; Mason Locasının faal üyesi olduğunu, Sait Özdemir vasıtası ile fikirlerinin değiştiğini bildirdi. Masonluktan ayrılmak istemesine Sait Beyin karşı çıktığını “üye olarak devam etmesini, ancak alınacak önemli kararlardan kendilerini haberdar etmesini ve bazı bilgi ve belgeleri de toplamasını istediğini” söyledi.

Bu zat Sait Özdemir’i arayarak, mason toplantısında çok önemli görüşmelerin yapıldığını, bunları muhakkak kendilerinin bilmesi gerektiğini söylemiş. Sait Bey de Kastamonu Milletvekili İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun evine gelmesini istemiş. Mason Locasında yapılan toplantıda, Süleyman Demirel’in AP Genel Başkanlığına seçileceğini, bir süre sonra da Başbakan olarak görevlendirileceği hususunda bilgi verildiğini söyledi..

Bu sırada AP Genel Başkanı olarak Emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala görev yapıyordu. Ben Süleyman Demirel’i tanımıyordum.

- Kimdir bu Demirel ? diye bir sordum.

Demirel’in eski DSİ genel müdürü olduğu, AP Kurucusu ve Genel İdare Kurulunda bulunduğunu söylediler.

Gazeteci arkadaşımız rahmetli Ali Gürbüz ise;

— AP nin Genel Başkanı var. Ragıp Gümüşpala’nın Genel Başkanlığına hiç kimsenin itirazı da yok.. dedi. Genç bankacı bu soruya karşılık:

- Gümüşpala meselesinin halledileceğini belirttiler.. dedi.

Genç Bankacı bu toplantıya, Genel Kurullarda elden ele dolaşan Süleyman Demirel’in mason olduğunu gösteren belgeyi de getirmişti. Hepimiz merakla bu belgeyi inceledik. Belge gerekli kişilere ulaştırılmak üzere İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na verildi.

Böylece, ben ve arkadaşlarım, Süleyman Demirel’in mason olduğunu bizzat aynı locada bulunan bir kişiden duymanın yanında, ilk elden masonluk belgesini de görmüş olduk. Bu haberi ben babamın Nahiye Müdürü olarak görev yaptığı Bolu-Yeniçağa’ya gittiğimde rahmetli babama ve oradaki arkadaşlarıma söyledim. Hiç biri Süleyman Demirel’i tanımıyorlardı. Bu sebeple bu haber onlar için pek enteresan olmadı. Ancak onlardan biri olan oto tamircisi Osman Özcan, uzun yıllar bana “Sen, Süleyman Demirel’in masonluğunu bize çok önceden söylemiştin “ der durur.

1964 AP Genel Kongresinde dağıtılan belgenin bizim bulduğumuz belge olduğundan şüphem yok. Zira Sait Bey ve İ.Hakkı Yılanlıoğlu, Sadettin Bilgiç’in kazanmasını istiyorlardı ve bu sebeple de birçok girişimde bulunuyorlardı. Ayrıca, bazıları AP nin ilk kurucularından ve Genel İdare kurulu üyelerinden Dr. Emin Acar, Mehmet Turgut, Tahsin Demiray, Faruk Sükan, Ferruh Bozbeyli, Celal Ertuğ, Fethi Tevetoğlu, Haluk Nurbaki, Hasan Aksay, Hüsnü Dikeçligil gibi isimlerle devamlı irtibatları vardı. Böyle bir belgeyi Demirel’e karşı olan kişilere vermeleri normaldi.

— Demirel kongre için bunu yalanlamak zorunda kalmıştı sanırım?

- AP’nin Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın garip ölümü üzerine, Genel Başkan seçmek için 30 Kasım 1964 de yapılan AP Genel Kongresinde iki aday vardı. Birincisi Dr. Sadettin Bilgiç, ikincisi Süleyman Demirel. Bu seçim sırasında Demirel taraftarları Demirel’in 1963-1969 yılları arasında ABD Başkanı olan Johnson ile çekilmiş resimlerini, Sadettin Bilgiç taraftarları ise Süleyman Demirel’in Mason olduğunu gösteren Loca Kayıt örneğini dağıttılar. Demirel kendisinin mason olmadığını belirten Türk Yükseltme Cemiyetinden verilmiş 14.11.1964 tarihli bir belgeyi kongrede okudu. Ancak bu Türkiye Masonlarının ikiye bölünmesine sebep oldu.

— Ankara İlahiyat fakültesinde yaşanan ilk başörtüsü sorununda yine iyi bir gazetecilik yaptınız. Hatice Babacan olayını da ilk siz duyurmuştunuz değil mi?

- 967 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi’ne kaydoldum. Hem okuyor hem de İTTİHAD gazetesi İstanbul Bürosunu yürütüyordum. O sırada İlahiyat Fakültesinde Nesibe isimli öğrenci başını örttü. Doç. Bahriye Üçok kızın başörtüsünü tehditlerle açtırdı.

Arkasından Hatice Babacan başını örttü. O sırada diğer fakülteler bir tarafa hiçbir İlahiyatta kapalı bir kız öğrenci bulunmuyordu. Ben Hatice’nin babasını ve ağabeylerini tanıyordum. Kendilerine gittim, Nesibe’yi misal vererek Hatice’nin baskılara dayanıp, dayanamayacağını sordum. Hatice’de orada bulunuyordu. Babası Ali Amca; Çıkrıkçılar Yokuşu’nda dükkanı olan maddi durumu çok iyi olan bir toptancı idi. Kendilerinin Hatice’yi sonuna kadar destekleyeceklerini, açılmasının söz konusu olmadığını söylediler. Fakülte ve Üniversite Senatosu kararı ile Hatice Babacan ve Mustafa Demirsöz okuldan atıldı.

Fakülte boykot’a gitti. Bunun üzerine ben İTTİHAD’a “Bu baş bu vücutta olduğu sürece açılmayacak” başlıklı haberi gönderdim. Manşet haline gelen haber, bütün Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Türkiye’nin her yerinde öğrencilere destek veren etkinlikler yapıldı. MTTB Genel Başkanı İsmail Kahraman olaya sahip çıktı, boykotu destekleyen gösteri ve bildiriler gazetelerde yer aldı. Belki Hatice Babacan ve Mustafa Demirsöz okuldan atıldılar ama, başörtüsü Türkiye gündemine o gün girmiş oldu. Ama bugün ben okullarının önlerinde başörtülerini çıkararak, peruklarını takan kızlarımızın yanından başım eğik olarak geçebiliyorum. Ne ben ne de diğerlerimiz bu kızlarımıza yeterince sahip çıkamadık.

- O günlerde de bu tarz haberlerde manipülasyonlar yapılır mıydı? Aşağılama, hakaret vs…

- Elbette yapılırdı, yapılmaz mıydı?… Hem de nasıl yapılırdı. Burada bana ait tatlı bir hatırayı a anmak isterim: Fakülte İdaresi Hatice Babacan için gazetelere “Geri zekâlıdır” diye beyanat verince, ben ve ağabeyi (Ali Babacan’ın babası) Hatice’yi zekâ testi için İstanbul Üniversitesine götürdük. Bizi İstanbul’da gazetemizin hanım yazarı Huriye Vardarlı karşıladı ve mihmandarlık yaptı. İstanbul Üniversitesi Hatice Babacan için “üstün zekâlıdır” raporu verdi. O gün orada gördüğüm Huriye Hanım ile çok kısa bir süre sonra Rahmetli Mustafa Polat ve Mustafa Kavurmacı’nın vasıtasıyla bugüne kadar sürmekte olan hayatımızı birleştirdik.

— Çıkardığınız diğer gazeteler hangileri idi?

- 1967 de İstanbul’da yayına başlayan haftalık “İTTİHAD” Gazetesi, 1968 MTTB Basın-Yayın Müdürü olarak MTTB Dergisi,1969 de Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığının Yayın organı olarak yayınladığımız “Diyanet Gazetesi” ve aylık “Diyanet Dergisi” 1973 Milli Gazete, 1985-91 Türkçe Gazete (S.Arabistan’da Hacılar için günlük Türkçe Gazete), 1990 dan bu yana zaman zaman yurt dışı yayın yapan ve sahibi olduğum Doğu haber Ajansı-Eastern News Agency

- İttihat Gazetesi döneminde itibar gören bir gazete idi. Buradaki pozisyonunuz ne idi? Gazete kadrosunda kimler vardı?

- “İTTİHAD” Gazetesinin Sahibi: Salih Özcan idi. Genel Yayın Müdürü Mustafa Polat, Yazı İşleri Müdürü Muzaffer Deligöz. Teknik Müdürümüz Erdoğan Atak idi. Ressamımız çizgilerini herkesin tanıdığı daha sonra uzun yıllar yazarlık yapan kanaatimce en iyi Türkçe yazan kalem olan Gürbüz Azak idi. Risale-i Nur Cemaati adına gazetede Mehmet Kutlular bulunuyordu.

— Mazlumların müdafii olarak bilinen Avukat Bekir Berk ile yakınlığınız oldu mu?

- Elbette… Gazeteciliğim boyunca, Bekir Berk’in Anadolu’da girdiği davaların bir çoğunu takip ettim. Mahkemelere beraberce gittik. Dosyalarına gerekli evrakları daktiloda çoğaltırdım. O zaman fotokopi olmadığından mahkemeye sunulacak belgeler kopya kâğıdı ile daktiloda çoğaltılırdı. Duruşmaları gazeteci olarak takip ettim ve gazetemize haber olarak geçerdim.

Cidde’de hastalığının arttığı zaman yanında kimsesi olmadığı için kendisini bizim eve taşıdık. Eşim Huriye Hanım elinden geldiğince kendisine hizmet etti. S. Arabistan’dan son ayrılışını da bizim evden yapmış oldu. Allah Rahmet eylesin, bütün hayatını karşılık beklemeden ümmetin hizmetine sunan nadir kişilerden oldu.

—Daha sonra siz Yeni Asya gazetesinde yer almadınız herhalde?

- Hayır. İttihad gazetesinde Salih Özcan ile diğerleri arasında meydana gelen ihtilafta ben Salih Bey’i haklı bulduğumu açıkça belirttiğim ve buna karşı fiili tavır aldığım için, Yeni Asya’da görev almadım.

-Milli Gazete’nin Yazı İşleri Müdürlüğünü de yaptığınızı biliyorum. İlk Yazı İşleri Müdürü siz miydiniz?

- MNP mensuplarının kurduğu NİDAŞ isimli şirketin müdürlüğüne beni getirdiler. O sırada Milli Gazete’nin çıkarılmasına karar verilmişti. İstanbul’da yapılan çalışmaları yeterli bulmayan Necmettin Erbakan Hocamız beni gazetenin kuruluşunu yapmak üzere İstanbul’a gönderdi.. Ben gazetenin ilk Genel Yayın Müdürü ve Yazı İşleri Müdürü olarak göreve başladım.

- Milli Gazete günlerinden de kısaca bahseder misiniz?

- 1972 yılının 11. ayı.. Gazetenin sadece ismi alınmış, binası kiralanmıştı. Gazetenin çıkış tarihi 12.Ocak 1973 olarak ilan edilmiş ama ortada hiçbir şey yok. Yayın ve yazar kadrosu olmadığı gibi, basım, dağıtım, ajans anlaşmaları da yok. Gazetenin logosundan, anlaşmalarına, yazarlarından yazı işleri kadrosuna, resmi müracaatlarından kadronun maaş pazarlığına, telefonundan masalarına kadar bir günlük gazetenin her şeyini 2,5 ay içinde yapmak zorundasınız. Üstüne üstlük, Erbakan Hoca gibi titiz ve her şeyin detayını isteyen bir kişiye hesap vererek..

Allah’a şükür biz, ekip olarak Muzaffer Deligöz, Selahattin Sadıkoğlu, Mehmet Cemal Çiftcigüzeli, Rahmetli Erdoğan Atak, Gürbüz Azak ve gazete sahibi görülen Hasan Aksay, Yönetim Kurulunda olan Sabri Özpala ile Bahattin Çarhoğlu’nun yardımları ile gazeteyi gününde çıkardık.

Yazar kadromuz; Necip Fazıl Kısakürek, Şule Yüksel Şenler, Ahmet İhsan Genç, Prof. Dr. Osman Turan, Osman Yüksel Serdengeçti, Abdurrahim Karakoç ve diğerlerinden oluşuyordu.

Gazeteci olarak; Hürriyet gazetesinin 1. sayfasını hazırlayan Erdoğan Atak, birçok gazetenin İstihbarat Şefliğini yapmış tanınmış gazeteci Agah Güçlü, Günaydın gazetesinin meşhur fotoğrafçısı ve fotoğrafçıların üstadı Atılay Gülen, Akşam gazetesinin Arşiv Müdürü, Tercüman’dan part time olarak gelen Selahattin Sadıkoğlu ve M. Cemal Çiftcigüzeli ile daha birçok tecrübeli gazeteci bu kadroda yer alıyordu.

— Milli gazeteyi çıkardığınız o dönemlerde iyi gazetecilik yapabildiniz mi? Şimdi baktığınızda değerlendirmeniz nedir?

- İyi bir gazetecilik yapabilmek için, işin başında Erbakan Hocamız ile pazarlık yaptık.

1- İnanç ve yaşayışına bakılmadan mesleğinin ehli fakat çalıştığı yere sadık gazeteciler alınacak,

2- Bu gazetecilere verilecek ücrete karışılmayacak,

3- Gazete parti gazetesi olmayacak, tam bir gazetecilik yapılarak sağdaki basın boşluğu doldurulmaya çalışılacak,

4- Gazete çalışanlarının maaşları mutlaka zamanında verilecek, maddi bakımdan başkalarına muhtaç hale getirilmeyecek,

5- Haberler, gazetecilik esaslarına göre değerlendirilecek, haberlerde parti hassasiyeti olmayacak, ancak; makale, yorum, tefrika gibi diğer konularla gazeteyi çıkaranların fikir aktarımı ve tatminleri sağlanacak..

Başlangıçta buna uyularak yapılan neşriyatta büyük başarı sağlandı. O derece ki, her gün Gazeteciler Derneğinde “bugün Milli Gazete neyi manşet yaptı, hangi haberleri öne çıkardı” diyerek diğer büyük gazetelerle mukayesesi edilmeye başlandı. O kadar ki en sonunda Hürriyet-Milliyet-Milli Gazete yarışı meydana geldi. Burada bizim en büyük çıkmazımız matbaamızın olmaması sebebiyle tashih noksanlıkları ile gazeteyi dağıtıma vereceğimiz saatin çok erken olması idi. Buna rağmen yayınımız başarılı oluyordu.

- Malum gazetecilikte haber atlatmak önemli. Özel habere de ayrıca değer verilir. Gazete için aynı zamanda sayfa düzeni ve özellikle fotoğraflama da önemli yer tutar. O günlere ait şimdi aklınıza gelen bir anekdot var mı?

- Hiç unutmadığım bir hatıramı paylaşayım haber 7 okuyucuları ile. Boğaziçi köprüsünün tabliyeleri bitmiş, halatlar tamamlanmıştı. Ertesi gün bütün gazeteler köprü resmini koyacaktı. Atılay Gülen; “bir resim çekeceğim ki, bütün gazeteler Milli Gazetenin 10 adım gerisinde kalacaklar” diyordu. Ertesi gün bütün gazetelerin manşetleri köprü resmi idi. Ama herkes Milli Gazete’de Atılay Gülen’in resmine şaşkınlıkla bakıyordu.

Atılay, Türkiye’de hiç kimsede olmayan 3 objektifli makinesi ile öyle bir resim çekmişti ki, bu işi bilenler parmak ısırıyordu. Resim Ortaköy Camiinden çekilmişti. Cami resimde bütün ihtişamı ile görülüyordu. Köprü ise, Anadolu yakasından Avrupa yakasına kadar bir bütün halinde görülüyordu. Yani, siz eğer köprünün tamamını çekmek zorunda iseniz, objektifin bunu alabilmesi için en azından 3 km öteye gitmeniz gerekirdi. O zaman da Cami küçücük kalacak, köprü de bütün güzelliği ile görülemeyecekti. Bu sebeple köprüyü mutlaka yandan çekmek zorunda idiniz. Ama Atılay’ın 3 objektifi resmi film üzerinde birleştirip, sanki yanınıza getiriyordu. Takdir etmeyen olmadı. Ancak farkında olmayanlar da vardı: Gazetenin sahipleri.. ve particiler..

-Bu gazetenin parti ağırlığında olması kendi iç dengelerini oluşturur herhalde. Gazetecinin de bu durumda yaşadığı zorluklar olsa gerek, ne dersiniz?

- Evet aynen öyle… Particiler, Erbakan Hoca’nın haberinin çift sütun verilmesine karşı başka partinin Genel Başkanının manşet olmasına dayanamıyorlardı. Yapılan baskılar sonucu gazetenin yayın siyaseti değiştirildi. Tamamen parti gazetesi haline getirildi. Biz de gazeteden ayrılmayı bir prensip meselesi saydık.

Ancak, ben bunu daha başlangıçta Erbakan Hocamıza söylemiştim. “Eğer ileride parti gazetesi haline gelecek isek, büyük ve masraflı bir kadro kurmanın anlamı yok, biz 3-4 kişi bu gazeteyi çıkarabiliriz.” demiştim. Ama kendileri, “bu sağ’ın en büyük gazetesi olacak, gazetecilik esaslarına göre yayın yapmanız daha iyi. En yakın zamanda matbaa da alacağız” dedikleri için birçok kişiyi rahat yerlerinden ettik, gazeteyi de masrafa sokmuş olduk.

— Dilersiniz birazda bugüne bakalım. Eski bir gazeteci ve yayın emektarı olarak bugünün basın dünyasını nasıl görüyorsunuz? İnternet gazeteciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Teknik imkânların çok olduğu, birçok kolaylıkların bulunduğu zamanımızda, basın’ın etik değerlerden yoksun olarak yayın yaptığını görmek beni üzüyor. Eskiden her gazetenin yerleşmiş bir yayın ahlakı ve prensibi olurdu. Şimdilerde, özellikle bazı grup gazetelerinin ve Internet sayfalarının yerleşmiş prensipleri; her gün 1. sayfanın sağ üstü ile sayfanın en altı ve son sayfanın nerede ise yarısı yayınlayanları da konu bulmakta zorlayan seksi fotoğraflar ile dolu. Sebebi ve nedeni hiçbir şekilde izah edilemeyen, belki yalnızca gazete sahiplerince istendiği için yayınlandığı aşikar olan bir pespayelik… Üzücü tabii, çok üzücü… Sadece habercilik gözüyle bakan objektif olmayı şiar edinmiş, kartel mantığından uzak sadece doğru haberin peşinde olan gazetecilere ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.
(Uğur İlyas Canpolat, Haber 7)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Nisan 2008

Çin seddi

cin-mali-cin-seddi.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 29 Nisan 2008

Abdülhamid’in büyüklüğü nerede yatıyor?

”Millet seni azletmiştir!” Yıldız Sarayı Küçük Mabeyn Dairesi’nin beyaz yağlıboya kapısı önünde Esad Toptanî Paşa’nın Arnavut lehçesiyle çınlattığı bu kelimeler, 8-10 saniye süren bir sessizlik darbesiyle kesilmişti. Artık gözler konuşuyordu.

Abdülhamid, yalnız konuşan şahsa değil, Bahriye Feriki Arif Hikmet Paşa’ya, Ermeni Aram Efendi’ye, Yahudi Emanuel Karasso’ya da bakmış ve gayet metin bir eda ile “Hal’ etti demek istediniz herhalde. Pekala gösterilen sebep ne?” diye eklemişti. Bunun üzerine Arif Hikmet Paşa’nın tahttan indirme fetvasını açıp okuduğu görüldü.

Ne saçmalıklar sayılmıyordu ki? Dinî kitapları yasaklatıp yaktırdığından tutun da gençleri öldürttüğüne kadar yığınla zırva. Peki iddialar bu kadar kesin delillere dayanıyor idiyse hükmü neden muğlak bırakmışlar ve ağızlarında gevelemişlerdi? Çünkü Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi bu iddiaların hukuken ispatlanamayacağını biliyor ve fetva vermeye yanaşmıyordu. Ancak bu şekilde her anlama çekilecek bir fetvayı verebilir ve İttihatçıların ellerinden yakayı kurtarabilirdi.

Abdülhamid, fetvada hal için kesin bir karar olmadığını, bu kararı hangi makamın verdiğini öğrenmek istedi. “Meclis-i Millî” denildi. Güya milletin meclisinde alınmıştı karar ama kimsenin aleyhte konuşulmasına fırsat bırakılmadığı gibi, kabul oyu için elini kaldırmayan birkaç kişi olduğu görülünce Talat Paşa o meşhur sert bakışıyla onları “ikna” edivermişti. Yalnız bir tek itiraz sesi duyulmuştu. Uzun beyaz sakalı titreye titreye ve nemli gözlerini etrafta gezdirerek “Yazıktır, günahtır” diye söylenen bu kişi, ayan azasından Yorgiadis Efendi’dir. Tabii etraftan “Alçak, hain, mürteci!” naraları yükselmekte gecikmeyecektir.

Abdülhamid’in ağzından “33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Ne çare ki, düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.” sözleri döküldü Küçük Mabeyn’e.

Abdülhamid’in en zoruna giden şey de, halifeye dinî fetvayı tebliğ edecek heyete bir Ermeni ile bir Yahudi’nin dahil edilmiş olmasıydı. Esad Paşa, sonradan Balkan Savaşı’nda İttihatçılara ihanet edecek, anlı şanlı Mason üstadı Emanuel Karasso ise tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını yiyerek, girdiği ihalelerden kazandığı deve yükü parayla savaş sonunda İtalya’ya sıvışacaktır.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından Albay Hüsamettin Ertürk’ün “İki Devrin Perde Arkası” (1964) adlı hatıralarında Abdülhamid’in 1909 yılında Selanik sürgününde Debreli Zünnün adlı bir dostuna şöyle dediğini aktarmaktadır: “Göreceksiniz yüzbaşım! İttihatçılar Turancılık gayretiyle hem Rusya, hem de İngiltere ile bir savaşa girerlerse Allah göstermesin Osmanlı’nın parçalandığına şahit olacağız. İnşaallah böyle bir güç gösterisine girmezler.” Ertürk, sonraki olaylara bakınca “1909′da bu konuşmayı yapan Abdülhamid’e, uzakları gören bir hükümdar demeyip ne diyeceğiz?” diye soruyor haklı olarak.

Cevabımız yok. Var aslında ama nerede?

Yıldız Yağması’na uzanalım ve oradan bir ibret kıvılcımı çaktırmaya çalışalım. Tam bir “Han-ı Yağma”dır yaşanan. (Tabirin nereden geldiğini biliyorsunuz değil mi? Eskiden zengin ağalar yılda bir gün aileleriyle birlikte evlerini terk eder ve hanelerini yağmaya açarlarmış. O gün halk eve hücum eder, iğneden ipliğe ne bulursa alırmış. Fikret de ünlü “Han-ı Yağma” şiirini bu olay üzerine yazmıştır.)

O gün saraydan kim ne bulursa almış, hatta Abdülhamid’in kötü günler için havuzun altına yaptırdığı gizli hazinenin kapısı kırılarak içine girilmiş ve o muazzam servet, Meclise dahi haber verilmeden birilerince iç edilmişti. Yeni bir çağ açtıklarını söyleyen İttihatçıların bu adi yağmadan ne kadar para götürdükleri hiçbir zaman belirlenemedi. Teşkilat-ı Mahsusacı Hüsamettin Ertürk, fakat, der, bu servet onlara da yar olmadı. Parlayan ocak söndü, hepsi çil yavrusu gibi dağıldılar. Kimisi uzak diyarlarda Ermeni kurşunlarıyla, kimisi yurdun içinde karıştıkları İzmir suikasti mahkemesi sonunda darağacında can verdiler.

Sözde binlerce insanın katili ‘Kızıl Sultan’ın sarayındaki hazineleri yağmaya dalanların aklına neden sonra bir sayım yaptırmak geldi ve bu göreve romancı Halit Ziya Uşaklıgil’in de içinde bulunduğu bir heyeti memur ettiler. İşte o kan dökmekten zevk alan ve keyf içinde yaşadığı söylenen sultanın sarayında görülen ibretlik manzara. Halit Ziya, anlatıyor. Çıt çıkarmadan dinliyoruz:

“İlk şaşırmak ilk adımda başladı diyorum. Daire-i hususiye bu mu idi? Bütün Abdülhamid siyasetinin mihveri şu basık tavanlı loş köşeciklerden ve onun içi tıklım tıklım kâğıt desteleriyle dolu dolaplarından ibaret miydi? Methalden sonra hemen ilk karanlık odada bir divan gösterdiler. Bu, Abdülhamid’in istirahat yeriydi. Belki de yatağı… Zaten daire-i hususiyede en basit şeklinde bile bir yatak odası görmedik. …Bir kenarda içinde yumurta yenmiş sahanı ile bir tepsi, gene onun hususi eğlence yerini teşkil eden marangozhaneyi gördükten sonra küçük mabeyn namiyle anılan daireye geçtik.”

Sarayın en yakınında bulunmuş tanıklardan Salih Münir [Çorlu] Paşa’nın kardeşi Münir Sirer, 1955′te Resimli Tarih Mecmuası’na yazdığı bir yazıda Halit Ziya’nın gördüğü yatağı bizim için tabir caizse biraz daha ‘zumluyor’. İçimizi cız ettiren o ses: “Fakat tuhafı şu ki, Abdülhamid’in yattığı odadaki karyola, en âdi hastanelerde kullanılan cinsindendi.”

Sarayda binlerce kadınla beraber zevk, sefahat ve şatafat içinde yaşadığı zannedilen Abdülhamid’in yatak odasını bir türlü bulamayan acar heyet şaşırmış ve en sonunda buldukları yatağın da en adi hastanelerde kullanılan karyolalardan biri olduğunu görünce tam anlamıyla şoke olmuşlardı.

İşte hadise budur sevgili dostlar. “Abdülhamid’in büyüklüğü nerede yatıyor?” diye soranlara, başka bir şeyi değil, saraydaki o yumurta sahanı ile o adi hastane karyolasını gösteriyorum.

(Mustafa Armağan, Zaman Pazar)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Nisan 2008

Bu yoğurtçunun mayası iyi tuttu

daniel-carasso.jpg1900′lerin başında Yahudi bir aileye yoğurt satan Türk mandıracı, bir imparatorluğun esin kaynağı oldu.

Selanik’ten 1912′de İspanya’ya göç eden ünlü Karasu ailesinden Dr. İzak Karasu, adını Isaac, soyadını da Carasso olarak değiştirdi. 1. Dünya Savaşı’nda bağırsak enfeksiyonundan ölen çocuklara çare ararken çocukluğunda kendilerine yoğurt satan Selanikli’yi hatırladı. Evinin bodrumunu mandıra yaptı ve 1919′da yoğurdu ilaç olarak geliştirip eczanelerde sattı. İlacın adını oğlunun isminden esinlenerek Danone koydu. Bir sanayi devi işte böyle doğdu.

Daniel Carasso

Selanik’te 1900′lerin başında bir Yahudi aileye gün aşırı bir tepsi yoğurt bırakan Türk mandıracı, dünyanın en büyük sanayi gruplarından birinin esin kaynağı olacağını aklına getirir miydi? Huzurlarınızda Carasso ailesinin öyküsü.

Alın size her taşın altında Selanik Yahudileri ile Sabetayistler’i arayan paranoya tüccarlarının değirmenlerine su taşıyacak bir portre.

27 Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra Yıldız Sarayı’nın -önceden haber verildiği için- ardına kadar açılmış büyük demir kapısından içeri yağız atların çektiği peş peşe dört kupe fayton girdi. Serin, zaman zaman yağmurun çiselediği bir gündü. Mabeynciler dört faytondan inen Meclis-i Milli heyetini saygıyla selamladıktan sonra önlerine düşüp sarayın arz salonuna yönlendirdiler. (Not: Osmanlı Parlamentosu iki kanatlıydı: Bir Meclis-i Mebusan vardı, yani milletvekilleri ya da millet meclisi. Bir de Meclis-i Ayan, yani senato. İkisi birlikte Meclis-i Milli, yani ulusal meclis diye anılıyordu. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Türkiye’nin yaklaşık 20 yıl boyunca yeniden deneyeceği model.) Osmanlı İmparatorluğu’nu 33 yıldır yönetmekte olan 34′üncü padişah II. Abdülhamit geniş pencerelerden Boğaz’ı seyrediyordu. Dalgın ve hüzünlü. Çökmüş ve kamburu çıkmış. Başmabeyinci konukları haber verdi. Ağır adımlarla koltuğa oturdu. Tahtlar çoktan, kendisinden çok önce Topkapı Sarayı’nın hazine dairesine kaldırılmıştı.. Dört kişilik heyet içeri girdi. Biri başkan olduğunu vurgulamak için diğerlerinden bir adım önde. El-etek öpmek yok. Kim bilir o da kaç padişah önce terk edildi… Başlarını hafifçe öne eğerek II. Abdülhamit’i selamladılar. Padişah gelişmeleri biliyordu, heyetin kimlerden oluştuğunu da mabeyn başkatibi Cevat Bey’den öğrenmişti. Kısa bir sessizlikten sonra heyetin başkanı ya da sözcüsü sebeb-i ziyaretlerini anlatmaya başladı. O sözcünün adı Emanuel Karasu’ydu. Selanik Mebusu Karasu özetle Meclis-i Milli’nin Abdülhamit’in hal’ine (tahttan indirme, düşürme) karar verdiğini, kendilerinin bunu tebliğle görevlendirildiklerini söyledi ve hükmü üç sözcükle özetledi: “Millet sizi istemiyor.” Abdülhamit’in gizlemeye çalıştığı acıyı ela gözlerinden bir anlığına gelip geçen keder bulutları ele verdi. Gözlerini heyet üyelerinin üstünde gezdirdi. Sırayla. Sonra tane tane konuştu: “Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal’ kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?” Emanuel Karasu (Yahudi), Aram Efendi (Ermeni), Esat Toptani (Arnavut) ve Ahmet Hikmet Paşa (Abdülhamit’in uzun süre yaverliğini yaptıktan sonra muhalefet saflarına geçen Gürcü) hiç tepki vermedi. (Kimilerine göre, Abdülhamit’i aşağılamak için azınlık unsurlarından oluşan bir heyet seçilmişti. Kimilerine göre ise devletin ve Osmanlı halkının birliğini, bütünlüğünü vurgulamak için, heyette tüm unsurların temsil edilmesi amaçlanmıştı.)

Abdülhamit ve yakınları hemen o gece Sirkeci’den trene bindirilip Selanik’e gönderildi. Selanikli Emanuel Karasu da yıllarca düşlediği bu “son”u görmenin mutluluğuyla, hayatının en unutulmaz gecelerinden birini yaşadı. Emanuel Karasu, Selanik’te doğup büyümüş bir Yahudi’ydi. 400 yıl önce, 1492′de İspanya’dan sürülmüş ve Sultan II. Beyazıt’ın izniyle Selanik’e yerleşmiş Sefarad’lardan. Hukuk öğrenimi görmüştü. Avukatlık yapıyordu ve meslektaşlarının cesaret edemediği garip davaları alıp müvekkillerine kazandırmasıyla ün yapmıştı. 1900′lerin başından söz ediyoruz. Bir ayağı İtalya’daydı o sıralar. İtalyan vatandaşlığına geçtiği çok yıllar sonra ortaya çıktı. Roma ama özellikle Venedik’te kurduğu dostluklar onun bir “ilk”e imza atarak tarihe girmesini sağladı: Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk mason localarını o örgütledi. Önce Selanik’te, ardından İzmir’de, Bursa’da, İstanbul’da. Hatta Osmanlı’nın artık pek hükmünün geçmediği Kahire’de. Locaların ortak genel kurulunda, Türkiye Süprem (Yüksek) Konseyi şöyle oluştu: Prens Aziz Hasan Paşa (general), Cavit Bey (İttihat ve Terakki döneminde Maliye Nazırı oldu, Lozan’daki Türk heyetinde görev aldı, Atatürk’e İzmir’deki suikast girişiminin ardından İttihatçılar’ı temizleme operasyonunda idam edildi), Jozef Sakakini Bey (Kahire locasından), Süleyman Faik Paşa (ordu komutanı), Mehmet Talat Paşa (eski Başvekil), David J. Kohen, Mişel A. Noradungyan, Osman Talat Bey (avukat), Emanuel Karasu (avukat), Dr. Rıza Tevfik Bey (senatör, filozof), Mehmet Arif (avukat), Galip Paşa (general, Emniyet Genel Müdürü), Mehmet Fuat Hulusi Bey (milletvekili, avukat), Sarim Kibar (tüccar), Mithat Şükrü Bey (milletvekili), Rahmi Bey (milletvekili, vali), Katipzade Sabri Bey (tüccar). Bir de loca yönetiminde olmayan perde arkasındaki güçlü isimler vardı Karasu’nun çevresinde. Örneğin Talat Paşa. O yıllarda gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki’ye toplantıları için Selanik’teki mason locasının (Bir İtalyan’ın mülkü olduğu için kapitülasyonlar uyarınca polis, mahkemeden özel izin almadan giremiyordu) kapılarını açtı. O da katıldı örgüte. Çabuk parladı. O kadar ki Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey’in dağa çıkmaları sonrası iç savaştan korkan Abdülhamit II. Meşrutiyet’i ilan edince, kutlamalar için Selanik’teki Olimpos Meydanı’ndaki topluluğa hitap edenler arasında o da vardı. Ve de kısa süre sonra yapılacak seçimlerde Meclis-i Mebusan’ın Selanik temsilcileri arasında yer alacaktı. Ailece İstanbul’a taşınacaklar, Karaköy’de, Bankalar Caddesi’ndeki ünlü Assicurazioni Generali Han’da bir büro tutacaktı. Bugün de bir mimarlık şaheseri olarak dimdik ayakta duran o handa Karasu’nun komşularından birkaçını sayalım: Dönemin ünlü bankerleri Couteaux, Whitall, Rossolato, Antoine ve Cesar Vitalis, avukat Braggiotti, mimar Giulio Mongeri (binayı yaratan adam), zemin katın tümüne yayılan Selanik Bankası. Uzatmayalım. Emanuel Karasu, 1912 ve 1914 seçimlerinde de İstanbul temsilcisi olarak Meclis-i Mebusan’da yer aldı. İttihat Terakki iktidarında çok zengin oldu. Denildiğine göre, devletin alım ve satımlarında aracılık yaparak komisyon alıyordu. İttihat ve Terakki’nin çöküşünden ve tüm liderlerinin yurtdışına kaçmalarından sonra o nedense İstanbul’da kaldı. Servetinin önemli bir bölümüne el konuldu. İşgal yıllarında İtalya’ya gitti. Orada sefalet içinde intihar ettiği söylenir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 1930′larda döndü. 1934′te son nefesini verdi. Arnavutköy’deki Sefarat Mezarlığı’nda gömülü. Adının çift m ile yazıldığı mezar taşında şöyle deniyor: “İkinci Meşrutiyet’in ileri simalarından İstanbul Mebusu Emmanuel Karasu. Ölüm tarihi: 1934.” Mezarlığın kayıtlarına göre 1 Haziran 1934′te toprağa verildi. Emanuel Efendi için son bir not: Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl ile birlikte Abdülhamit’e çıkıp Osmanlı’nın tüm borçlarını üstlenmeleri karşılığı Filistin’den toprak istediği öne sürülür. O da yanlış. Karasu tam tersine anti-siyonistti. O kadar ki, Yahudi cemaati o dönemde ondan şöyle söz ederdi: “Emanuel Karasu se suvyo a la tribuna, i moz enkaşo una pruna.” Türkçesi: “Emanuel Karasu kürsüye çıktı ve kazığı yedik.” Çünkü Karasu, Meclis-i Mebusan’da azınlıkların da Müslümanlar gibi Osmanlı ordusunda askerlik yapmaları teklifini vermişti. “Cümle Osmanlılar müsavidir ve cümlesi de asker olmalıdır” cümlesiyle noktaladığı uzun konuşmasının ardından önerisi ayakta alkışlarla kabul edilmişti.

O dönemde 80 bin Yahudi ve 20 bin kadar Sabetaycı’nın yaşadığı Selanik’te Karasu’lar önde gelen ailelerden biriydi. Emanuel Efendi’nin hukuk okuduğu yıllarda amcasının oğlu İzak Karasu tıp öğrenimini tercih etti. Muayenehane açtı. Evlendi. Bir oğlu oldu. Adını Daniel koydu. Sonra iki de kızı dünyaya gelecekti. Balkan Savaşları’nda Selanik düşünce, yani Yunanistan tarafından işgal edilince, Yahudi toplulukta büyük bir panik patlak verdi. Çoğu Avrupa yollarına düştü. (Kalanlar 30 yıl sonra, Hitler orduları Yunanistan’ı işgal edince toplama kamplarına gönderilecekti.) Yunanlılar’ın Selanik’e girmelerinden kısa bir süre sonra İzak Karasu, eşi ve oğluyla birlikte İspanya’ya göç etti. Tam 420 yıl sonra, kovuldukları topraklara geri dönüyorlardı. İlginç ayrıntı; İspanya 1492′de Yahudiler’i topluca sürmüş ama vatandaşlıktan çıkarmamıştı. Karasu ailesi Barselona’ya yerleşti. Yıl: 1912. Önce adını Latin alfabesine uyarladı. İzak oldu Isaac, Karasu ise Carasso. Sonra bir muayenehane açtı. Çok az hastası vardı, ailesini geçindirmek için zeytinyağı ticaretine de girişti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da müthiş bir yoksulluk dönemi başladı. İspanya da bundan nasibini aldı. En çok ilaç sıkıntısı çekiliyordu. Tam da o günlerde Barselona’da çocuklar arasında salgın halinde bağırsak hastalıkları patlak vermesin mi! Gözleri yaşlı anne-babalar kucaklarında bir deri bir kemiğe dönmüş yavrularıyla diğer doktorlar gibi Isaac Karasu’nun da muayenehanesine dayanıyor, “Kurtar çocuğumuzu” diye yalvarıyorlardı. Ama diğer doktorlar gibi Carasso’nun elinden de pek bir şey gelmiyordu. Gözünün önünde ölüp giden çocukların acısıyla uykusunun kaçtığı gecelerin birinde, bir ses yankılandı belleğinde: “Yoğurtçu geldi. Kaymaklı yoğurtlarım var.” İrkildi. Selanik’te gün aşırı evlerine bir tepsi kaymaklı yoğurt bırakan Türk satıcının sesiydi bu. Ve “Eureka” çığlıklarıyla hamamdan dışarı koşan Arşimed gibi yataktan fırladı. “Tabii ya” dedi, “Tabii ya.” Selanik’te bağırsak hastalıklarının tedavisinde yoğurt kullanıldığını anımsamıştı. Günde üç öğün birer kase yoğurt yediriyorlardı hastaya ve birkaç günde sağlığına kavuşuyordu. Yoğurdun nasıl yapıldığını biliyordu. Hemen ertesi gün, evinin bodrumunu hazırlamaya koyuldu. Orası artık mandıraydı. Birkaç çiftlikten topladığı sütle yoğurt imalatına girişti. Yıl:1919.

Ancak bir sorun vardı. Avrupa’da yoğurt bilinmiyordu. Evet, 1500′lerin ortalarına doğru Kanuni Sultan Süleyman bağırsak enfeksiyonuna yakalanan dostu Fransa Kralı I. François’ya bir yoğurtçu göndermişti. Ne var ki, kral iyileşince yoğurtçu sırlarıyla birlikte İstanbul’a dönmüştü. Kayıtlarda öyle yazıyordu. Isaac Carasso, ürettiği şeyin Balkanlar’da ve Anadolu’da yaygın bir tüketim maddesi olduğunu nasıl anlatabilirdi? Çareyi yoğurdunu ilaç olarak kabul ettirmekte buldu. Ve Carasso’nun yoğurdu eczanelerde satılmaya başladı! Hasta çocuklarda etkisi çok çabuk ortaya çıktı. Doktor meslektaşları ona bir tavsiyede bulundular: Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nden fermante edilmiş laktik getirtirse, yoğurdun ömrünü uzatabilirdi. Sözlerini dinledi. Böylece pastörize yoğurt doğacaktı. Ama Isaac Carasso bu buluşun önemini pek kavrayamayacaktı. “İlaç” tutunca, Isaac özel ambalajlar yapmayı akıl etti. Kapakları porselen cam kaseler. Sıra artık ilaca patent almaya gelmişti. Onun için de bir ad koymaya. Bir ışık çaktı; neden oğlunun adı olmasın? Yani minik Daniel’in? Yaşadıkları Barselona’nın yaygın dili Katalanca’da küçük Daniel’in ya da “Daniel’cik”in karşılığı çok hoştu doğrusu: “Danon!” Ancak bu özel ad olduğu ve marka namıyla tescil edemeyeceği için sonuna bir “e” ekledi. Hoşgeldin “Danone” yoğurtları! Yoğurtçuluk çok kısa sürede Isaac’ın asıl mesleği haline gelince oğlunu, Daniel’i onun “tahsili” ni yapmaya gönderdi Fransa’ya: Marsilya’da ticaret lisesinde okuttu. İşin pazarlama, satış, muhasebe bölümünü bilimsel olarak öğrenmesi için. Ardından Paris’te Pasteur Enstitüsü’nde bakteriyoloji stajı yaptırdı. İşin üretim aşamasına hakim olabilmesi için. Daniel öğreniminden sonra Fransa’da kaldı, çünkü babası, Isaac Carasso dünyadan göçmüştü. 6 Şubat 1929′da, Paris’te 18′inci bölgedeki bir dükkanda “Danone Yoğurtları Paris Şirketi” kapılarını açtı. Onu 1932′de Levallois-Perret’te ilk fabrika izledi. Danone imparatorluğu işte böyle doğdu. Bugün öyle bir imparatorluk ki o, 5 kıtada at koşturuyor. Cirosu 15 milyar euro’nun üstünde. 100 bin kişi çalıştırıyor.
- Sütlü ürünlerde dünya birincisi: 18 ülkede (Türkiye dahil) 48 fabrikası var.
- Şişe suyunda dünya ikincisi: 13 ülkede (Türkiye dahil) 97 fabrikası var. - Bisküvi ve tahıllı kahvaltı ürünlerinde dünya ikincisi: 21 ülkede 53 fabrikası var.
İmparatorluğa -babasının sayesinde- adını verilen Daniel Carasso, Daniel’cik, Danone hala hayatta. 99 yaşında. Barselona’da yaşıyor. Uzun yaşamasının sırrı mı? Herhalde söylemeye gerek yok; her gün birkaç kase yoğurt!
Ve Daniel’in kulaklarında -babasının anlattığı- Selanikli yoğurtçunun evlerinin kapısını çalarken seslenişi yankılanıyor: “Yoğurtçu geldi. Kaymaklı yoğurtlarım var…”

Tür: , Yayın tarihi: 27 Nisan 2008

İşgalci Baykal

sol-seriti-isgal-eden-baykal.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 27 Nisan 2008

23 Nisan neden neşeli geçmiyor?

Eskiden “kürsü”ler yoktu… “Mikrofon” da yoktu… öğrenciler, okul merdivenlerinin en yüksek basamağına çıkar; büyük bir heyecan ve coşku içinde; tabiî, hançeresi yırtılırcasına bağıra bağıra, “şiir” okurdu:

“Bugün 23 Nisan!
Neşe doluyor insan!”
Kim bilir, belki de, aynı şiir bugün de okunacak!
öğrenciler “kürsü”lere çıkacaklar, “mikrofon”ları ellerine alacaklar ve yine başlayacaklar şiir okumaya:
“Bugün 23 Nisan!..
Neşe doluyor insan!”
O an; “top” koşturdukları, “ip” atladıkları, “saklambaç” oynadıkları “boş arsalar” gelecek gözlerinin önüne!..
O arsalar, “apartman yığınları”yla dolmuş ve “beton tarlaları”na dönüşmüş olsa da, şiirlerini okuyacaklar;
“Bugün 23 Nisan!
Neşe doluyor insan!”
Onları dinleyen büyükleri; “çocukluk günleri”ne dönüp, “yemyeşil kırlar”ı hatırlayacaklar!.. öyle ya; oralarda, “kan-ter” içinde kalıncaya kadar koşarlar, “kuş cıvıltıları” ile coşarlardı!.. “İp” atlarlar, “kır çiçekleri” toplarlar, “tertemiz hava” ile doldururlardı ciğerlerini!..
“Top” almayı unutmuşlar ne gam!..
Ayaklarına takılan, yarı çürümüş “konserve kutusu”ndan iyi top mu olur?!?
Hemen bir takım kurar, “tek kale maç” yaparlardı!..
88 yıl sonra bugün!?!..
çocuklar, yine “kır”larda!.. Ama; topladıkları “kır” çiçekleri, “zehir” emiyor topraktan!.. üzerlerine “çiğ damlaları” değil, “kimyasal tozlar” yağıyor!..
Bu “çiçek”ler hasta mı, ne?!?
Burcu burcu kokmuyorlar!..
Yapraklar solgun, boyunlar bükük!..
Ya, şu “yarısı toprağa gömülü teneke” de ne ola?!? Herhalde, “çağdaşlaşan” ve “büyüyen” Türkiye ile birlikte, “konserve kutuları” da büyüyüp, “varil” olmuş!..
Varil!?!… İçi “zehirli atık” dolu kocaman bir varil!..
Eskiden, buralarda, “saklambaç” oynardı çocuklar!.. Şimdi, çocuklar değil; “zehirli atık varilleri” saklambaç oynuyor!.. “TüSİAD üyesi sanayiciler” tarafından gömülmüşler toprağa, saklanıyorlar insanlardan!..
Eskiden “bayram yerleri” vardı!.. “Salıncak”lara, “dönmedolap”lara, “atlıkarınca”lara binerdi çocuklar!..
Oyuncaklara “kasnak” atarlar, “havalı tüfek”lerle hedefi vurmaya çalışırlardı!..
Şimdi, “beton bloklar” yükseliyor bayram yerlerinde!.. “Bayram yerleri”nin, “lunapark”ların, “sirk”lerin yerinde “yeller esiyor!..”
Pardon, “yel” de ne demek?!.
çünkü, “yel”lerin yerinde de yeller esiyor!..
Nasıl essin ki yel?..
Her taraf lebaleb “bina” dolu!.. Adeta birbirine perçinlenmiş!.. Aralarında “boşluk” kalmamış ki, arasında “yel” essin!..
Ama, yine de;
“Bugün 23 Nisan!..
Neşe doluyor insan!”
SADECE DUVARLARDA KALAN SöZ!
Bugün 23 Nisan… “çocuk”lara armağan edilmiş bir gün… Ama aynı zamanda, “Milli Hakimiyet”in yıldönümü… Evet, 88. Yıldönümü… çünkü bugün, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu” gün!..
88 yıl önce bugün;
Hacıbayram Camii ile Meclis binası arasında, Atatürk ile birlikte, ak sakallı “hacı”lar ve bembeyaz sarıklı “hoca”lar yan yana yürüyordu!..
Ellerde “Kur’an-ı Kerim” vardı!..
Dillerde “dua”lar ve “salavat”lar!..
Sonra?.. Sonra, kürsüye Mustafa Kemal çıkıyor ve “Meclis’in esasları”nı ilân ediyordu:
- “Meclis’te beliren milli iradenin vatanın geleceğine doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir… Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde hiçbir güç yoktur.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.”
Evet; Türkiye Cumhuriyeti’nin Meclisi, tam 88 yıl önce bugün, işte böyle doğdu… Kazanılanlar, bu milletin kanıyla ve canıyla, o günün şartlarında verilen büyük mücadeleyle elde edildi.
Tıpkı, Atatürk’ün şu sözlerindeki gibi:
“Efendiler! Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türkiye ve Türkiye halkının beka ve istiklalini temine çalışıyor. çünkü Türkiye’nin asıl sahibi, meşru ve gerçek sahibi olan Türkiye halkının kati arzu ve iradesi bu yoldadır.”
Ya, 88 yıl sonra bugün;
“Kur’an okuyanlar, “mürteci!”
“İslâm” ise, “irtica” ve “birinci tehdit!!!”
88 yıl önce bugün;
Meclis’in açılış haberi “minare”lerden duyurulmuştu!..
O minareler, 88 yıl sonra bugün “irtica” sembolü!.. “âlem”lerindeki “Hilâl” bile, “yasaklanması” istenebilecek bir simge!..
“Kilisenin çanları” çalıyor ülkemde!.. “Zangoç”lar, olanca güçleriyle asılıyorlar “çan”a!.. “Dink-donk”lar, kafalara vurulan birer “tokmak” gibi!..
“Ezan”lar ise sessiz!..
“Hoparlör”lerin sesleri kısık mı, kısık!..
Bugün, “Millî hakimiyet” günü!..
“Millet ne derse, o olacak” diye kurulmuştu Meclis… Duvarlarında, hâlâ “Hakimiyet milletindir” yazılı!..
Ama, sadece “duvar”larda!.. Sadece “kâğıt” üstünde!.. Oysa, hakimiyet “millet”te değil; hakimiyet “güçlü” olanın elinde!..
“Güç” kimdeyse, “kanun” o!..
Kanunları “Meclis çıkarıyor”muş, kimin umurunda?!? Ne “Meclis’in iradesi”ni takan var, ne de Meclis’in çıkardığı yasaları uygulayan…
Fakat yine de;
Bugün, “Millî Hakimiyet” bayramı!..
Evet, bugün 23 Nisan,
Neşe doluyor insan!..
70 MİLYON, 5-6 MİLYONA MUHTAç!
Bu “şiir”in yanında, bir de “şarkı” vardı çocukların dilinde;
“Nar gibi domatesle, beyaz peynir,
Bir parça ekmekle beraber yenir”
Bugün, domatesler hormonlu, peynirlerin tadı-tuzu yok!.. “Tahıl ambarı” güzel ülkem, “ekmeklik buğday”ını bile Amerika’dan, Bulgaristan’dan ithal ediyor!.. “Kriz fırsatçıları” desen, “pirinç vurgunu” peşinde!..
Domatesler de, artık “nar” gibi değil!.. İçleri adeta “kar” gibi!.. Kesilince ortaya çıkan “damar”ları, bembeyaz!..
Nerede o “yerli domates”ler?..
88 yıl sonra bugün; 70 milyonluk ülkem, maalesef “domates tohumu”nu bile “5-6 milyonluk İsrail’den” ithal ediyor!.. Hem de, “tohumu olmayan”, olsa bile “fide”ye dönüşmeyen “kısır” domatesler!.. üstelik, bu tohumun fiyatı da, “sarraf vitrinlerindeki altın”larla yarışıyor!..
Sadece “domates tohumu” mu?..
Bugün semalarımızda uçacak, arkalarında renkli “sis bulutu” oluşturup, “akrobat gösterileri” yapacak “uçak”larımızı da İsrail “modernize” ediyor!..
Oysa biz, “uçak imalatı” yapardık bir zamanlar!.. Nuri Demirağ’larımız vardı!.. İtalya’dan bile “uçak siparişi” alırdık!..
Bugün ise; “milyarlarca dolar” verip, “dışarıdan” satın aldığımız ama, “modernizasyonunu İsrail’e yaptırdığımız” uçaklar uçacak semalarımızda!..
Sokak ve caddelerimizde, yerleri titreten “tank”larımız yürüyecek!.. “Modernize”sini yine İsrail’e yaptırdığımız tanklar!.. Almanya’nın; “Bunları PKK terörüyle, savaşta kullanamazsınız!..” diyerek, “şartlı” sattığı tanklar!..
Ama, olsun;
Yine de, bugün “Ulusal Egemenlik” bayramı