Sözün Özü
 Akıllı insan, düşündüğü herşeyi söylemez. Ama her söylediğini düşünür. (Aristo)

Arşiv: Şubat, 2008



Bayan Şeriati’ye göre İran devrimi

puran-seriati.jpg

İran Devirmi’nin babası olarak bilinen Ali Şeriati’nin eşi Puran Şeriati ile yapılan bir röportaj:

Dr. Ali Şeriati İran İslam Devrimi’nin en önemli teorisyenlerinden biri olarak biliniyor. Devrim gerçekleşeli yaklaşık 30 yıl oldu. Sizce İran İslam Devrimi ilk 30 yıllık hedeflerine ulaşabildi mi?

Ali Şeriati’nin amacı İran’da bir devrim gerçekleştirmek değildi. Şeriati, İran toplumunun şuurlu bir hale gelmesini, İran’da yönetimden önce düşünce alanında bir devrim gerçekleşmesini istiyordu. Şah’a karşı çıkmasının sebebi de Şah’ın insanların düşünmelerini, akletmelerini engellemesiydi. Eşim yönetimlerin değişmesini çok önemsemiyordu. Onun için daha önemli olan toplumun değişmesiydi. Ali Şeriati, toplum bilinçlenmeden gerçekleşecek bir devrimin sonunu iyi görmüyordu. Onun bu öngörüsü de doğru çıktı.

İran Toplumu 30 yıl önce böyle bir devrime hazır değil miydi? Bunu mu demek istiyorsunuz?

Sokaklarda gözlemler yapıp, insanlarla konuştuğunuzda bu sorunuzun cevabını rahat bir şekilde alabilirsiniz. İranlılar 30 yıl önce devrime hazır olsalardı, devrim sonrası yetişen gençlik bu durumda mı olurdu? İlk sorunuzda Ali Şeriati’nin İran devriminin teorisyeni olduğunu söylediniz. Bu doğru değil. İran devrimi, insanların düşünceleri değişmeden, kısa zamanda yapılan bir devrimdir. Gerçek devrim ise çok uzun zaman alır. İran’daki devrim gerçekleştiğinde halkın büyük çoğunluğu eğitimsizdi. Halk gerçek İslam’ı bilmiyordu. Eşim böyle bir devrimi asla doğru bulmuyordu. Ayrıca böyle bir devrimi de zafer olarak görmüyordu. Şeriati, asıl zaferin düşüncelerde gerçekleştirilen devrim sonucu elde edileceğini savunuyordu. Fakat İran’da böyle olmadı. Toplum yukardan aşağı doğru değiştirilmeye çalışıldı. Devletin din adına yaptığı kısıtlamalar ise olumsuz sonuçlar doğurdu. Ali Şeriati’nin iki hedefi vardı. Bunlardan ilki insanların geleneksel İslam’ı değil; gerçek İslam’ı anlamalarını sağlamak, ikincisi ise insanlara düşünme, sorgulama alışkanlığı kazandırmak.

Şeriati, İran İslam Devrimi gerçekleştikten sonra bugün de yönetimi ellerinde bulunduran muhafazakar kanat tarafından mesafeli yaklaşılan bir isim oldu. Hatta kitaplarının bir kısmı İran’da sansüre uğradı. Mollalar Şeriati’den niçin bu kadar rahatsız oldular?

Sansürü bir tarafa bırakın, Ali Şeriati’nin bazı kitapları 20 yıl boyunca İran’da yayınlanamadı. Onun fikirlerine yakınlık gösterenler çeşitli baskılara maruz kaldılar. Ali Şeriati’nin eserlerine niçin yasak getirildi? Çünkü Ali Şeiati insanlara gerçek İslam’ı anlatıyordu. Bu durum Mollaları rahatsız etti. Mollalar insanların aydınlanmalarını, gerçek İslam’ı yaşamalarını istemiyor.

Şeriati bugün yaşasaydı İran’daki reformcu kanadın içinde yer alır mıydı?

Ali Şeriati hayatta olsaydı bugünkü yönetimin uygulamalarına kesinlikle tahammül edemezdi. İran’daki yönetim de Şeriati’nin bu ülkede rahat bir şekilde yaşamasına, fikirlerini söylemesine asla izin vermezdi. Onun amacı toplumsal bir uyanış gerçekleştirmekti. Ali Şeriati düşüncenin dirilmesini, dinamikleşmesini istiyordu. Reformcular da düşünce olarak Ali Şeriati’nin çok gerisindeler. Onun seviyesine erişemediler. Bana göre Şeriati bugün yaşasaydı ne muhafazakar, ne de reformcu kanadın içinde yer alırdı. Tek başına da olsa kendi inandığı doğrular için mücadele etmeye devam eder, mollalara muhalefet ederdi.

Ali Şeriati İran halkı için ne ifade ediyor?

Özellikle İranlı gençler onu çok seviyor ve okuyorlar. Sadece İranlı gençler değil; dünyanın dört bir yanındaki genç insanlar ona büyük bir sevgiyle bağlılar. Ali Şeriati İran halkının aydınlık, düşünen, dinamik yüzüdür. Eşimin eserleri 30’dan fazla dile çevrildi. Ali Şeriati’nin eserleri ve fikirleri ile ilgili bir çok üniversitede akademik çalışmalar yapıldı. Bu her yazara nasip olmayacak bir ilgidir.

Sokaklarda sohbet ettiğimiz İranlıların bir çoğu bu ülkede yoğun bir baskı olduğunu söylüyorlar. Siz de bu baskıyı hissediyor musunuz?

Evet, bu baskıyı ben de hissediyorum. Biz de şu an hükümetin onaylamadığı görüşlere sahibiz. Bunun için siyasi konularla ilgili çok fazla konuşmak istemiyorum.

Bir kısım İslamcı entelektüeller Ali Şeriati’nin eserlerinin bir çoğunda Marksist dilin etkisi olduğu yönünde eleştirilerde bulunuyorlar. Bu eleştiriler hakkında neler söyleyeceksiniz?

Bu düşünce yanlıştır. Ali Şeriati İslami dünya görüşüne mensup bir insandı. Şeriati’nin çağrısı gerçek İslam’adır. Eşim İslam’ın kendine ait bir orjini olduğunu düşünüyordu. Ali Şeriati sol anlayıştan asla esinlenmemiştir. Fakat Ali Şeriati’nin insanlara anlattığı gerçek İslam, Marksist fikirlere sahip olan kişiler tarafından da ilgiyle karşılandı.

Bugün Ali Şeriati’nin fikirleri kim tarafından temsil ediliyor? Mesela Abdulkerim Suruş’u, Ali Şeriati’nin günümüzdeki temsilcisi olarak görenler var. Siz de aynı görüşte misiniz?

Abdulkerim Suruş kendi alanında gerçekten çok başarılı bir kişi. Fakat Suruş ile Ali Şeriati arasında keskin bir fark var. Suruş toplumun belli bir kısmına hitap ediyor. Bu kısım eğitimli, kültürlü belli bir mesafe kat etmiş insanlardan oluşuyor. Fakat Ali Şeriati’nin eserleri toplumun bütün kesimlerine hitap ediyordu. Ali Şeriati kendini toplumun üstünde görmüyordu ve toplumla kaynaşmayı başarmıştı. Ali Şeriati’nin hiçbir yerde reklamı yapılmıyor. Fakat bugün binlerce genç Ali Şeriati’ye hayran. Bu gençler Ali Şeriati’yi bir kez görmediler. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Bu durum ancak Şeriati’nin toplumun her kesimine hitap etmesi ve toplumun her kesiminin Ali Şeriati’nin yazdıklarını anlamasıyla açıklanabilir. Tekrar sorunuza dönecek olursak. Ben Suruş’u veya bir başkasını Ali Şeriati’nin günümüzdeki temsilcisi olarak görmüyorum.

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad dünyada çok popüler bir isim. Özellikle Türk halkı Ahmedinejad’a büyük bir sevgi besliyor. Fakat Ahmedinejad’ın İran’da pek fazla sevilmediğini gözlemliyorm. Hatta Türkiye halkı Ahmedinejad’ı İran halkından çok daha fazla seviyor. Siz Ahmedinejad hakkında ne düşünüyorsunuz?

Biz de Ahmedinejad’ın yurtdışında çok popüler olduğunun farkındayız. İnsanlar Ahmedinejad’ı sadece ABD ve İsrail hakkında söylediği sert sözlere bakarak değerlendiriyorlar. Bu çok doğru bir değerlendirme değil. İran doğal kaynakları nedeniyle çok zengin bir ülke. Fakat insanlar bu zenginlik içinde fakirlik çekiyorlar. ABD ve İsrail’e karşı dik durmayı başarabilen Ahmedinejad, ekonomiyi yönetmeyi başaramıyor. Ekonomiyi iyi yönetemediği ve seçimler öncesi yaptığı vaatleri gerçekleştirmediği için İranlılar onu sevmiyorlar.

Peki, siz seviyor musunuz Ahmedinejad’ı?

Halkımın sevmediği bir lideri ben de sevmiyorum.

Ali Şeriati nasıl bir eşti? Bize biraz da evinizin içindeki Ali Şeriati’yi anlatır mısınız?

Eşim aydın fikirli, okuma ve araştırmayı çok seven bir kişiydi. Eşimle üniversitede aynı sınıftaydık. Ali Şeriati düşünce ve fikir olarak benden ve sınıftaki bütün arkadaşlarından çok daha ileri seviyedeydi. Ayrıca sınıfın en çalışkanıydı ve çok zekiydi. Bana karşı çok nazikti. Fakat ev işlerini hiç sevmezdi. Bundan dolayı da ev işlerinde bana yardımcı olmazdı. Eğitimime çok önem veriyordu. Paris’e gittiğimizde oğlumuz İhsan daha yeni doğmuştu. Eşim, Fransızca öğrenmem için beni dil kursuna gönderir, evde oğlumuz İhsan’a bakardı. Derslerimde de bana sürekli olarak yardımcı oluyordu. Eşim kültürlü olmama çok önem verirdi. Bazı günler yemek yemeden önce masayı güzelce süslerdim. Eşim yemek masasını süslenmiş olarak görünce; “Lütfen zamanını bu tür şeylerle harcama. Masayı süslemeye ayıracağın vakti, kitaplara ve bilgiye vermeni tavsiye ederim ” diyordu. Ali Şeriati tam bir bilgi aşığıydı.

Eşinizi genç denilecek bir yaşta kaybettiniz. Eşinizin vefatı sizde nasıl bir boşluk oluşturdu?

Eşimin vefatında 42 yaşındaydım. Ayrıca 4 de çocuğum vardı. Onun vefatından sonra çok sıkıntılar yaşadık. Her şeyden önce şah yönetimin baskılarına maruz kaldık. Eşim Ali Şeriati’yi hep özlememe rağmen hayata ve karşılaştığım sıkıntılara karşı güçlü durarak, 4 çocuğumu da iyi bir şekilde yetiştirmeye çalıştım.

Türkiye hakkında neler biliyorsunuz? Sanırım Şeriati de bir dönem Türkiye’ye gelmişti.

Ali Şeriati birkaç kez Türkiye’ye geldi. Ben de eşimle bir kez Türkiye’yi ziyaret etmiştim. Erzurum ve İstanbul’da gezdiğimizi hatırlıyorum. Ülkeniz gerçekten çok güzel. Özellikle İstanbul harika. Türkiye siyasi ve toplumsal açıdan çok faal bir hale geldi. Ekonominiz de gelişti. İnsanlar İran’da Türkiye’nin ürünlerini güven duyarak alıyorlar. Fakat ülkenizde başörtüsü takanlara yapılan baskı ve yasaklamalar bana çok saçma geliyor. Bu yasağın kalkmasını temenni ediyorum. Türk toplumunun başörtüsü yasağına karşı çıkması ve dinine sahip çıkması da çok güzel. Türkiye’yi gerçekten çok takdir ediyorum.  Ayrıca eşim bana Türkiye’den kısa bir de mektup göndermişti.

Sizden bu mektubun özel olmayan bölümlerini okumanızı rica etsek.

Memnuniyetle. (Puran hanım mektubu okumaya başlıyor.) “ Sevgili Puran! Bugün 21 Ağustos ve ben İstanbul’dayım. Senin boşluğunu hissediyorum. Şu an Marmara denizinin kenarında bir çay bahçesinde oturuyorum. Çay istedim. Bir de baktım ki önüme demliğiyle, bütün her şeyi ile birlikte bir çay servisi geldi. Koca bir de semaver getirdiler. Fransa’da çay istediğimde küçük bir bardakla çay geliyordu. Fakat Türkler Fransızlar gibi cimri değiller…”

Eşinizin vefatıyla ilgili de çeşitli rivayetler var. Kimileri eşinizin bir kalp krizi sonucu, normal bir şekilde vefat ettiğini, kimileri de Savak Ajanları tarafından öldürüldüğünü iddia ediyor. Sizin görüşünüz nedir?

Benim şahsi görüşüm kocamın zehirlenerek şehit edildiği yönündedir. Savak Ajanları Ali Şeriati’ye iğne yaptılar. İğne yaptıklarını kendileri de itiraf ettiler. Fakat onun normal şekilde öldüğünü iddia ediyorlar. Ortaya böyle bir iddia atılmasının sebebi cinayetin gizlenmek istenmesi olabilir. Bu konu araştırılmalı.

(GERÇEK HAYAT DERGİSİ)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Şubat 2008

Bir bayan hayz günlerinde ezberden Kuran okuyabilir mi?

Değerli Kardeşimiz;

Hayız ve nifas hâlinde olan bir kadına Kur’an okumak haramdır. Peygamber Efendimiz hayızlı, loğusa ve cünübün Kur’an okuması ile ilgili şöyle buyurmuştur; “Hayızlı kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan bir şey okuyamaz” buyurmuşlardır. Ayrıca hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: “Allah Resülünü cünüplüğün dışında Kur’an okumadan bir şey alıkoymazdı.” Dolayısıyla bu hadisler cünüp ile hayızlı Kur’an okuyamayağı hususunda önemli bir delildir.

Bu hadislerden hareketle İslam alimlerinin çoğunluğu hayızlı kadının Kur’an’dan, Kur’an okuma maksadıyla bir ayet bile okuyamacağını söylemişlerdir. Aynı zamanda bunlar bu halde iken Kur’an ayetlerini de yazamazlar. Bu konuda Tevrat, İncil ve Zebur da Kur’an gibidir.

Fatiha dua niyetiyle okunabilir. Ayrıca Kur’andaki duaya benzeyen ayetler de Kur’an okuma niyetiyle değil de dua maksadıyla okunabilir. Mesela; Rabbena atina fiddünya haseneten ve filahireti haseneten ve gına azabennar gibi.

Aynı şekilde sevinçli bir haber duyan bir kimse “Elhamdülillah” diyebilir. Üzücü bir haber duyan da “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyebilir.

İmam Malik’e göre hayızlı kadın mazeretli olduğundan ve Kur’an okumaya da muhtac olmasından dolayı cevaz vermiştir. Ancak hayız kanı kesildikten sonra gusl etmeden önce okuyamaz.

Diğer yandan zikir çekebilir dua edebilir. Bunlara bir mani yoktur. Hatta özel günlerindeki bir bayanın kıbleye doğru oturarak zaman zaman tesbih çekmesi dua etmesi isabetli bir davranış olur böylelikle adet gördüğü günlerinde bu şekilde manen beslenmiş olur.

Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin kunut vesaire gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygambere salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Hayız ve nifaslı halde olanlar, Kur’an-ı Kerîm’i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.

Kur’an Kursu öğretmenliği veya hafızlık yapan bir kadın, hayız hâlinde öğretim işini yardımcısına yaptıracaktır. Yardımcısı yoksa Hanefî ulemasından Kerhî ve Tahavî’ye göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhî: Öğretmen veya öğrenci hanım hayız hâlinde kelime kelime, Tahavî ise, yarımşar âyet söylemekle öğretim yapılmasında ‘beis yoktur’ demişlerdir.

Netice itibariyle İslam alimlerinin çoğunluğu Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhebine göre hayızlı ve cünüp olan Kur’an ayetlerinden okuyamaz.

Selam ve dua ile.

(Sorularla İslamiyet)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Şubat 2008

İlginç mahkeme diyalogları

Ülkem insanının zekasını kullanarak mahkemeyi kendi lehine çevirme çabaları…İşte sizleri gülümsetecek birbirinden ilginç mahkeme diyalogları.

Dava: Uyuşturucu kaçakçılığı
Sanık: Takriben 65 yaşında bir amca.
Yer: Ağır ceza mahkemesi
Olay: Amcanın ahırı ağzına kadar marihuana (kenevirin çiçeklerinden ve yapraklarından elde edilen uyuşturucu madde) dolu olarak bulunmuştur.
Hakim: “Amca anlat bakalım ne oldu?”
Sanık: “İçiciyim ben reisim.”
Hakim: “Nasıl yani? Bir ahır dolusu esrarı mı içecektin?”
Sanık: “Yazları yetiştirir ve biriktiririm. Kışları da içerim hakim bey.”
Hakim: (Kahkahalar eşliğinde) “Kapatırım seni ahıra, kapına da iki jandarma koyarım, yaza kadar o otu bitiremezsen sonra görüşürüz.”

Dava: Tarihi eser kaçakçılığı
Yer: Ağır ceza mahkemesi
Olay: Arabanın bagajında Roma dönemi büstler ele geçirilmiştir.
Hakim: “Anlat bakalım Osman.”
Sanık: “Tarlamı sürerken bu kafaları buldum hakim bey, tam müzeye teslim etmek üzere yola çıkmıştım ki tutuklandım. Masumum hakim bey, tahliyemi isterim.”
Hakim: “Osmannnn. Osmannnnnnn. Hatay’da bulduğun kafaları neden İstanbul’daki müzeye teslim etmeye çalışıyorsun.”

(Moral Dünyası)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Şubat 2008

28 Şubat’ın yargılanmayan paşaları

Türkiye’de 28 Şubat’ta büyük bir “hortum” yaşanmıştı. Hortumcular tek tek hesap verdiler, içeri girdiler. Ya hortumcuların Paşa’ları? İşte o paşalar ve ağır sorular.

28 Şubat’tan sonra birçok bankanın hortumlandığı ortaya çıkınca batık banka patronları ve yöneticileri yıllarca süren davalarda yargılandı. Bankaların yönetiminde bulunmalarına rağmen yargı emekli generallere dokunmadı.

28 Şubat, sadece siyasi ve sosyal hayatın dengesini bozmakla kalmadı, aynı zamanda ekonomiyi de raydan çıkardı. Bankalar, post-modern darbeden sonra âdeta devlet parasını hortumlamak için kullanıldı.

Bu gerçek ortaya çıkınca bankalara yönelik cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonu yapıldı. Soruşturmayla birlikte bankalara el konuldu, sahipleri ve yöneticileri tutuklanarak cezaevine gönderildi. Batık banka davalarına bakması için ihtisas mahkemesi kuruldu. İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yıllarca süren davalarda patronlar ve banka yöneticileri ağır hapis ve para cezalarına çarptırıldı. 28 Şubat döneminde, batan bazı bankaların yönetiminde emekli generaller de vardı. Aslında onlar da diğer sanıklar gibi her türlü zarardan sorumluydu. Ancak kimse onlara dokunmadı. Savcılar bazılarına soru bile sormadı.

Yöneticileri arasında “paşa” bulunan Etibank, İnterbank ve Sümerbank’ın sadece sivil yöneticilerinin cezalandırılması akıllarda hâlâ soru işareti. 1990-93 yılları arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapan Muhittin Fisunoğlu, Hayyam Garipoğlu’nun Sümerbank’ında, eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Teoman Koman ise Cavit Çağlar’ın İnterbank’ında yönetim kurulu üyesiydi. Çağlar ve Garipoğlu, bankaları fona devredilince cezaevine gönderildi.

Yıllarca süren davalarda ağır hapis ve para cezasına çarptırıldılar. Ancak Fisunoğlu hakkında takipsizlik kararı verildi, Koman’ın ise ifadesi bile alınmadı. Fisunoğlu’nun Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Teoman Koman’ın MİT Müsteşarlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı yaptığı dönemde Diyarbakır-Batman bölgesinde örgütlendirilen Hizbullah konusu hâlen aydınlatılmamış ve devlet sırrı olarak korunan bir konu.

O yıllarda Fisunoğlu ve Koman, Hizbullah’ın “PKK’nın baskınlarına karşı kendini koruyan, dinî inançları kuvvetli vatandaşlardan” oluştuğunu açıklamışlardı.

28 Şubat’ın ünlü generallerinden Güven Erkaya, Bank Ekspres’in ve sürekli el değiştiren Kanal-6′nın patronu Korkmaz Yiğit’in danışmanlığını yaptı. Yiğit’in kimyasını değiştiren, hükümetler deviren Türkbank skandalı yaşanırken, kimse danışmanına soru soramadı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Vural Bayazıt da Dinç Bilgin’in Etibank’ında yönetim kurulu üyeliği yaptı. Bilgin, hapislerde süründü, bütün servetini kaybetti. Ancak Bayazıt’a hiç dokunulmadı.

Batık Sümerbank davasında 16 yıl hapis cezasına çarptırılan Hayyam Garipoğlu ‘Sus Konuşma’ isimli kitabında, bankanın yönetim kurulu üyesi olan emekli Orgenaral Muhittin Fisunoğlu’nun yargılanmamasını ‘çifte standart’ olarak değerlendiriyor. Bu duruma sitem eden Garipoğlu şunları dile getiriyor: “28 Şubat sürecini yaşıyoruz ve çevremden ‘Senin bankanda yönetim kurulunda sen ve müdürlerin dışında etkinliği olan tek kişi yok, hiç olmazsa asker kökenli birini al’ tavsiyeleri geliyordu. Bunun üzerine tavsiye edilen eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgenaral Muhittin Fisunoğlu ile tanıştık ve yönetim kuruluna aldık. Koskoca orduyu yönetmiş bir generalin, üst düzey bir bankanın idaresine hayat ve yönetim tecrübelerini aktararak faydalı olacağını düşündüm. Bütün suçlandığımız kredilerde yönetim kurulu üyesi olarak imzası olduğu hâlde, kendisine dolandırıcılıkla ilgili dava açılmadı.”

Sümerbank: Bankanın sahibi Hayyam Garipoğlu önce 27 yıl cezaya çarptırıldı. Ancak Yargıtay cezayı fazla buldu. İkinci kez görülen davada Garipoğlu’na bu kez 16 yıl hapis ve 1 milyon 785 bin YTL para cezası verildi. Dava dosyası yerel mahkemece Yargıtay’a gönderildi. Yaklaşık 45 sanığın yargılandığı davada bankanın yönetim kurulu üyelerine değişik oranda cezalar verildi. Bazı sanıklar için ise zaman aşımı süresi dolduğu için dava düştü.

Etibank: Bankanın zarara uğratılmasına ilişkin, aralarında Dinç Bilgin, Cavit Çağlar ile Nail Keçili’nin de bulunduğu 23 sanıklı davada mahkeme Dinç Bilgin’i “İhtilasen zimmet” suçundan 14 yıl hapis ve 499.9 milyon YTL para cezasına çarptırdı. Ancak bu dava ‘redd-i hâkim talebine’ uyulmadığı gerekçesiyle Yargıtayca bozuldu. Dava İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

İnterbank: Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin ‘İnterbank Davası’nda ‘dolandırıcılık’ suçundan verilen çeşitli hapis cezalarını indirerek yeniden belirleyen yerel mahkeme kararını bozmasının ardından dava bir kez daha görüldü. Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan duruşmada, Cavit Çağlar’ın da aralarında bulunduğu 4 kişinin 1 yıl 6′şar ay 22′şer günlük hapis cezaları 1 yıl 15′er güne, diğer 30 sanığın cezaları da 8 aya indirilerek ertelendi.

Tür: , Yayın tarihi: 28 Şubat 2008

Bir Kapitalizm metaı olarak Korku

Kapitalizm, vahşetin, barbarlığın ve zulmün küreselleşmesini sağladı. Hiç şüphesiz, insanlığın bilebildiğimiz bütün tarihi boyunca insan, kendi hemcinsini öldürdü, ezdi, köleleştirdi. Ne var ki insanın insanı sömürmesinin sınır tanımaz boyutlara ulaşması, barbarlığın akılları zorlayan teknik donanımlar eşliğinde insanların rüyalarına, hülyalarına kadar saldırılar düzenleyebilmesi Kapitalizmin ürünüdür.

Küreselleşmenin bir gün insanın özgürlüğü, haysiyeti ve ahlakının yayılmasına da hizmet edeceğini anlatan bir takım hikâyeleri, kurguları dinleyebiliriz; mahzuru yok, ama önümüzdeki somutlaşmış küreselleşme olgularından da söz etmemiz gerekir.

“Efendi-Köle” rejimi, tarihte eşine rastlanmadık bir boyuta ve güce kavuşmuştur. Kölelik, küreselleşmiştir. Eskiden toplumsal bir statüsü bulunan, sicil kayıtlarıyla, kıyafetleriyle tanımlanmış bulunan, alınıp-satıldıkları özel pazarları olan köleler, şimdi artık her yerde. Kölelik, niceliksel (kemiyet) boyutunu Kapitalizmle birlikte tümden yitirdi; niteliksel (keyfiyet) tarafıyla ise çoğaldı, büyüdü, herkesi içine aldı. Geleneksel yapılarda hak, hukuk, hürriyet ve mülkiyetten mahrum bir sosyal statü olarak bilinen kölelik, bu özünü aynen korumakla birlikte modern çağda biçimsel bir değişime uğramış, istisnasız her insanı içine alan bir “keyfiyet”e dönüşmüştür. Şimdi geçmişte kendilerine “efendi” denmiş bulunan ağalar, beyler, han, hamam, çarşı, pazar sahipleri, yüksek idareciler de bir şekilde “köle”dir. Geçmişin “köle”leri ise zaten köle… İnsanlık, sonunda kölelikte eşitlendi. Bu karanlık çağda artık bilinmesi gereken şey, kimlerin köle olduğu, kimlerinse olmadığı değildir; öğrenilmesi gereken durum, bir insanda köleliliğin ne oranlarda bulunduğudur. Nasipse ileriki yazılarımızda buraya yeniden uğrarız, biz bir meta olarak yeniden “korku”ya dönelim.

Küresel-niteliksel köleliği her insan için nerdeyse kaçınılamaz bir kader haline getiren Küresel Kapitalizmin en değerli metaı “korku”dur. Yemek, içmek, barınmak gibi insan tabiatının ayrılmaz bir ihtiyacı olarak doğuştan getirdiğimiz “korku”, insanlığı, tarihinin en vahşi ve karanlık aşamasına taşıyan getiren Kapitalizmin en verimli metaı, anamalıdır. O, yeme-içme ihtiyacımızı, endüstriyel gıda sektörünün sıradan bir türevine indirgedi; hastalığımızı ve sağlığımızı ilaç ve tıbbi malzeme endüstrisinin vahşi rekabet pazarına düşürdü. İhtiyaçlarımızı karşılarken özgürce seçme hakkımızı elimizden aldı. Bizim için en yararlı, en doğru ve en uygun olanını “O” biliyor. Güvenliğimizi de “O” sağlıyor; nelerden korkuyorsak –ki nelerden korkmamız gerektiğini de zaten bize “O” öğretmiştir- korktuklarımız karşısında bizi güvenli kanatlarının altına da “O” alıyor.

Bütün tabii ihtiyaçlarımız gibi korkularımız da kapitalizmin kâr üstüne kâr, büyüme ve ilerleme teslisinde yer alan ilahların sevk ve idaresine terk edildi. Yeme, içme, barınma, giyinme gibi ihtiyaçlarımız için sunulan çılgın ve sınırsız ürün çeşitliliğinde olduğu gibi korkularımız da çoğaltıldı. Korkularımız çeşitlendirildi, modern çoğaltım merkezlerinde fabrikasyon yöntemlerle seri üretimlere konu edildi ve her yeni korkuya çare olarak yeni çözüm paketleri üretilip satışa sunuldu.

Günümüz “Korku Pazarı”nın dünya ekonomik sistemin içindeki payının büyüklüğünü tahminde zorlanırız. “Korku Ticareti”ni “Güvenlik Endüstrisi”yle birlikte düşünmek zorundayız. O zaman da karşımıza aklımızı uçuracak manzaralar çıkar. Dehşet içinde şunu görürüz: Her an bir tarafından bir yırtıcı hayvan çıkacak korkusuyla yabancısı olduğumuz adı modern özü vahşi bir ormanda korkular içinde yaşıyoruz. Satın aldığımız her ürünün bir yerlerine mutlaka bir korku çipi yerleştirilmiştir. Baktığımız her yerde korku saçan bir “uyarı” levhasıyla karşılaşırız. Tüm bu çiplerin ortak mesajı, bizi “uyarmak” görüntüsüyle korkutmak ve bir mutlak otoritenin -bu, her zaman üretici şirketin kendisidir- buyruklarına boyun eğdirmektir. Deprem olmadan depremi yaşarız. Kuzeyin buzulları çözülür, dalgalar sıradağlar halinde üstümüze gelir, suya girmeden boğuluruz. Bir gün ansızın hepiz kuş gribine yakalanırız. Tüm bunlar olurken, satış devam eder; bitmez tükenmez sigorta klozları, poliçeler, ödemeler, ödemeler…

Hayatımızın her bir yanını kuşatan bu Korku ve Güvenlik pazarı içinde sağlıktan eğitime, finansa, güvenlikten hukuka bütün alanlarda, medyada, sporda, hatta dini hayatta rehberlerimiz olan “uzmanlar ordusu” ise ayrı bir sektör oluşturur; onlar da EFT ile Kredi Kartı ile tahsilâta hazır beklemektedirler. Günlük hayatımızın bütün faaliyetlerini parasını ödeyerek bir uzman gözetiminde gerçekleştirmemiz bir dogma şeklinde bize buyurulur. Bir uzman yardımı olmaksızın kendi başımıza yapacağımız şeylerin bizi ölümle sonuçlanacak tehlikelere sürükleyeceği öğretilir. Hep korku öğretiliriz ve sığınmanın reçeteleri sunulur ardından… Sürekli ve adım başı korkutmalar; hep kış kış; hep sığınma; içine girilecek kümesler… Modern insan, her hissi, korkusu, sevgisi ve ihtiyacı paraya tahvil edilmiş bir sömürü nesnesidir. Öyle bir nesne ki herkes ondan lazım olanı alır ve işini bitirip sırayı sonrakine bırakır. Modern insan, posası çıkmış korkak, ürkek bir hayalet gibi ortalıkta gezinir durur. Adım başı bir tehlike çıkar karşısına ve ardından “kurtarıcı”lar gelir.

Bu ürküntü verici cesametteki korku sisteminin ve onun üretim tesisleri ile kocaman pazarlarının atıkları, oluk oluk akan insan kanı, parçalanmış bedenler, kuru kafalar ve iskeletlerdir. Açlık ve hastalık pençesinde daha yaşam nedir tatmadan ölüme mahkûm edilen ve bir sinek kadar bile değeri olmayan yüz milyonla çocuk, kadın ve yaşlıdır. Bu korku iklimi, silah sanayini, orduları, güvenlik şirketlerini, kameralı-kamerasız takip sistemlerini, her tür güvenlik aracını, bu alanlara destek sağlayan uzay teknolojisini ve “kurtarıcı”larımız “uzmanlar ordusu”nu besler, geliştirir. Korkulardan kurtulma sistemlerinin korkunç ve zalim araçları, silah, saldırı ve savunma sistemleri, ekmeğin ve hürriyetin önüne geçmiştir.

Hülasa, küresel Kapitalizm vahşetinin, doğuştan var olan naif korkularımızın üzerine binlerce başka korku inşa ederek hayatımıza el koyduğu, hepimizi teslim aldığı açıktır. Korkular kullanılarak, yeni ticari ürünler icat edildiği, pazarlar kurulduğu, insanın tüm değerlerinden sonra korkularının da kâra, güce, iktidara tahvil edildiği gün gibi ortadadır. Bu pazardan elde edilen kârların devede tüy kadar kısmının dünyanın yoksullarına, hastalarına, çocuklarına dağıtılıyor olması, küresel korku imparatorluğunun günahlarını temizlemeye asla yetmez. Zaten bu “yardımların” kendi dillerindeki karşılığı “Halkla İlişkiler”dir. Public Relations, reklâm ve tanıtımın öbür yüzüdür yalnızca, daha fazla satışı, daha fazla kârı ve piyasada kalmayı hedefler; kaz gelecek yere tavuk vermek yani. Kaldı ki bu “yardımlar”, mağdurların gasp edilmiş haklarının olsa olsa minnacık bir kısmıdır.

(Mehmet Akif Ak)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Şubat 2008

Nur Dağı

mekke-hira-nur-dagi.jpg

Hirâ aslında, Mekke-nin üç mil kuzey doğusunda bir dağın adı olup budağdaki bir mağarada Peygamber efendimize ilk vahyin gelmesiyle İslam tarihinde meşhur olmuştur. İlk vahyin geldiği mekân oluşu sebebiyle bu dağa “Cebelü-n-nûr (Nur Dağı)” adı daverilir.

Peygamber efendimiz, risâlet görevinin kendisine verilmesinden önce,özellikle 35 yaşından sonra Mekke-nin şirk, ahlâksızlık,haksızlık ve zulümle dolu havasından sıyrılarak sık, sık Hirâ Dağı-ndaki bumağaraya gidip uzlete çekiliyor, Hirâ Mağarası-nda kendisini Allah-a vererek O-nun varlığını, birliğini, kudret ve azametini; insanların aczini ve Allah-a olan ihtiyaçlarını, ama buna karşılık onların isyanını, ahlâksızlık ve sapıklıklarını tefekkür ederek Cenâb-ıHakk-a ubûdiyette bulunuyordu. İşte bu şekilde Hak Teâlâ-ya kullukta bulunduğu anlardan birisinde kırk yaşında iken bu mağarada Ona ilk vahiy indirildi ve peygamberlik verildi.

Rasûlü Ekrem, peygamberliğinden sonra da bazan Hirâ Dağı-na gitmiştir. Meselâ bir defasında ashâbından bir grupla Hirâ’nın zirvesine çıkmış, bu sırada dağ sarsılıp sallanmaya başlamıştı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Sâkin ol, ey Hirâ! Şu anda senin üzerinde bulunanlar ya bir peygamber, ya bir sıddîk, ya bir şehittir” buyurmuştu.

Hirâ Dağı-nda susuzluk sebebiyle hemen hemen hiç nebat ve ağaç mevcut değildir. Sadece çok az miktarda dikenli çalılar görülür. Hirâ Mağarası bugün dahi mevcûdiyetini korumakta olup hacca ve umreye gidenlerin ziyaret ettiği bir yerdir.

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Peygamberimizin doğduğu yer

hz-muhammedin-dogdugu-ev.jpg

Peygamberimizin doğduğu binanın yerinde bugün bir ‘halk kitaplığı’ bulunuyor. Suudi Arabistan yönetimi Hazreti Muhammed SAV’in dünyaya geldiği mekânın ziyaret yeri yapılmaması için buraya işte bu kitaplığı inşa ettirdi. Arap yarımadasının 1925′te Abdülâziz bin Saud’un eline geçmesinden ve Vehhabi geleneklerine uyularak Mekke’deki Cennetu’l-Muallâ ve Medine’deki Cennetul-Baki mezarlıklarında bulunan türbelerin yıkılmasından sonra sıra İslâmiyet’in ilk günlerinden kalan diğer mekânların da ortadan kaldırılmasına geldi. Hazreti Muhammed SAV’nin doğduğu evin arazisi dümdüz edildi ve üzerinde eski devirlerden kalma ne varsa kaldırıldı. Sonraki senelerde buraya bir bina inşa edildi ve yapılan bu yeni bina halk kütüphanesi haline getirildi.

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Karanlık hayata doğan ışık

hayat-enkazlarla-doludur.jpg

İhtiyarlar Risalesi !

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Fidan diken fidan

fidan-diken-fidan.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Sadece bozuk para değil

bozuk-para-ve-toplumun-bozuk-hayati.jpg

Toplumun bozuk hayatının bir resmi ve ispatıdır!

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Adana Merkez Camii

adana-merkez-camii.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Tahtadan bir bebek arabam olsa

tahta-bebek-arabasi.jpg

Sürsem onu,

uçsam mutluluktan hayallere.

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Akıl en büyük nimettir

en-buyuk-nimet-akil.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 27 Şubat 2008

Cansızlardan daha cansız canlılar

Cenazelerin ve cinlerin ve melâikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalarıdır. Bunun da çok hâdiseleri var. Nümune için, şöhret bulmuş ve mevsuk imamlar haber vermiş birkaç nümuneyi, evvelâ cenazelerden göstereceğiz. Amma cinn ve melâike ise, o mütevatirdir. Onların misâlleri bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misâllerinden:

Birincisi şudur ki: Ülema-i zâhir ve bâtının, Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmam-ı Ali’nin mühim ve sadık bir şakirdi olan Hasan-ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelerek ağlayıp sızladı. Dedi: “Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: “Gel oraya gideceğiz.” Gittiler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ölmüş kızı çağırdı: “Yâ filane!” dedi. Birden o ölmüş kız, “Lebbeyke ve sa’deyk” dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: “Tekrar peder ve validenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O dedi: “Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum.”

İkincisi: İmam-ı Beyhakî ve İmam-ı İbn-i Adiyy gibi bazı mühim imamlar, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik’ten haber veriyorlar ki: Enes demiş: Bir ihtiyare kadının birtek oğlu vardı, birden vefat etti. O sâliha kadın çok müteessir oldu, dedi: “Yâ Rab! Senin rızan için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın biatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatımı temin edecek tek evlâdcığımı, o Resulün hürmetine bağışla.” Enes der: O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.

İşte şu hâdise-i acîbeye işaret ve ifade eden, İmam-ı Busîrî’nin Kaside-i Bürde’de şu fıkrasıdır: Yani: “Eğer alâmetleri, onun kadrine muvafık derecesinde azametini ve makbuliyetini gösterse idiler; değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihya edilebilirdi.”

Üçüncü Hâdise: Başta İmam-ı Beyhakî gibi râviler, Abdullah İbn-i Ubeydullah-il Ensarî’den haber veriyorlar ki: Abdullah demiş: Sabit İbn-i Kays İbn-i Şemmas’ın Yemame Harbi’nde şehid düştüğü ve kabre koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken, birden ondan bir ses geldi:

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ وَاَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ وَعُمَرُ الشَّهِيدُ وَعُثْمَانُ الْبَرُّ الرَّحِيمُ dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız. İşte o vakit, daha Hazret-i Ömer hilafete geçmeden, şehadetini haber veriyor.

Dördüncü Hâdise: İmam-ı Taberanî ve Ebu Nuaym Delail-i Nübüvvet’te Nu’man İbn-i Beşir’den haber veriyorlar ki: Zeyd İbn-i Harice, çarşı içinde birden düşüp vefat etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı arasında etrafında kadınlar ağlarken birden اَنْصِتُوا اَنْصِتُوا “Susunuz!” dedi. Sonra fasih bir lisanla: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّهِ diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki, cansız vefat etmiş.

İşte cansız cenazeler onun Risâletini tasdik etse; canlı olanlar tasdik etmese; elbette o canî canlılar, cansızlardan daha cansız ve ölülerden daha ölüdürler.

(Ondokuzuncu Mektub)

Tür: , Yayın tarihi: 26 Şubat 2008

Saldırı

yumulmak.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 25 Şubat 2008

Ağzı örümcekler Hak’a kapamış

orumcek-agizlilar.jpg

Ortaçağın karanlıklarına dönmeyeceğiz!

Tür: , Yayın tarihi: 25 Şubat 2008

Deniz bazı anlar tehlikelidir

denizler-bazan-tehlikeli-olabilir.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 25 Şubat 2008

Kuklacının sonu

ele-dolanmak.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 25 Şubat 2008

Peygamberimizin gençliği, gençliğin Peygamberi

Hayatı peygamberimiz kadar incelenmiş, her hali, her tavrı, her sözü, en küçük detay bile atlanmadan nesilden nesile aktarılmış başka bir insan yoktur yeryüzünde.

Onun hayatını araştırmak, elbette sadece bir merak değildir. Ama bugün, insanlara hiçbir değer katmayan, hatta kimi davranışlarıyla kötü örnek olan ünlü simaların bile ne kadar merak edildiğini hesaba katarsak, Allah’ın “habibim” dediği bir zatı sırf merak için bile olsa bu kadar araştırmak, elbette boşuna olmazdı. Kimdi, daha doğmadan, mucizelerle kendisine karşılama töreni yapılan? Kimdi, “Sen olmasan, kâinatı yaratmazdım” denilen? Kimdi, asırlardır milyarlarca insanın peşinden koştuğu, örnek aldığı, rehberi kabul ettiği?

Bütün bunları, sıradan bir pop yıldızının hayatına duyulan merakla kıyaslamanın abesliği ortada. Ama insanların, özellikle gençlerin neleri merak ettiğine, kimleri örnek aldığına bakarsak, bir yerlerde bir yanlış yapıldığını da görebiliyoruz.

Belki bir ülfet, bir alışkanlık, denizde olup denizi bilmemek… Belki de, bunca kaynağa, bunca bilgiye rağmen, onu (asm) yeterince ve doğru şekilde anlatamamak…

Sevmek tanımaktan geçer. Peki biz onu ne kadar tanıyoruz? O bir peygamber olduğu kadar, bir insandı da. Çocuktu, gençti, yaşı kemale ermiş bir insandı… Bir çocuğun da, bir gencin de, orta yaşlı bir insanın da ondan örnek alacağı çok şey vardı…

Henüz peygamberlik vazifesi kendisine tevdi edilmeden, henüz vahiy gelmeden, nasıl bir “insan”dı, nasıl bir gençti? Peygamber olduktan sonra gençlere bakışı nasıldı?

“Risaletinden önceki gençlik yılları, o kadar berrak ve düzgündü ki, Peygamberliğiyle birlikte, ashabının büyük çoğunluğu gençlerden oluşmuştu” diyor, Aykut Tanrıkulu.

O, gençlerle empati kurabilen, onları anlamaya çalışan bir peygamberdi, Doç. Dr. Adil Bebek’in dediği gibi…

Veli Sırım, “Uğruna âlemlerin yaratıldığı dua”yı anlatırken, “Onun (a.s.m.) duasında bütün insanların bekâsı vardır. Onun (a.s.m.) duasında sadece insanların değil canlı cansız tüm varlıkların, semâvât ehli nuranî varlıkların, mânevî âlemlerdeki her şeyin ortak duası olan sonsuz saadete ulaşma, İlahî rızâya nail olma niyazı vardır” diyor.

(http://www.yeniasya.de)

Tür: , Yayın tarihi: 25 Şubat 2008

Mehmet Emin Birinci

Mehmet Emin Birinci, 1933′te Rize-Pazar Hisarlı köyünde dünyaya geldi. Bediüzzaman Said Nursi’yi ilk defa 1953′te İstanbul’da ziyaret etti. Öğretmenliği bırakan Birinci, Risale-i Nur’un neşir hizmetinde bulundu. Birinci, Nur Risalelerini matbaada ilk bastıranlar arasında yer alıyor. Ömrünün sonuna kadar Nur Risalelerinin yayılması ve okunması için gayret gösterdi.

Bir süredir kanser tedavisi gören Birinci, 03 Nisan 2007 günü Üsküdar Hospital Türk Hastanesinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Birinci’nin cenazesi 04 Nisan 2007 günü Fatih Camii’nde kılınan ikindi namazını müteakip Eyüp Sultan Kabristanı’nda toprağa verildi.

M. Emin Birinci tam anlamıyla bir ‘namaz kahramanı’ydı. Namazı vaktinde kılmasıyla tanınan M. Emin Birinci, ziyaretine gelenleri de bu konuda teşvik ederdi: “Namazlarınızı vaktinde kılın. İkindi ezanı okununca, ‘akşama iki saat var’ demeyin.” Birinci’nin son zamanlarında sık sık komaya girdiği aktarıldı. M. Emin Birinci’nin komadan çıkıp kendine geldiğinde yakınında bulunan doktor veya hemşirelere ilk sorduğu sorunun ‘namaz vakti çıktı mı?’ olduğu aktarıldı.

Hastanede yaşanan bir olay, onun namaza ne kadar ehemmiyet verdiğini de gösteriyor; Birinci, yine bilincini kaybediyor, koma haline giriyor. Yükselen ve şiddetlenen ağrı ve sızılar biraz azalınca namaz kılmak istiyor. Zor da olsa abdest alıyor. Bu esnada biraz sendeliyor ama kimseden yardım almadan abdestini tamamlıyor. Doktor ‘hiç olmazsa oturduğu yerde kılmasını’ söylüyor. Birinci, bu kez doktorun tavsiyesine kısmen riayet ediyor; “Sünnetleri oturarak kılarım ama farzı ayakta kılmak lazım.” diyor. M. Emin Birinci’nin ziyaretine gelenlere ise “Elhamdülillah iyiyim. Bizim hastalık ne ki? Yan odada bir hasta var; gece sabahlara kadar inliyor.” diyerek teselli verdiği aktarıldı.

Birinci, Necmeddin Şahiner’in ‘Son Şahitler’ kitabında Bediüzzaman ile tanışmasını şöyle aktarıyor: “Fatih’e gittim, Reşadiye Oteli’ni buldum. Üstad’ın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sordu. Dilim tutulmuştu. Üstad bana dönerek, ‘Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur’a hizmet eyle.’ dedi.”

“Üstadı ilk ziyaretim”

“Artık sabrım tükenmişti. Ne yapıp yapıp Üstadı görecektim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Fatih’e gittim. Reşadiye Otelini buldum. ‘Falan odada kalıyor’ dediler. Çıktım. Beni Abdullah Yeğin Ağabey karşıladı. Ve Üstadın hizmetinde bulunanların kaldıkları odaya götürdü. Üstad kendi odasından bir ara abdest almak için çıkınca tekrar odasına giderken beni gördü. ‘Bu kimdir?’ diye sormuş olacak ki, biraz sonra beni çağırdılar, gittim. Titreyerek, çekinerek, ürkerek Üstadın odasına gittim. Elini öpmek için yaklaşırken bana işaret ederek ‘otur’ dedi, oturdum. O esnada Hz.Üstad, Türk Milliyetçiler Derneği tarafından Süleymaniye Camiinde okutulmakta olan Mevlid-i Şerifi küçük el radyosundan dinliyorlardı.

“Mevlid yayını bitince kalktım ve büyük Üstadın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sorunca dilim tutulmuştu. Orada beni tanıyanlar cevap verdiler. Risale-i Nuru okuduğumu, elimden geldiği kadar hizmet ettiğimi söylediler. Hz. Üstad bana dönerek:

“Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur’a hizmet eyle’ dedi.

“Üstad Hazretlerini ziyaretimden kaç gün geçtiğini bilemiyorum. Bir gün dediler ki: ‘Yarınki Cuma namazını Üstad Fatih Camiinde kılacak.’ Namaz vakti camiye gittim. Daha evvel tanıdığım birkaç arkadaş da orada idiler. Osman Köroğlu ismindeki bir arkadaş hemen orda bulduğu seyyar bir fotoğrafçıya tembihleyerek Üstad Hazretleri camiden çıkarken fotoğrafını çekmesini söylemişti. Hz. Üstad ezan okunurken camiye geldi. Namazı müezzin mahfelinde kıldıktan sonar, Nur Talebeleriyle birlikte dışarı çıktık. Üstad bizim beş metre kadar önümüzde gidiyordu. Tam Fatih türbesine girilen kapının önüne gelince durdu. Kabristana yarım dönük vaziyette ellerini açıp Fatiha veya dua okumaya başladığa zaman fotoğrafçı hemen birkaç resim çekti Hz. Üstad ses çıkarmadı. Hep beraber Reşadiye Oteline kadar yürüdük. Onlar yukarı çıktılar. Biz de yerlerimize gittik.

“İkinci defa Üstadımızı görmüş olmak bana dünyalar verilse değişmeyeceğim bir sevinç verdi. Artık sık sık Süleymaniye’deki 50 numaralı eve gidiyor ve oradaki Nur Taleberinden hizmetin usûl ve metodlarını öğreniyordum. Baktım olacak gibi değil. Otelde çalışırken biriktirdiğim bir miktar param vardı. ‘Tevekkeltü Allah, bu bitinceye kadar Allah Kerim’dir’ dedim ve otelden ayrılarak ben de onların yanında kalmaya başladım. Her hallerini dikkatle takip ediyordum.

“1953 senesi içinde Üstad Bediüzzaman tekrar İstanbul’a gelmiş bulunuyordu. Bir gün bir telgraf aldım. Telgrafta ‘Üstad seni İstanbul’a istiyor, acele gel’ deniyordu. Bu telgraftan birkaç gün önce Millî Eğitim Müdürlüğünce ortaokul mezunlarına öğretmenlik için ihtiyaç olduğu ilân edilmiş, ben de müracaat etmiştim. Talebelere îman hakikatlarını anlatmak hissi galebe çaldığı için Aziz Üstadın davetine icabet etmeme hamakatını gösterdim. Hata ettim. Fakat kısa bir zaman sonra tokadını da yedim.

“Gerçi kısa sayılacak zamanda çocuklara çok şey öğrettim, örnek hareketler gösterdim. Hem dünyevî, hem uhrevî meseleleri birleştirerek akıl, kalb ve vicdanın nurlanmasını temine çalıştım. Fakat bütün bunlar Hz. Üstadın hizmeti yanında bir zerre bile olamayacağını sonradan öğrendim. Ama iş işten çoktan geçmişti.

(Zaman Gazetesi)

Tür: , Yayın tarihi: 25 Şubat 2008


Diğer sayfalara üyeler geçebilir...