Sözün Özü
 Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur. (Gandi)

Arşiv: Ocak, 2008



Kansız inkılap ebedileştirilemez

Ünlü sözdür, her devrimin kendi evlatlarını yediği söylenir. Devrimden sonra kurulan yeni rejimin içinde patlak veren iktidar mücadeleleri gerçekten de şu veya bu ölçüde tasfiyelere yol açmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türk devletinin kuruluşuna yol açan milli mücadelenin önder kadrolarından bir kısmının kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın sonu da “Devrim evlatlarını yer” sözü çerçevesinde değerlendirilebilir.

1924 yılı yeni Anayasanın da kabul edildiği bir yıl ve 29 Ekim 1923′te ilan edilen cumhuriyetin de ilk yılıdır. Zekeriya Sertel’in 1925′de Resimli Ay mecmuasına yazdığı bir makalesinde “yıkım yılı” diye değerlendirdiği 1924 yılı yeni bir partinin doğuşuna da tanıklık edecekti. Aslında Mustafa Kemal’in Umumi Reisi olduğu Halk Fırkası’nın yönetim mahfillerinde bir muhalefet partisi ihtiyacı zaman zaman konuşuluyordu ancak henüz bunun uygun koşullarının olmadığı kanısı egemendi. Ama öte yandan fırka içindeki tartışmalar ve fikir ayrılıkları dolayısıyla ayrılmaların olması ve bunların yeni bir parti meydana getirmeleri pek de beklenmedik bir gelişme sayılmazdı.

Nitekim Millet Meclisi açılıp da çalışmalarına başladığında kökleri Birinci Dönem’deki İkinci Grup’la ilgili tartışmalara kadar götürülebilecek bir çatışma Halk Fırkası içinde yoğunlaştı. İsmet Paşa hükümetine muhalefet eden bazı mebuslar Halk Fırkası’ndan istifa etmeye başladılar. İlk aşamada 11 mebus istifa etti ve 17 Kasım 1924′de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) resmen kuruldu.

Yönetici kadroları milli mücadelenin önde gelen kişilikleriydi; Başkan Kazım Karabekir Paşa, Başkan Yardımcıları Rauf Orbay ve Dr. Adnan Adıvar, Genel Sekreter ise Ali Fuat Cebesoy idi. Refet Bele ve Cafer Tayyar Paşa ile Bekir Sami Beyin yanı sıra Mustafa Kemal’in bir dönem çok yakını olmuş Albay Arif Bey de dahil olmak üzere daha birçok ünlü de mebus veya parti üyesi idi.

TpCF, Curnhurbaşkanı’nın, yani Mustafa Kemal’in yetkilerini fazla buluyor ve diktatörlük eğilimine dikkat çekiyordu. Daha liberal ve demokratik bir politikadan yana olduğunu söylüyordu. İki dereceli seçime karşı çıkarak tek dereceli seçim sistemini savunuyordu. Belediye başkanlarının atamayla değil seçimle belirlenmesini isteyerek ademi merkeziyetçi bir anlayıştan yana çıkıyordu. Ve nihayet dini hak ve özgürlükler alanında da daha yumuşak ve ılımlı davranılmasını öneriyordu.

TpCF’nin kuruluşunun hemen ardından 21 Kasım 1924′de İsmet Paşa hükümeti istifa etti. Sağlık sorunları olduğunu ileri süren İsmet Paşa Heybeliada’da dinlenmeye çekilirken yeni kabineyi kurma görevi Fethi Okyar’a verildi. 27 Kasımda da yeni hükümet görevine başladı. Fethi Bey’in hükümeti daha ılımlı ve yumuşak olarak değerlendirildi ve Meclisteki güven oylamasında TpCF mebusları da olumlu oy kullandılar.

Yeni hükümet aslında Halk Fırkası’ndaki kan kaybını ve istifaları durdurmak üzere oluşturulmuştu ve buna uygun bir tutum içinde olmasına özen gösteriliyordu. Nitekim istenilen oldu ve Halk Fırkası’ndan istifalar duruldu. Yeni fırkaya geçen mebus sayısı 29′da kalmıştı. Ama bu bile tek partili sistemin monolotik yapısını doğal olarak zorluyordu ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile Halk Fırkası yönetimi gelişmelerden hiç de memnun değildi.

Mustafa Kemal London Times gazetesine verdiği demeçte yeni partiye açıkça cephe alarak, “TpCF’nin programında, mevcut fırkanın -Halk Fırkasının- umdelerinden hariç ve mevzu-u münakaşa olmağa değerli esaslı bir prensip ve fikir görülmüyor.” diyecekti. Bu arada kendisinin diktatörlüğe eğilimli olduğuna ilişkin eleştirilere ise “Bir istibdadın mevcudiyetine dair ima ve telmihler bence kabil-i izah değildir” diye karşılık verecekti.

Tam tersine özellikle Mustafa Kemal tetikte bulunuyordu. Çünkü yeni partinin ortaya çıkışı ve önder kadrosu bir tür iktidar mücadelesinin açığa vurulmasıydı ve en önemli hedef de Mustafa Kemal’den başkası değildi. TpCF kuruluşundan hemen önce “Paşalar Komplosu” adıyla anılan gelişmeler Mustafa Kemal’i fazlasıyla rahatsız etmişti.

Hem orduda görev yapan, hem de mebus olan paşaları ikisinden birini tercih etmeye zorlamıştı. Ancak yeni partinin önder kadrosunun ağırlığı ve yeni devletin kuruluş sürecinde oynadıkları rol Mustafa Kemal ve iktidar partisi Halk Fırkası’nın işini zorlaştırıyordu. İstanbul basınının yeni partiye destek olması ise ayrıca ciddi bir sorundu.

İşte bu koşullarda 13 Şubat 1925′de patlak veren Şeyh Sait isyanı doğrusu imdada yetişti. İsyanın üzerine yeterince kararlı gitmediği eleştirileriyle karşılaşan Fethi Okyar, karşı çıktığı bir takım baskı önlemlerinin Halk Fırkası Meclis Grubu’nda 60′a karşı 94 oyla kabul edilmesi üzerine istifa etti.

4 Martta hemen İsmet Paşa yeni hükümeti kurdu ve ilk yaptığı iş de Takrir-i Sükun Kanununu çıkartmak ve İstiklal Mahkemelerini kurmak oldu. Elazığ’ı ele geçirerek Diyarbakır üzerine yürüyen ve şehri kuşatan Şeyh Sait kuvvetlerinin üzerine ordu bütünüyle sevk edildi ve 15 Nisanda durum kontrol altına alındı. Ama bu arada, iddialara göre ordunun verdiği kayıplar İstiklal Savaşı sırasında verilen kayıplardan daha fazlaydı.

İsyan bölgesinde çalışmakta olan İstiklal Mahkemesi TpCF’nin Urfa Katib-i Umumisi Fethi Beyi suçlu bularak 5 yıl hapis cezasına çarptırınca zaten partiden kurtulmak isteyen Mustafa Kemal ve Halk Fırkası yöneticileri aradıkları fırsatı bulmuş oldular. Önce isyan bölgesindeki parti merkezleri kapatıldı.

Ardından -İstanbul da dahil olmak üzere- diğer parti merkezleri İstiklal Mahkemeleri tarafından aranıp, bir takım belgeler yakalandığı ileri sürüldü. Sonuçta bu olağanüstü mahkemelerin çağrısıyla harekete geçen hükümet 3 Haziran 1925′te TpCF’yi kapatmaya karar verdi. Şeyh Sait isyanı resmi söylemde “dinci ve gerici bir ayaklanma” olarak nitelendiriliyor ve TpCF’nin programında dini hak ve özgürlüklere daha ılımlı yaklaşım gösterilmesine ilişkin maddeler kapatılmanın da en önemli gerekçesi olarak sunuluyordu. Partinin mebusları yeni seçimlere kadar Millet Meclisinde bağımsız olarak kaldılar ama yeni seçimlerde hiçbiri yeniden Meclise giremedi.

Ama olayın bunun da ötesine giden boyutu 1926 yılındaki “İzmir Suikastı Davası” idi. Bu dava dolayısıyla biri dışında (Halit Akmansü) Türkiye’de bulunan bütün TpCF milletvekilleri tutuklanarak yargılandılar. Kazım Karabekir Paşa’nın tutukluluğunu Başvekil İsmet Paşa ilk önce kaldırttı ama sonra tekrar tutuklanmasını engelleyemedi. Rauf Orbay ise Londra’da bulunduğu için daha sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında yargılandı.

Bu dava sonucunda TpCF’nin 29 mebusundan altısı idam edildi. Yargılanan ve her biri birer ulusal kahraman olarak tanınan paşaları -Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar- Mustafa Kemal’in mahkeme reisiyle konuşarak beraat ettirdiği daha sonra ortaya çıkacaktı.

Böylece hayatları bağışlananların bir daha siyasette önemli bir rolleri olmadı. Hatta Meclise tekrar milletvekili olarak girebilmeleri ancak Mustafa Kemal’in ölümünden sonra mümkün olabildi.

Sonuçta bu bir iktidar savaşıydı ve kaybedenler kellelerini kurtardığına şükretmek durumundaydılar. Çünkü devir, Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa Nutkunda “Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem olur, kansız inkılap ebedileştirilemez” dediği bir dönemdi. Ve söylentilere bakılacak olursa, aynı yıl yapılan Şapka İnkılabı dolayısıyla İzmir dolaylarında bir küçük kasabada giyecek şapka bulamayan ahali, Rumlardan kalma bir depoyu yağmalayarak kadın şapkaları ele geçirmiş ve korkudan kafalarına bu şapkaları geçirerek dolaşmaya başlamışlardı!

Ahalinin bu durumuna bakıldığında, TpCF girişimi bir fiyaskoyla sonuçlanmasına rağmen paşaların canlarını kurtarması az şey mi! Gerçi aradan çok geçmeden, bir yıl sonraki İzmir suikastı davasında onlar da darağacının gölgesini üzerlerinde hissedecekler ve her şey bitti dedikleri bir anda yine kellerini kurtaracaklardı.

(http://www.tarihsayfam.com)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Ocak 2008

Endüstri Devrimi

İngiltere’de başlayıp tüm dünyaya yayılan Endüstri Devrimi 18 ve 19. yüzyılın dönüm noktalarından biri. Devrim, seri üretime imkân sağlayan buhar gücünün keşfi ile başladı. Ve toplum hiç olmadığı kadar değişti. İlk olarak işverenlerin gücü arttı ki bu bir işçi sınıfının oluşmasına yol açtı. İşçi ve işveren arasındaki açık büyüdü de büyüdü. Bu değişiklikler ilk önce İngiltere’de, daha sonra da devrimin etkisi altına giren tüm ülkelerde toplumsal değişikliklerin oluşmasına yol açtı. Bunlardan en önemlileri çocuk işçi sayısının muazzam bir şekilde artması, evde yaşam ve çevre koşullarının değişmesi ve sendikaların kurularak işçilerin işverenlere karşı bir araya gelmesi olarak sıralanabilir.

Devrimin en önemli sonuçlarından birisi çocuk işçilerinin sayısının muazzam bir şekilde artmasıydı. Aslında, çocuklar 17. yüzyılda, fakir ailelerin çocukların da desteği olmadan geçinemeyeceği düşüncesiyle çalıştırılmaya başlamıştı. Buhar gücünün makinelerde kullanılmaya başlamasıyla çocuk işçi alımı bir hayli popüler oldu. İlk olarak pamuk fabrikalarında çalıştırılan çocuklar, daha sonra madenlere kolayca sığabildikleri için maden işçisi olarak çalışmaya başladılar. Çocuk çalıştırmak elbette ki çok ‘ekonomik’ti; çocuklara çok daha az maaş ödeniyordu(1/10 kadar) ve günde 16 saate varan çalışma madende çalışan bir çocuk işçi saatleri olabiliyordu. Bu zalimliğin kurbanı zavallı çocuklarsa ne okula gidebiliyor ne de sosyal aktivitelere katılabiliyorlardı. Hele madenlerde çalışan şanssız çocukların hayatları 25 yıl kadar kısaydı.

Ev ve çevre koşulları da Endüstri Devrimi’nin önemli sonuçlarından biriydi. Bu dönemde yeni fabrikalar kuruldu ve köylerden kente iş bulma sevdasıyla gelen göçmenler şehirlerin nüfusunu artırdı. Tarihte ilk defa, işçiler için şehir yaşamı başlamış oldu. Şehirlerin nüfusları arttı da arttı, bazı şehirlerde dörde katladı. Nüfusta bu denli artış ev ve çevre koşullarında da zorlukları beraberinde getirdi. İlk olarak, herkes için yeterli bina yoktu, fakat daha fazla bina için para da yoktu. Bu yüzden, insanlar evlerini ve hatta yataklarını paylaşmak zorunda kaldılar. 1842’de yapılan bir sayıma bakacak olursak; Preston’ da 422 evde yaşayan 2400 insan vardı. Her evde 5- 68 arası insan yaşıyordu ve her yatakta 2- 8 arası insan yatıyordu! Bu kadar kalabalık evlerde yaşamanın yanı sıra, bu insanların çeşme suyu ya da tuvaletleri de yoktu. Yani sağlıkları risk altındaydı. Tuvaletler çevredeki herkes tarafından paylaşılmaktaydı, üstelik temizliği de her zaman ihmal ediliyordu. Tahmin edilebileceği gibi bu ortam kolera gibi hastalıkların oluşması ve yayılması için çok elverişliydi. Nitekim öyle de oldu.

Özellikle bebek ölümleri çok yüksekti. Fakat herkes için durum böyle değildi. Eğitimli ve iyi maaş alanlar -örneğin avukatlar ve doktorlar- biraz daha iyi evlerde yaşasalar da aynı çevreyi paylaşıyorlardı. Üst sınıfın zengin ailelerine gelince, onlar zaten büyük köşklerde, bazen şatolarda yaşamaya alışkınlardı. Devrimin üçüncü önemli etkisi de, yeni bir işçi sınıfının oluşmasıyla -işçilerin birlikler kurmaya başlamalarıydı. 1824’teki bir yasa onlara birlikler- sendikalar kurma hakkını vermişti. Fakat bu konuda başarılı oldukları söylenemez. 1824’teki yasayla birlikte, sendikalar yaygınlaşmaya başladı. İstekleri maaşın sabit olması ve kâr arttıkça maaşların da buna göre düzenlenmesi idi. Eğer bu istekleri işveren tarafından reddedilirse grev yapacaklardı. Fakat grev kırıcıların sayısı hayli yüksek olduğu için bu yöntem çoğu zaman işlemedi. Sendika üyeleri bu grev kırıcıları (knobsticks) her ne kadar tartakladıysa ve korkuttuysa da fabrikalar bir şekilde üretime devam ettiler. O zaman bu sendikalı işçiler başarılı olmayacaklarını bile bile yine de işlerini riske atıyorlardı? Engels’e göre kendileri bu kadar sert koşullara karşı bir şekilde protesto etme ihtiyacı duyuyorlardı. Belki de hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorlardı; ama yine de bu zulme karşı bir şeyler yaptılar.

Endüstri Devrimi 19. yüzyılda yeni bir toplum yarattı. Burjuva işçilerin haklarını suiistimal ederek güç kazandı ve asillerin yanında yer almaya başladı. Bu nedenle, işçi sınıfı çok acı çekti. Çocuklarını çalıştırmak zorunda kaldılar, kötü ev ve çevre koşullarında hayatlarını -sürdürebildikleri yere kadar- sürdürdüler. Böyle bir hayata isyan etmek istediler, başta başarılı olamasalar da. Endüstrileşmenin o zamanın İngiltere’sinde yaptığı etki bugün endüstrileşmekte olan birçok ülkede görülüyor. Belirtilmesi önemli olan şeyse şu: Başbakanın ve öncelerden de birçok düşünürün hatalı bir şekilde söylediği gibi bilim ve teknoloji kültürden bağımsız değildir. Her bilimsel ve teknolojik gelişmenin küçük ya da büyük toplumsal değişmelere yol açması kaçınılmazdır. Şu halde “Batı’nın bilim ve teknolojisini alacağımıza ahlaksızlığını aldık.” gibi bir ifade abes ve saçmadır.

(hafif.org)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Ocak 2008

Cem Yılmaz iğneleri

- Hırsızlık yapmayın, Hükümet rekabetten hoşlanmaz.

- Eğer turist sezonundaysak, neden onları avlayamıyoruz?

- Bin kere söyledim; abartmayı bırak.

- Yes abicim. Türkçe eğitime benden de okey!

- Bir fil elektrik direğinden daha yükseğe zıplayabilir mi? Elektrik direği zıplayamaz ki.

- Çocuğun biri bir gün kafasını ıslatmadan yıkamaya başlamış. Annesi de “oğlum hiç saç ıslatılmadan şampuanlanır mı?” deyince çocuk: ama anne bu şampuanda kuru saçlar için yazıyor.

- Temel Fransa’ya gitmiş. Tabelada Fransa yazıyormuş. O da ” Aaaa. Burayı da mı Sabancı aldı” demiş.

- İnsanlık bugün de para karşısında değer kaybetti.

- Soğuk savaştan sıcak savaşa geçiverdik bir anda. Dünya çatlamasa bari.

- Asansor bozuk. En yakın asansör karşı binadadır.

- Ölüm korkusu sürekli değil, mezarda biten geçici bir duygudur.

Tür: , Yayın tarihi: 31 Ocak 2008

Fransa’nın Cezayir Katliamı

Tür: , Yayın tarihi: 31 Ocak 2008

21. yüzyılın en güçlü silahı cep telefonu

Sovyetler’in Kızıl Ordu-gizli servis haberleşmesinde kullanılan Rus kripto cihazlarını geliştiren mühendis Anatoliy Klepov, 21. yüzyılın en güçlü silahının sanıldığı gibi atom bombası olmadığını, onun yerini çoktan herkesin yanında taşıdığı cep telefonunun aldığını söyledi.

RUS kripto cihazlarını geliştiren Anatoliy Klepov, Hürriyet’e cep telefonlarının nasıl kötü amaçlar için kullanılabileceğini anlattı. Klepov’a göre cep telefonu, atom bombasından bile daha tehlikeli bir silaha dönüştürülebilir. Şimdi özel “Ancort” Şirketi’nin başkanı olan Klepov, çok özel müşterilere dünyada kimse tarafından dinlenemeyen cep telefonu cihazları satıyor.

Bir adet süper cep telefonunun fiyatı 5 bin Euro’dan başlıyor. Klepov, cep telefonunun günümüzde nasıl bir silaha dönüştüğünü açıklayabilmek için 20’nci yüzyılın başına dönerek şunları anlattı:

“Dünyada ilk dinleme cihazları 1922 yılında Almanya’da geliştirilmeye başlandı. 1937 yılından sonra Nazi döneminde bu ülkede ANNANERBE adını taşıyan özel birim kurularak tüm üst düzey Alman yöneticilerinin görüşmeleri dinlemeye alındı. 1920’lerde Stalin, Almanların teknoloji harikasının cazibesine kapıldı. Almanya ile gizli bir anlaşma yaparak kilolarca pırlantayı valizlerle Berlin’e taşıttı. Pırlanta karşılığında, Kremlin Sarayı’nı bu dinleme cihazlarıyla donattı. Böylece Kremlin’deki her fısıltıyı bile duyar oldu. Lenin bile bunu fark ederek parti toplantılardan birinde ’Yoldaş Stalin’in emrinde sadece 6 kişi çalışmasına rağmen o benden ülkede daha fazla iktidara sahip’ dedi.

Ardından İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor. Hitler’in yenilgisinden sonra Sovyet Yönetimi özel birim ANNANERBE depolarından 25 vagon dolusu özel cihaz ve arşiv belgesini Moskova’ya taşıdı. ABD’nin ise Washington’da 50 vagon taşıdığı söyleniyor. Bundan hemen sonra Amerika’da ULTRA-M tele-kulak birimi çalışmaya başladı. Böylece 1947 yılından itibaren dünya birbirini dinlemeye başladı”.

KLEPOV, 5 bin Euro’luk Ancort-A7 cep telefonunun özelliklerini şöyle anlatıyor: “Normal GSM telefon cihazının içine ek olarak kripto işlemcisi devre yerleştiriliyor. SSCB döneminde MC-85C adlı dış görünümü hesap makinasını andıran kripto cihazı geliştirilmişti. Bu cihaza yazılı girilen metin şifreli mesaja dönüştürülerek karşıya iletiliyordu. Bizim şifre sistemi, Almanların ünlü Enigma cihazından 100 misli daha derin şifreleme yapıyor. ABD’deki süper bilgisayarların bile birkaç satırlık metni çözebilmek için yıllarca çalışması gerekiyor. Siz bizim telefonla karşı tarafla görüşürken kelimeler Rus Enigma’dan geçerek karşıya şifreli ulaşıyor. GSM operatörü, sizin telefonla görüşme yaptığınızı bile kayda alamıyor. Bu özel telefon, ABD’nin dinleme sistemi “Echelon” tarafından bile delinemiyor.”

1960’larda ABD’de ve ardından da Sovyetler’de insan psikolojisinin belirli frekanstaki sinyallerle etkileme yöntemleri geliştirilmeye başlandı. Bugün polifonik ses iletim sistemiyle donatılmış herhangi bir cep telefonu rahatlıkla psikotron silaha dönüşebilir. Sıradan bir görüşmenin üzerine alçak frekanslı, genelde 10 ila 20 Hertz arasında değişen, parazit türü sesi andıran ek bilgi eklenerek sizi istenilen davranışlarda bulunmaya zorlayabilirler. Borsa çalışanı hisse satmak yerine büyük kayıpla satın almayı tercih edebilir.

KLEPOV’a göre SSCB, Afganistan savaşını güvenli haberleşme sistemi eksikliğinden kaybetti. Kızıl Ordu, birlikler arasında görüşmeleri açık telsiz bantlarından yapınca pusuya düşmeye başladı. Aynı sıkıntıyı bugün ABD ve NATO güçlerinin de Afganistan’da yaşadığını iddia eden Klepov, “Taliban ile El Kaide militanları molla takımı olabilir, ancak 50 bin dolara alınabilen özel cihazla müttefiklerin aralarında yaptıkları tüm görüşmeleri deşifre edebilir. Afganistan ve Irak’taki durum Kuzey Irak’ta PKK ile mücadele eden Türk ordusu için de geçerli olabilir. 50 bin dolar fiyatı olan bir cihazla tamı tamına 10 bin GSM hattı kontrol altında tutulabilir” dedi.

(Hürriyet)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Ocak 2008

Olmaya Devlet Cihanda

Usta terzi dar kumaştan bol gömlek diker
Doğru tartan esnaf rahat huzurlu gezer
Eğrinin ve doğrunun hesabı mahşerde
Dünyada biraz huzur her şeye bedel
Sağlığın nasıl gülüm sen ondan haber ver
İlaç neye yarar vade gelmişse eğer
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Han senin hamam senin konaklar senin
Tarla senin çiftlik senin bağ bostan senin
Diyelim ki dünya malı tümünden senin
Ağız tadıyla yersen bir şeye benzer
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Barış der biraz tuzum ekmeğim olsa
Buz gibi pınar suyundan bir testim olsa
Bir de şöyle püfür püfür bir çınar gölgesi
Kaç kula nasip olur ki keyfin böylesi
Bir lokma ye, bir yudum iç, bir oh çekiver
İlaç neye yarar vade gelmişse eğer
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

(Barış Manço)

Tür: , Yayın tarihi: 31 Ocak 2008

Günahları döken abdest

gunahlari-doken-abdest.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 31 Ocak 2008

Dilde çıkan diş

dilden-cikan-dis.jpg

Bir yıldır dilindeki dişiyle yaşayan Tarsuslu Mustafa Bulut’un ‘8 numara 20′lik azı dişi’nin dörtte birlik kısmı kırıldı. Karpuz çekirdeğinden kırıldığı öğrenilen diş parçasını özel bir kutu içerisinde koruma altına alan Bulut, “Tarihte ender ve ilk defa olan şeyler değerlidir. Dilimde biten diş de bu katagoride değerlendirilmeli. Dişim Kaşıkçı Elması kadar kıymetli” şeklinde konuştu.

Dünyada böyle bir vak’anın yaşanmadığını doktorlarından öğrenen Bulut, Guinnes Rekorlar Kitabı’nda yer almak için yaptığı müracaattan ise, kendisinden 400 Euro istendiği için vazgeçtiğini kaydetti.

(http://www.haber53.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Sınavları yemek

sinavlari-yemek.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Kuran’ın kölesi Mevlana

Men bende-i Kur’anem eğer can darem
Men hak-ı reh-i Muhammed-i muhtarem
Herkes ki cüz in suhan zi men nakl küned
Bizarem ez ü vü zan suhan bizarem.
—————————————
Canım sağ kaldıkça Kur-anın kölesiyim ben.
Seçilmiş Muhammedin (s.a.v.) yolunun toprağıyım ben.
Kim bundan başka bir söz naklederse benden,
Ondan da bizarem, o sözden de bizarem.

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Oruç Ülkesi

Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.

Oruç, yaşadığımız günlük ve gündelik hayatı adeta bir rüyaya çeviren mutluluk anahtarı. Kanatlanan gün demek oruç ayının gündüzü. Yerçekiminin etkisinin kayboluşu sanki benliğimiz ve eşyamız üzerinde. Namazla, duayla birleşince oruç, büsbütün renklenmiş ve güçlenmiş olarak bizi, fizikötesi donanımların yıldızlı harmanisine bürür.

Kalbimiz, İslâm’ın kişi için tayin ettiği edimlerle mümin kalbi haline gelir. Oruçla, namazla, hac ve zekâtla, kalb, kalb olur. İnanç, kalbde bu tür tecrübelerin tekrarıyla kökleşir. İnançtan davranışa, davranıştan inanca sürekli bir akış, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerin sağladığı bir kan dolaşımıdır. Sebepsiz değildir oruç, sebepsiz değildir namaz. Mümin kişiliğinin oluşması için temel taşlarıdır. Bina, ruh binası bunlarla kuruludur. Maneviyatın kalesi, bunlarla yıkılmaz olur, pekişir.

Zaman, insanı hep ölüme doğru götürürken, ramazan gelir, diriliş ayı başlar. Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. Ab-ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seyretmeğe ve gökkuşağının altından geçmeğe. Oruçsuzluk ne büyük bir boşluk olurdu, oruç zorunlu olmasaydı mümin için. Tek kişiyle başlar ve biterdi o. Oysa, ramazanda tüm Müslümanların bir ay oruç tutması, orucu toplum olayı haline getiriyor. Somut hale geliyor toplum ortasında oruç anıtı.

Tabiatı daha iyi hissetmek ve dinlemek, onun söylemek istediğini daha iyi anlamak için oruç mucizesine sahiptir Müslüman. Kavramların yeniden yoklanması, tanımların yeniden yapılması için çıkarılmış bir davetiye gibidir oruç gündüzleri ve geceleri. Ve her yıl zayıflayan toplumun din bağı, yeniden güçlenir onunla. Dinin kası ve damarları çalışır hale gelir.

Oruç, insanı, yeniden varolma, yeniden yapılanma, yoğrulma yolunda bir ay süren bir çileye tâbi tutar. Riyazetlerin en güzeli, en ilâhisi, en içlisidir o. Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır. Zorludur bu savaş. Sonunda, hasat derlenir bu iradenin savrulduğu harmandan.

Hırsla, ihtirasla dünyaya bağlanmanın, adeta âhireti unutmanın mevsimlerinin geçtiğini, din gününün geldiğini ilân eden bir sancaktır çekilmiş insanlık ufku burçlarına oruç. Oruç, dereceler halinde, belli sürelerde dünyanın tatil edilmesi demektir insan için. Ve âhiretin örtülerinin kat kat açılması demek. Süreklice bir gidiş geliş, bir med cezir dünya ile âhiret arasında. İnsan, bu gidiş gelişledir ki en büyük ilerlemesini yapacaktır ruh ve maneviyat alanında.

Çağımız, sadece maddi sağlığa önem veren bir çağ -gerçi o da bugün hiçbir çağda olamayacak kadar tehlikeyle karşı karşıya.- ruh sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak ruh sağlığı olanlar gösterecektir. Oruç, beden sağlığı için de tükenmez bir sıhhat hazinesi gibi etkide bulunmaktadır. Gıdaların tazelenen idraklerle alınması, herhalde vücudun dirilişinde birinci uyarı ve bilinç yerine geçecektir.

Ay gelip ramazanı getirdiğini müjdelediğinde ne kadar sevinsek azdır. Bize Müslümanlığımızın daha bir güçlenip ilerideki yıllara geçeceğinin garantisini getirmiştir çünkü. Bize, gündüzü ve geceyi tüm anlamıyla getirmiştir. Namazları, sabırları ve şükürleri, hamdleri getirmiştir. Rızkı, rızk düşüncesini ve tevekkülü getirmiştir. Nimet fikrine erdirmiştir bizi. Oruçla namaz arasında da büyük yakınlık vardır. Sanki namaz, orucun, insan uzuvlarına yerleşmiş bir ruh olarak, kımıldamış ve kanatlanışından meydana gelmektedir. Oruç da, namazın süzüle süzüle bir buğu olup ruh, beyin ve kalbi tutmasıyla oluşmakta. Bunun için adeta birbirine âşıktırlar. Birbirlerini çağırıp dururlar hep her bahaneyle. Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.

(Sezai Karakoç)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Cep telefonu diş dolgularına dahi zarar veriyor

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. A. Rasim Küçükusta, cep telefonlarının yarattığı elektriksel alanın diş dolgularındaki cıvayı gaz haline getirebileceği ve bunun da beyne ulaşarak depresyon, Alzheimer, multipl skleroz gibi hastalıklar yanında astım riskini de arttırabileceğinin ileri sürüldüğünü kaydetti.

(http://www.internethaber.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Sahte kapı inşa eden karınca

sahte-kapi-yapan-zeki-karinca.jpg

Benim “kapı yapan karınca” dediğim bir yağmur ormanı karıncası (Stenamma alas), ordu karıncalarından ve diğer avcılardan korunmak için bir kale inşa ediyor. Bu karıncalar, yağmacı ordu karıncalarının kafasını karıştırmak için, boş yuvalara giden çok sayıda giriş inşa ediyor; fotoğraftaki karınca da sahte bir girişi inceliyor.

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Temizliğe kendini kaptıran karınca

titiz-karincalar.jpg

Karıncaların çoğunun aşırı titiz olduğunu, bazı ürlerin zamanlarının yarısından fazlasını kendilerini veya yuvadaki diğer karıncaları temizlemekle geçirdiğini biliyordum. Ama geçen yıla kadar türlerarası temizleme davranışı gibi görünen şeye hiç tanık olmamıştım. Arizona’nın (ABD) çöl düzlüklerinde tohum toplayan karıncaları gözlemlerken, işçilerin Dorymyrmex cinsinden minicik, adsız bir karınca türünün yuvasına yaklaştıklarını fark ettim. Tohum toplayan karıncalardan biri, gövdesi havaya kalkmış ve çenesi açık olarak bacaklarının üstünde dikilmiş, hareketsiz duruyordu. Kısa süre sonra Dorymyrmex karıncaları tohum toplayıcıların üzerine çıkıp, orasını burasını yalamaya başlayacaktı.

Bir temizlikçi karınca kendini kaptırıp, tohum toplayıcı bir karıncanın bacağını ısırıyor. Tohum toplayıcı karınca, bacağının ısırılmasına tepkisini karıncayı kovarak gösteriyor.

(http://gtgeographic.blogspot.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Eski Mısır’ın ünlü Kraliçesi Hatshepsut

misir-mumyasi.jpg

(http://www.pusula.tv)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Kendi yumurtası ile beslenen karınca

kendini-besleyen-karinca.jpg

İşçilerin sıvı besinlerinin arasında, kendi kabuksuz ve kısır yumurtaları da var; bunlarla genel olarak kraliçelerini ve birbirlerini besliyorlar; nadiren de kendileri yiyorlar. Bir işçi karınca ucu siyah karnını bedeninin altına kıvırıp bir yumurta çıkarıyor.

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Afrika ve hastalıklı beslenme

olumcul-hastalik-afrika.jpg

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki bir köyde pazara giden çocuk, sepetin içinde bir Gambia sıçanı, bir maymun kolu (ve olasılıkla ölümcül bir hastalık) taşıyor.

olumcul-hastalik-ile-yasayan-afrika.jpg

Maymun çiçeği hastalığı ile ölen bir Afrikalı.

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Karıncalar hakkında bilgi

Bugün yaşayan tüm karıncaların toplam ağırlığının, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazla olduğunu ya da bir karınca kolonisinin nüfusunun yüz binlerden milyarlara varabildiğini biliyor muydunuz?

Karıncalar 100 milyon yıldan uzun süredir dünya üzerinde yaşamaktadır ve gezegenin her yerine yayılmış durumdadırlar. Dünyanın bilinen en yaşlı karıncası bir amberin içinde korunmuş şekilde bulunmuştur. Adı Sphecomyrma freyi’dir. Bugün yaşayan tüm karıncaların toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır.

Karıncalar kendi vücut ağırlıklarının 20 katını kaldırabilirler. (35 kg. ağırlığındaki 10 yaşında bir çocuğun bir karıncayla boy ölçüşebilmek için 700 kg. kaldırması gerekir.)

Dünya üzerinde 35 bin karınca türü mevcuttur.

Çoğu karınca türü sıcak iklimlerde yaşar.

Yaklaşık 9.500 karınca türü bilinmektedir. Bilim adamları bunun yaklaşık iki katının henüz keşfedilmeyi beklediğine inanmaktadır.

Tüm böcekler arasında en büyük beyin karıncanınkidir. (Bizim sonsuz fikirlere sahip büyük insan beynimiz aslında memeliler arasında en büyük beyin değildir. Örneğin, bir balinanın beyni insan beyninin altı katıdır.)

Bir karıncanın ortalama ömrü 45 ila 60 gündür.

Bir karıncanın beyninde yaklaşık 250 bin beyin hücresi bulunur. (Bir insanın beyninde 10 bin milyon beyin hücresi mevcuttur. Dolayısıyla, 40 bin karıncalık bir koloninin toplam beyin hücresi toplamı bir insanınkine denktir. )

Bazı karıncalar günde yedi saat uyur. (Normal bir insan günde ortalama sekiz saat uyur.)

Bir karıncanın dışı sert kabuktandır, buna dış iskelet adı da verilir. (İnsanların ve başka bazı hayvanların iç iskeleti vardır.)
En büyük karıncanın uzunluğu 2,54 santimdir. ‘Pekin-Çin’de 2.40’lık bir adam dünyanın en uzun boylu insanı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiştir.)

En küçük karınca bir milimin onda biri uzunluğundadır.

Bir karınca kolonisinin nüfusu yüz binlerden milyarlara varabilir. (Dünyanın en kalabalık nüfusu toplam 1.306,313.812 insanla Çin’dedir.)

Karıncalar sadece dokunmak değil, koku almak için de antenlerini kullanırlar.

Karıncanın karnında iki mide vardır. Bir mide yiyeceği kendi için saklar; diğeri ise diğer karıncalarla paylaşılacak yiyecekleri depolar.

Karıncaların akciğeri yoktur. Oksijen vücutlarına tüm bedene yayılmış küçük deliklerden girer; karbondioksit de aynı deliklerden çıkar.

Tüm böcekler gibi, karıncaların da altı bacağı vardır.

Karıncalar gri, kırmızı, kahverengi, sarı, mavi ya da mor olabilirler.

Karıncanın vücudu üç bölümden oluşur: Kafa, gövde, ve metasoma (kuyruk kısmı).

Karıncalar koloni denen büyük gruplar hâlinde yaşarlar. Her karıncanın kolonide belirli bir görevi vardır.

İşçi karıncalar yuvadan çöpü alıp, dışarıya, özel çöplüğe taşımakla görevlidirler.

İşçi karıncalar dişidir. Koloninin çoğunluğunu dişi karıncalar oluşturur.

Köle-Yapıcı karıncalar başka karıncaların yuvalarına saldırır ve yumurtalarını çalar. Bu yumurtalar kırılıp, yavru karıncalar çıktığında kolonide köle olarak çalışırlar.

Kraliçe karıncaların doğduklarında kanatları vardır. Başka koloniler kurmak için uçup giderler; sonra kanatları düşer.

Kraliçe karınca 15 yıla kadar yaşayabilir ve bir kez eşlemesi gerekir.

Her karınca kolonisinin en az bir, bazen de birden fazla Kraliçe’si vardır.

Ahşap karıncaları önemli yırtıcı böceklerdir ve geniş bir koloni oldukları takdirde günde binlerce böcek toplayabilirler.

Ahşap karıncaları düşmanını ağzını açarak tehdit edebilir.

Normal şartlarda, Marangoz karıncalar canlı ya da ölü ağaçlarda yuva yapıp, kütükleri ya da ağaç gövdelerini çürütürler.

Öte yandan, yuvalarını evlere, telefon direklerine ve diğer insan elinden çıkma ahşap yapılara da yapabilirler.

Yaprak-kesen karıncalar yağmur yağarken yaprak kesmezler, ve keserken şiddetli yağmura maruz kalırlarsa, yaprakları genellikle yuvanın dışında bırakırlar.

Petek karıncaları çorak mevsimlerde hayatta kalmak için kayda değer yöntemler geliştirmişlerdir. Yağmurlar sırasında, bu karıncalar işçilerini su ve nektarla beslerler. Bu işçiler yiyecek fazlasını sindirim sistemlerinin kursak denen bölümünde depolarlar.

Karıncaların başlıca düşmanı insanlardır. Yuvalarını ve yaşam ortamlarını yok edip, böcek ilaçlarıyla onları öldürüyor, hatta bazı yerlerde onları yiyor.

Aslanları, kaplanları ve ayıları unutun. Hatta, saldırganlığıyla ünlü türümüzü de bir yana bırakın. İş savaş sanatına gelince, size soğuk terler döktürecek olan, ordu karıncalarıdır. Pala gibi keskin çeneleriyle silahlanmış bu usta savaşçılar, akıl almaz sayılarla bir arada hareket ederek, kendilerinden çok daha büyük avları biçebilirOrdu karıncası kolonileri, her gün on binlerce av gerçekleştiriyor. Ancak yaygın kanının aksine, güçlerinin bir sınırı var. Çiftlik hayvanları veya insanlar -bazı Afrika türleri nadiren bunun aksini destekleyen örnekler gösterse de- avları arasında değil.

Ordu karıncalarının faaliyet halinde en iyi gözlemlenebileceği yerlerden birine, Panama Kanalı’nın oluşturduğu bir gölde yer alan ve belki de 50 Eciton burchellii (dünyada üzerinde en çok araştırma yapılan ordu karıncası türü) kolonisine ev sahipliği yapan 15 kilometre karelik Barro Colorado Adası’na gittim.

Göçebe bir tür olan E. burchellii ordu karıncaları orman içinde her gün kendilerine yeni yollar açıyor. Bu orta boy işçi, koloninin önünü tıkayan bir yaprağı yırtıp kenara atıyor. Ordu karıncalarına saldıran çok az canlı var, ama düşmanlarının olduğu da bir gerçek: Yaprağın üstünde görülen küçük sinek, yumurtasını karıncanın vücuduna bırakmak için tetikte bekliyor. Eğer başarıya ulaşırsa, yumurtadan çıkacak larva zamanla karıncanın iç organlarını yiyip bitirecek.

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?
Aç bir ordu karıncası sürüsünden kaçmak (gerçekten yıkıcı yırtıcılar olmalarına karşın) yine de mümkün. Peşine düştükleri bazı canlılar “sıradan” taktiklere başvuruyor; örneğin bir sinek uçarak, bir çekirge zıplayarak kaçıyor. Bazıları ise ordu karıncalarına karşı özgün savunma yöntemleri geliştirmiş.

Kaçış yöntemlerinden biri de ordu karıncasının körlüğünden yararlanmaya dayanıyor, ama bu da çelik gibi bir sinir ve büyük sabır gerektiriyor. Milyonlarca avcı karıncayla karşı karşıya kalan bazı böcekler tümüyle hareketsiz kesiliyor. Kıpırdamaları halinde, karıncalar titreşimleri hemen algılıyor ve saldırıya geçiyorlar. Aynı şekilde, kalın kabuklu böcekler de zırhlarına güveniyor, sürüyü savuşturana kadar bekliyorlar.

(David A. O’Connor, National Geographic Türkiye)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Dome-shaped tortoise of Santa Cruz Island

tosbaga-ve-adam.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008

Türk bayrağına saygısızlık kaldırıldı

turk-bayragina-saygisizlik.jpg

Geçtiğimiz ay internet sitelerinde ve maillerde yer alan bir haber büyük tepkiye neden olmuştu.

Malta’da bir papaz heykelinin ayakları altında bir Türk bayrağı duruyordu.

Daha sonra bu fotoğraflar gazetelerde de yer aldı, hatta Ruhat Mengi, “Bu doğru mu” diyerek olayı köşesine taşıdı.

Bu mail bana da gelmişti, “doğru değildir” diyerek ilgilenmemiş, “Bu işin aslı var mı” diyerek de İtalya’daki arkadaşlarıma göndermiştim.

Onlar da Roma Büyükelçiliği’ne iletmişler.

Bunun üzerine Roma Büyükelçiliği’nden bir açıklama geldi bana…

Fotoğraf doğruymuş!

Malta Vittoriosa’da resmi çekilen heykel, her yıl yapılan St. Dominic festivali için hazırlanmış.

4-5 gün süren bu festival süresince şehrin çeşitli yerlerine fiberglastan yapılmış bu tür heykeller konurmuş.

Bu heykel de onlardan biri.

Festival bitince heykeller bir sonraki yıla kadar depoya kaldırılıyor.

Heykeldeki adam ise 15. yüzyılda yaşamış papazlardan biri ve Dominikan kilisesi tarihinde önemli bir yeri var…

Bu tip heykellere o kişinin tarihteki önemini belirtmek için bazı semboller ekleniyor.

Mesela barışçı bir insansa gül dalı, savaşçıysa top gibi…

Bu papaz da Osmanlı’ya karşı savaştığı için ayaklarının altında bir top ve yanında Türk bayrağı var.

İnternette dolaşan bu fotoğraflardan sonra Roma Büyükelçiliği harekete geçmiş.

Resmi girişimlerde bulunan büyükelçilik, Türk bayrağını yakışıksız bir tarzda gösteren bu heykelden duyduğu rahatsızlığı Malta’ya iletmiş.

Malta makamlarından heykeldeki bayrağın derhal kaldırılması istenmiş.

Bunun üzerine de Malta makamları özür dileyerek ve heykeldeki Türk bayrağını kırmızıya boyayarak gerekli düzeltmeyi yapmışlar.

(7 Ağustos 2006, Hürriyet)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ocak 2008


Diğer sayfalara üyeler geçebilir...