Sözün Özü
 Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur. (Gandi)

Arşiv: Kasım, 2007



Atatürk’ün din hakkında ki farklı görüşlerinin sebebi

Aşağıdaki yazı Celal Bayar ile yapılan bir söyleşiden alınmıştır:

- Atatürk’ün dinsiz olduğunu iddia edenlerin “bu ilk yıllarda Atatürk Müslüman gözükmüş­tür sonra bundan vazgeçmiştir” dediklerini söylediniz.

Celal Bayar:

Atatürk genç yaşından itibaren meseleleri takip eden bir adamdır. Orada farz edelim ki yanlış bir iş yapmıştır. Bu hepimizin başından geçebilirdi. Ona saplanıp da bu adam iki yüzlülük yapmıştır diye bu ilânihaye gidecek mi? Mensuh ayet bile var. Mensuh ayetle Allah Cibrili gönderirken yanlış mı yapıyor! Yaptığı işe bakmak gerek. Atatürk her şeyden evvel bu laiklik meselesinin müslümanlar arasındaki nifakı ve düşmanlığı kaldıracağına inanmıştır. Sonra o, hurafeye kıymet vermek suretiyle dinin âlî esasları üzerinde durup onu çürütmeye çalışanların da ağzını tıkamak için “hurafeye lüzum yoktur” demiştir. Aklıselim olan bir insan bundan başkasını yapar mı?

(http://www.haber10.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Atatürk dini hurafelere karşıydı

Aşağıdaki yazı Celal Bayar ile yapılan bir söyleşiden alınmıştır:

- Atatürk’ün dinî sahadaki görüşleri ve fikirleri memleketimize, yakın çevreye ve bütün Garp dünyasına yanlış aksettirilmiş, bilhassa Türkiye’de yapılmış olan inkılâplar dinin aleyhine olarak gösterilmişti. Neticede dış memleketlerde, Atatürk’ün yaptıklarının İslam’a aykırı dinsiz bir hareket olduğu şeklinde bazı tenkitler çıkmıştı. Bize verilen vazife Atatürk’ün dinî sahadaki görüşlerini kendi beyanlarından tespit etmekti. Biz, bütün neşriyatı elimizden geldiği kadar tarayarak bu vazifeyi yapmaya çalıştık. Gördük ki Atatürk bilhassa 1923′e kadarki beyanlarında kendisinin İslam dinine mensup olduğunu ve İslamiyet’in dine, fenne ve modern ilimlere muvafık bir din olduğunu belirtmişti. Memleketimizde bütün fertlerin dinini öğrenebilmesinin lazım geldiğinden, dinini öğrenebileceği yerin mektep oluğundan, dini öğretecek yüksek seviyede öğretmenlerin, din âlimlerinin yetiştirilmesinin lüzumundan bahsetmişti. Bu sözler onun çeşitli beyan­larında vardır. Bize diyorlar ki “Atatürk bu beyanları bir taviz olarak yapmıştır aslında böyle düşünmemiştir. Bunun aksine bir kanaati izhar ettiği de vakidir.” Biz buna şahsen inanamıyoruz. Çünkü kanaatimiz odur ki Atatürk hiçbir kimseye taviz vermemiştir. İnan­dığını dosdoğru söylemiştir. Bu sahalarda zât-ı âlîlerinizin fikirlerine müracaat etmek için sizleri rahatsız ettik.

Celal Bayar:

Sonra Atatürk laikliğe inanmıştır. Dinin safsata kısmı vardır. Fakat o, din değildir. Hu-refedir. Ürdün’e gittiğimde kendi başımdan da geçti. Oranın kralı Hüseyin bizle dost geçinmek isterdi. Ürdün’e iade-i ziyaret için gitmiştim. Bana “Mescid-i Aksa’ya gidelim” dedi. Beni oraya götürdü. Ama Mescid-i Aksa’da ne yapacağımızı bir programa bağlamadı. Hz. Ömer Camisi’ne gittik. Burada adettir gelince iki rekât namaz kılınır. “Abdestim yok” dedim. Ben abdestsiz namaz kılmak istemem. Suizan edeceklermiş ne edeceklerse etsinler riyakârlığa kıymet vermem. “Burada abdest alma imkânı yok, siz dilediğiniz gibi namaz kılın” dedim. Sonra “ziyaret ya­pacağız” dediler. Siyah bir taş gösterdiler: Hacer-i muallâka. Bir ayak izi gösterdiler ki Hz. Peygamber Mirac’a çıkarken Kudüs’e gelmiştir, yukarıya Kudüs’ten çıkmıştır. Bu sırada o taşa basmış sonra da ayağının olduğu gibi izi çıkmış. Taş oyulmuş. Ben inanmadım. Bu dinin şartlarından değil buna inansan da inanmasan da bir şey ifade etmez. Böyle hurafelere Atatürk kıymet vermezdi. Bu dini i’lâ etmez, bilakis çürütür.

(http://www.haber10.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Refik Halid Karay’ın Atatürk sevgisi

refik-halit-karay.jpg

Tan Gazetesi’nin 2 Haziran 1938 günlü sayısından alınan bir haber kupürü da polis arşiv belgelerine girmiş. Vatan Haini olarak nitelendirilen 150 kişilik gruptan Gazeteci-Yazar Refik Halid Karay’a, af yasasından faydalanarak Türkiye’ye dönmeden önce, telgrafla düşünceleri soruluyor, O da yanıt veriyor: Haber, “Refik Halit’ten Telgraf” başlığıyla veriliyor. “Halebe bir telgraf çektik. Refik Halit’ten yurda kavuşmaya ait duygularını sorduk. Bize telgrafla şunları anlatıyor:

Dönüş sevincim katmelidir.
Sevgili yurdumu ne halde bıraktım? Nasıl bir harika ile karşılaşacağım.
Dumanı yaslı tüten bir fabrika bacası tanırdım: Zeytinburnu.
Ankarada tek bina taşhandı.
Bankalarda dilimiz ötmez, şirketlerde sözümüz sökmezdi.
Trende Türkçemi Rumlaştırmadan biletçiye meram anlatamazdım.
Tokatliyanda frenkçe söylemezsem garsona dilediğimi kolayca yaptıramazdım.
Plajlarımızda yüzen yabancılara kıyıdan korkarak bakar, Avurapadan dönerken hudutta şapkamı pencereden atardım.
Memlekette toprağın kurusu bizim, yaşı elindi.
Bıraktığım haldeki bu vatan yerine istiklal ve mucize ülkesine kavuşmaktan duyduğum heyecan içinde şu yaşımda ağlar güler ilân bebeklerine döndüm.
Mütemadiyen tekrarladığım söz:

Yaşa Atatürk, beni gurbette de göğsümü kabartarak yaşatan Atatürk.

Refik Halit Karakayış.”

(http://www.haber10.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Çarşafla Mücadele Komitesi

Dönemin Devlet Başkanı Cemal Gürsel’e Gaziantep’ten bir mektup geliyor. Mektup, 26 Aralık 1960 tarihini taşıyor. Mektubu, “Çarşafla Mücadele Komitesi” adına Türkan Gencer adında bir hanımefendi yazıyor. Bu mektupta, özellikle kadınların da örgütler kurarak Atatürk Devrimleri’ne destek verdiği ortaya çıkıyor. Üzerindeki notlardan mektubun önce 4 Ocak 1961 tarihinde Başbakanlığa, sonra 7 Ocak 1961 tarihinde de İçişleri Bakanlığı’na gönderildiğini anlıyoruz. Mektupta özetle şöyle deniliyor:

“İskenderun’da Atatürk’ün heykeline karşı girişilen tecavüzü O’nun ulu kişiliğinde temsil ettiği Türk Milletine ve Devrimlerine yöneltilmiş bayağı bir hareket olarak Gaziantep çarşafla mücadele komitesi adına nefretle lânetliyoruz.

Biz, 27 Mayıs devrimiyle yeniden açılan Atatürk Devrimlerinin yolunda yürümek, aydın yurttaşlar olarak üstümüze düşen görevleri yerine getirmek amacı ile, ekim başlarında çarşafla mücadele komitesini kurduk. Valilik makamının geniş desteğine mazhar olan komitemiz, Basın-Yayından belediyeye, Milli eğitim teşkilatından terziler derneğine kadar çeşitli kurumlarla işbirliği yaparak iki buçuk aydır çarşafla ve geri zihniyetle savaşmaktadır. Tertip ettiğimiz manto dağıtma kervanlarında tanesi 21 liradan hazırlatılan halk tipi mantolardan beş yüzü merasimle çarşaflı hanımlara giydirilmiştir. Bununla birlikte bu kadarını asla yeter görmemekte kıyafet devriminin zihniyeti içinde çarşaf davasının kökünden halledilmesi için bunun bir hukuk problemi olarak ele alınmasının uygun olacağı düşüncesindeyiz.”

(http://www.haber10.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Bir müftünün nurcular hakkındaki istihbaratı

Fethiye Müftüsü Mehmet Dirlik, 14 Nisan 1966’da Kaymakamlığa bir yazı gönderdi. Yazıda Fethiye’de Nurcuların Atatürk’ü “teccal” olarak gördüğü, şapka takan herkese “teccalin mikrobu” dediği belirtiliyor. Deccal, dini inanışlara göre kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak olan yalancı ve kötü yaradılışlı kimse demektir. İşte o yazı:

“Müftülük görevini üzerime aldığım tarihten bu yana aşağı yukarı kazaya bağlı bütün köyleri dolaştım. Vatandaşlarla ve köylerdeki din adamları arkadaşlarımızla tanıştık. Hasbıhaller etti bu günki feza devrinde aya ulaşılmaya çalışıldığı bir devirde iptidai ve geri düşüncelerle memleketimizin kalkınıp ileri milletler seviyesine ulaşamayacağını ancak geri değil ileri düşüncelerle bir memleketin kalkınabileceğini ve ilerlemeye dinin engel olmadığını daha yardımcı olduğunu Hazreti Peygamber’in, ‘okumakla ilimle çalışanların ibadet etmiş insanlar kadar muteber olurlar’ sözünü hatırlatarak telkinlerde bulundum.

Fakat kökü taşrada bulunan ve birkaç senedir Fethiye’nin birçok köylerini kapsayan Nurcular, Müslüman dininini kabul etmediği, Mukkades kitabımızda da yeri bulunmayan bambaşka ayrı bir (hatta vatandaşı birbirinden ayıran, ikilik yaratma metodlarla başka bir din yolu takip edilmektedir ve bu durum önlenmediği takdirde bir iki sene içinde bütün Fethiye köylerini kaplıyacak, camilere devam eden hakiki Müslümanlardan bunların yollarına kapılacak, camilerimiz boy kaldığı gibi vatandaşlarımızda, Nurcular ve Teccallar adı altında ikiye ayrılıp önlenmesi çok güç bir durum olacaktır.)

Namus ve şerefimle üzerime devir aldığım vazifemde noksanlık bırakıp ileride günahkâr olmamaklığım için Büyük Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Rejimi’nin bir çocuğu olarak ve bu rejime kutsal dinin her türlü baskı ve tazyikten uzak olarak salim bir şekilde gelişeceğine inanan insanlar olarak gerek dinimizin ve gerekse Büyük Atamız ve O’nun kurduğu rejimin korunması bakımından bizzat görüp müşahede ettiğim tehlikelerden birkaçını yüksek bilgilerinize arzetmeyi uygun buldum. Bu büyük tehlikenin önlenmesine ve kandırılmış cahil vatandaşların gittiği yolların yanlış olup doğru yola gitmelerinin memleket millet menfaatlarına rejimin selametine olacağının kendilerine duyurulup inandırılmasına delaletlerini dilerim.

1. Nurcular Büyük Atatürk’e (Teccal) olarak bakarlar ve Teccal doğdu, öldü, bıraktığı mikropların temizlenmesi icap eder düşünce ve kanaatındadırlar. Ata’nın bıraktığı mikroplar şunlardır: Bütün inkilapları mikrop olmakla beraber başlıcaları şunlardır: Şapka giymek teccal icadıdır. İlkokul öğretmenleri ve münevver gençlik teccalın elemanları ve baş mikroplarıdır.

2. Mevcut kanunlarımız tamamen Teccal kanunudur. Bunların yerini şeri kanunlar almalı ve şeri kanunlara göre evlenmek icap eder diyorlar. (Hatta medeni kanuna göre yapılan nikahlı ailelerden vazgeçmişler aile hayatını terk etmişlerdir, bekarları da asla evlenmiyorlar.)

3. Cuma namazlarını camilerde diğer Müslüman vatandaşlarıyla birlikte değil kendi intihap edecekleri ve ettikleri yerde herhangi bir günde kılmaktadırlar.

4. Ramazan oruçlarını devletin resmi ilanından başka günlerde tutarlar ve Ramazan bayramı namazlarını Müslümanların kıldığı günden üç dört gün evvel kılarlar.

5. Kurbanlarını Kurban Bayramı’ndan üç dört gün evvel keserler.

6. Şapka giymezler. Teccal icadıdır diye ve böylelikle hem Nurculuklarını ispat ederler ve hem de şapka, kıyafet kanununa aykırı hareket ederler.

7. Karşılarından başı şapkalı bir vatandaş geldiği takdirde ona selam vermezler, Teccalın mikrobu derler.

8. Bugünkü rejimin dinsiz ve Teccal rejimi diye bakarlar ve devlete vergi ödememek için ancak kendi geçimlerini temin edecek kadar çalışırlar. Çünki onlara göre dinsiz hükümete vergi ödenmez ancak şeri hükümete vergi ödenirmiş.

9. Müritleri Said Nursi’yi Hazreti İsa olarak tanırlar ve İsa’nın dünya yüzünden yer yüzüne indiğini iddia ederler.

10. Şapka giymemek için saçlarını uzatırlar ve her gün sakal traşı yaparlar. Çünki müritleri her gün traş olurmuş.

Gayeleri Atatürk rejimini kökünden yıkmak ve yerine kendi arzuladıkları bir rejimi kurmaktır. Bunda muvaffak olabilmek için peşinen vatan sathına yayılmak ve ikilik çıkarmak ekseriyeti aldıktan sonra arzuladıkları idareyi kurmak için teşebbüse geçmektir. Nitekim bizim Fethiyemizde durum tehlikeli bir şekil almıştır. Mesela; (Kadıköy, Çamurköy, Güneşli Köyü, Gebeler, Alaçatı, Ören ve Ceylan köylerinde Nurcular ekseriyeti almış, elemanları şehir kıyılarına yerleşmiş kolları ise bütün köylerde cahil vatandaşları kandırarak Nurcu yapmaktadırlar. Fethiye’de İsmail Dalamanlı isminde bir ayakkabı ustası ile Fethiye’nin Tuzla mevkiinde oturur, Alaçatı köyünden Mustafa Aydın ve oğlu Necati Aydın ve gene Alaçatlı Haçı Sadık Aydın ve isimlerinin tespitine imkan bulamadığım birçok Alaçatılı ve diğer köylerden müritler ve Zorlar köyünden Yusuf Tanış ismindeki şahıs baş mürit olarak merkez gözü ile baktıkları Adapazarı’ndaki ve Mehdi olarak tanıdıkları Yakup ismindeki şahısla münasebet temin ederek teşkilatlarını kuvvetlendirmektedirler.

Sevgili vatanımızın ve milletimiz ve cumhuriyet rejiminin ve bu rejimin yaratıcısı Büyük Atatürk ve O’nun inkılapları ve milletteki atatürk sevgileri için durumu tehlikeli gördüğümden önlenmesi için yüksek ittilalarınıza saygılarımla arz eder gereğinin yapılmasını dilerim.”

(http://www.haber10.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Yakın tarihte dindar fişleme olayı

fisleyen-bakan-sukru-sokmensuer.jpg

1946’da İçişleri Bakanı olan Şükrü Sökmensüer, valilere talimat yolluyor: “Her ilde, şeyh, halife, mürit diye anılanlar, tarikat şefleri, mensupları ve irtica faaliyetlerine katılan herkes köy köy, kasaba kasaba gizlice tespit edilsin…”

1946 yılında dönemin içişleri bakanı Şükrü Sökmensüer, yurt genelinde yayılan irtica tehlikesini fark edip polis teşkilatına bir tamim gönderdi. Bu tamimde, özellikle Nakşibendi tarikatının “saf ve cahil halkı, dini kullanarak kötü emellerine alet ettiği” ifade edildi. Tamimden 6 ay sonra da bir genelge yayınladı. Genelgede irtica tehlikesinin endişe verici boyutlara ulaştığı belirtilerek, tüm polis teşkilatının alarma geçmesi sağlandı. İrticai faaliyette bulunanların nerede olursa olsun tespit edilmesi istendi.

Şükrü Sökmensüer’in gönderdiği tamimde şöyle deniliyor:

1- Bakanlığa intikal eden bilgilere göre, eski tarikat mensuplarının son zamanlarda tarikatçılığı canlandırmak amacıyla faaliyete geçtikleri anlaşılmaktadır. Bu alandaki faaliyetin bilhassa seçimler sırasında daha bariz bir şekil alması dikkati çekmiştir.

Bilindiği üzere; memleketimizde en ziyade yayılmış ve yerleşmiş olan tarikat, Nakşibendi tarikatıdır. Bununla beraber zaman zaman yurt içinde baş gösteren önemli irticai olaylara ön ayak oldukları görülenler de Nakşilerdir. Bu defa ki kaynaşmaların da daha ziyade Nakşiler arasında başladığı ve bu tarikat mensuplarının ezcümle Karadeniz bölgemizin bazı ilerinde ve seçimler esnasında partilerle birlikte hareket eder gibi bir tavır aldıkları sezilmiştir.

2- Her fırsattan faydalanmasını bilen tarikat mensupları ve diğer geri düşünceli eşhasın, seçim propagandalarını da istismar etmekten geri kalmadıkları, saf ve cahil halkı idlâl ve iğfale çok müsait olan din konusunu muzur maksatlarına âlet ettikleri görülmüş ve bu kimselerin yarattıkları zehirleyici ve bozguncu havanın yurdun birçok yerlerinde bazı menfî tezahürlerine şahit olunmuştur.

Son günlerde bu konuda sarf edilen faaliyet ve tespit edilen olaylar mevzii olmakla beraber bu sahadaki sinsi çabalayışların Menemen olayı gibi birden gelişmesi ve tarih boyunca eşlerine rastlanan hadiselerin meydana gelmesi ihtimalden uzak tutulmalıdır.

İrtica konusu, bir an evvel ve kökünden halli gereken bir memleket davasıdır. Neticesiz icraat, geri düşünceli zümrenin cesaretini arttırmaktan başka işe yaramamaktadır. Bu itibarla tedbirler, muhitin icaplarına uygun ve müessir bir şekilde alınmalı ve mahalli savcılar ile işbirliği yapılarak suç delilleri mahkemeleri tatmin edecek şekilde hazırlanmalıdır.

3-Tarikat çabalayışlarının Karadeniz bölgemizde oldukça kapsamlı bir durum arzetmesi, Sovyetler hududuna yakın olan bu mıntakada daha uyanık davranılmasını gerektirmektedir.

Sovyetlerin, halkımızın hassas bulundukları din konusundan faydalanmaya ve geri düşünceli zümreyi maksatlarına alet etmeye teşebbüs etmeleri ve bunlar arasından elemanlar teminine çalışmaları ihtimali önemle gözönünde tutulmalıdır.

Bazı yerlerde müftülerin ve resmi sıfatı olan diğer din adamlarının tarikat işleriyle ilgilendikleri anlaşıldığından, bu gibiler hakkında idare üstleri, derhal kanunî yetkilerini kullanmalıdırlar.

Tedbirlerin bu esaslar dahilinde ve gereği gibi alınmasını bir kere daha önemle rica ederim.

4- Genel müfettişliklere, valiliklere yazılmıştır.

(http://www.haber10.com)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Milli Mücadeleyi kim başlattı?

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da Milli Mücadeleyi başlatması için Vahdettin’in tarafından mı gönderildiği tartışmasında yeni bulgular ortaya çıkartıldı.

İsmet Bozdağ’ın, Fevzi Çakmak’ın eşine naklettiği belirtilen anı dışında da bu tarihi olguyu destekleyen anılar ortaya çıktı.

İsmail Çolak’ın kaleme aldığı ‘Osmanlı’nın Gizli Tarihi’ isimli adlı kitapta, ‘Millî Mücadele’yi İlk Kim Başlattı?’ bölümünde bu konuyla ilgili rivayetlere yer veriliyor…

Kitapta bu konu ilgili geçen ifadeler aynen şöyle:

Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının Millî Mücadele’yi gerçekleştirip vatanın kurtuluşunda büyük rol oynadıklarında herkes hemfikirdir. Fakat Anadolu’nun bu yeniden şahlanış ve dirilişini bir kişiye ve belli bir gruba mal etmek ise din, vatan ve haysiyet davası uğrunda varını yoğunu ortaya koyan ve kahpe düşmana göğsünü siper eden, yediden yetmişe tüm milletimizin ve perde gerisindeki kahramanlarımızın efsanevî gayret ve fedakârlıklarını yok saymaz mı?

Destansı havanın getirdiği hissîlikten kendimizi sıyırıp “19 Mayıs’ın” hakikatine uyanmanın ve ilmin büyük ölçüde hükme bağladığı tarihî gerçeklerle yüzleşmenin daha zamanı gelmedi mi?

Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişi ile alakalı, birbirinden çok farklı rivayetler, iddialar ve senaryolar dile getirilmiştir:

1) İttihatçı, radikal ve istenmeyen adam olarak Mustafa Kemal’in İstanbul’dan uzaklaştırılıp pasifleştirildiği.

2) Başka vazife kalmadığı için mecburen bu görevin tenzili rütbe (rütbe indirimi) olarak verildiği.

3) Kendi gayretleriyle söz konusu görev ve yetkileri elde ettiği, asıl gizli amacını gizlediği ve İngilizlerden habersiz Samsun’a çıktığı.

4) Dünya Harbi sonuçlanmadan önce ilk kez İttihatçıların plan-ladığı bu harekete, yine onların İstanbul’da kurdukları gizli Karakol Örgütü’nün, Kemal Paşa’yı uygun gördüğü ve görüşmeler sonunda paşanın kabul etmesi üzerine, hükümete görev çıkarttırıp padişaha onaylattırdığı.

5) Nihayet, Padişah Vahdeddin’in ve kısmen de Sadrazam Da-mat Ferid Paşa’nın bilgisi ve iradesi dâhilinde Anadolu’da büyük bir Millî Mücadele Hareketi başlatmak üzere gönderildiği.

Kaynaklar ve belgelerin dile getirdiği gerçek şu ki padişah ve hükümet, İngilizleri de ikna edip güven vererek Samsun ve civarında sözde ateşkesin uygulanmasını sağlayıp emniyeti temin etmek şeklindeki 9. Ordu Müfettişliği adı altında, esas ve gizli bir görevin gerçekleşmesi için Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya gönderilmiştir.

Söz konusu görevin adayları arasında, Harbiye Nazırı Fevzi (Çakmak) Paşa’nın hazırladığı liste içerisinde yenilikçi görüşler taşıdığını, yüksek derecede siyasî emeller beslediğini, hatta cumhuriyet yanlısı olduğunu biliyordu. Üstelik teşkilatçı, hamleci, müteşebbis bir ruh ve karaktere sahip olmasına ve daha da mühimi lider vasfına güvenip böylesi felaketli bir zamanda öncelikli gaye olan vatan ve milletin kurtuluş ve selameti için, “namağlup komutanım” sıfatıyla övdüğü Mustafa Kemal’in adını tercih etmekten Sultan Vahdeddin çekinmemiştir.

Padişahın, paşayı seçtiğini, 150’likler arasında olmadığı halde memleketi terk eden Râci Azmi Yeğen’in naklettiği, devrik sultanın San Remo’da kendisine söylediği şu bilgi de pekiştirmektedir: “Samsun’a bir müfettiş gönderileceğini öğrenince, danışmanlarımdan Genelkurmay tuğgenerali Mustafa Kemal Paşa’yı da dikkate alınız, diye ikaz eyledim.”

Bütün bunlara aslında en iyi ve sağlıklı cevap vermek konumunda olan Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat kendisidir: Samsun’a hareket etmeden önce Sultan Vahdeddin ile 15 Mayıs 1919’da sarayda gerçekleşen son görüşmeyi Kemal Paşa, kendi ifadeleriyle şöyle anlatmıştır: “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdeddin ile diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Vahdeddin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: “Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık şu kitaba, tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” “Hakkımdaki teveccüh (ilgi) ve itimada (güvene) arzı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.” “Muvaffak ol!” hitabı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım.”

Bazı kaynaklar, Vahdeddin’in daha açık ve geniş olarak şunları söylediğini rivayet etmektedir: “Sizi Anadolu’ya, işte bu millî kıyam (mücadele) zeminini açmanız için gönderiyorum! Düşman kuvvetlerine, hususiyle İngilizlere ve hükümete karşı gidiş sebebiniz ayrıdır. İşgal kuvvetleri, sizin Samsun’da asayişi iade edeceğiniz ve şarktaki (doğudaki) ordu mukavemetini (direnişini) kaldıracağınız kanaatini besleyeceklerdir. Gerçek sebebi ise, yalnız siz ve ben bileceğiz. Size düşen iş, bu ruhu büsbütün alevlendirerek orduyu da içine alan bir daire merkezinde bütünleştirmek ve teşkilatlandırmaktır. İçinde bulunduğumuz belalı şartlar karşısında, tek merkezli ve yekpare (tek parça) bir millî hareket üzerimize farzdır. Böyle bir hareketin sevk ve idaresini, hangi kumandana emanet edebileceğimi uzun uzun düşündüm. Nihayet, taşıdığımız vasıflar bakımından sizi buldum! Millî şahlanışın muvaffak olabilmesi için mutlaka İstanbul, devlet ve padişah dışında vücut bulması ve düşmanlarımıza azamî telaş ve dehşet hissini vermeyecek çapı muhafaza etmesi lâzımdır. Hatta bu hareket, bana ve hükümetime aykırı diye de gösterilebilir. Evet paşa, Anadolu’ya en ince bir sanat, askerî ve mülkî idare dehasıyla, işte bu gayeyi gerçekleştirmek üzere geçecek ve Allah’ın inâyetiyle (yardımıyla) muvaffak olacaksınız!”

Kemal Paşa, İstiklâl Harbi’nin devam ettiği 10 Ocak 1922’de, gazeteci Ahmet Emin’e (Yalman) verdiği röportajda; Anadolu’ya gönderilme teklifinin padişah ve Hükümetten geldiğini, kendisinin de kabul ettiğini doğrulamıştır. 1927–1938 yıllarında sofracılığını yapan Cemal Granda’nın, onun ağzından aktardıkları da aynı gerçeğe parmak basmaktadır: “Beni, Millî Mücadele’yi açmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Vahdeddin’dir. Eğer bu vatanı kurtaran birini aramak gerekirse Vahdeddin’i göstermek lâzım gelir!”

Refet Bele’nin, Necip Fazıl’a söyledikleri ise şöyledir: “Vahdeddin, vatanın kurtarılması yolunda işin başına geçmesi için maddî ve manevî her fedakârlığı göstererek Mustafa Kemal’i seçmiş ve Anadolu’ya göndermiş insandır!”

Vahdeddin ise, gurbetteyken şunu söylemiştir: “Biz yandık, ama onu Anadolu’ya göndermekle vatanı kurtardık!”

Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişliğini aşan gayet geniş yetkilerle ve en vatansever ve vasıflı subaylardan oluşan 18 kişilik kurmay kadroyla Anadolu’ya gönderilmesini, Ahmet İzzet Paşa, “şimdiye kadar hiçbir fâniye nasip olmamış” şeklinde nitelendirmiştir.

Amerikalı Tarihçi Stanford Shaw, son tahlilde şöyle hükme bağlamaktadır: “Mustafa Kemal’in, böyle olağanüstü yetkilerle donanmış olarak silah toplamaktan daha başka şeyler için düşünüldüğü açıkça görülmektedir. Harbiye Nazırlığındaki üstlerinin ve bir ihtimalle Sadrazam ve Padişahın kendisinden direniş örgütlenmesini beklemiş oldukları açıktır.”

(Moralhaber)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Doğu Perinçek deşifresi

Doğu Perinçek gençliğinde sağcıydı. Babası Sadık Perinçek Süleyman Demirel’in sağ koluydu. Yani, Perinçek “dün dündür bugün ise bugün” çizgisine sahip politik bir gelenekten gelmektedir.

Aydınlık’ın PKK ile ilişkisine de bu oportünizm hakim olmuştur.

1) Aydınlık hareketi, 1970′li yıllarda PKK ile mücadele etti. Bu uğurda Aydınlıkçılar canlarını verdiler.

2) 12 Eylül 1980′den sonra Aydınlık hareketi özeleştiri yaptı. PKK’ya yakınlaştı.

Bu yakınlık öylesine sıcak dialoglara döküldü ki, Aydınlıkçılar yayın organları 2000′e Doğru’da, “gerillalar komutan kaçırdı” gibi propağanda kokan yalan haberler bile yaptılar.

Ödüllerini de aldılar: Öcalan başta Doğu Perinçek olmak üzere üç Aydınlıkcı’nın SHP listesinden TBMM’ye girmesini teklif etti.

Ancak Perinçek daha çok milletvekili istedi. Anlaşamadılar.

3) 1990 yılların ikinci yarısından sonra Aydınlık ile PKK arasında soğuk rüzgarlar esmeye başladı.

4) Son yıllarda Aydınlık, PKK’ya tıpkı 1970′li yıllarda olduğu gibi savaş açtı.

Şimdi gelelim meselenin Uğur Mumcu’yla ilişkisine: Uğur Mumcu öldürülmeden önce “Öcalan-MİT” ilişkisini araştırıyordu. O dönemde Perinçek, Öcalan’a Bekaa’da kırmızı karanfil veriyordu.

Mumcu, Öcalan MİT ilişkisi konusunda Cumhuriyet’te bazı makaleler yazdı. Mumcu’nun, Öcalan’la ilgili yazdıklarına en büyük tepki kimden geldi dersiniz; Doğu Perinçek’ten! Yayın organı 2000′e Doğru dergisinde Mumcu’yu, CIA-MOSSAD ajanlığı ile itham etti. Perinçek’i bu kadar öfkelendiren neydi biliyor musunuz? Mumcu’ya göre Öcalan Aydınlık’ın (o dönemdeki adı şafak’tı) bildirilerini dağıtırken, yakalanmış ve bu dönemde MİT tarafından “devşirilmişti”.

Uzatmayalım, gelelim bugüne:

Doğu Perinçek ve Aydınlıkcılar, Mumcu’nun doğru yazdığını söylüyorlar. Aydınlık’ın son sayısında Uğur Mumcu’ya övgüler düzüyorlar!

Rahmetli Mumcu, Perinçek ile aynı çizgide buluşmaktan memnun mudur bilenmez.

Bilinen; Mumcu’nın yaşadığında, “Öcalan’ın MİT ile ilişkisi neden Aydınlıkcıları rahatsız ediyor” sorusuna yanıt bulamadığıdır.

Sahi 1990′lı yılların başında Öcalan’ın istihbarat ilişkilerinden rahatsız olan Aydınlık bugün neden “PKK’yı MİT kurdu” diye haber yapmaktadır.

Siz siz olun Perinçek’in ne dediğine değil, ne demediğine bakın!

PERİNÇEK’İN 2000′E DOĞRU DERGİSİNDEN BİRKAÇ BAŞLIK

2000′e Doğru Dergisi PKK’nın yayın organı mıydı?

Öyle olmadığını söyleyeceksiniz.

Peki neden PKK’nın ‘psikolojik harp merkezi’ gibi çalıştınız?

Sadece soruyoruz: 2000′e Doğru Dergisi’nde bu haberleri neden yaptınız?

-Türk askerleri Cudi de kimyasal silah kullanıyor (23.Temmuz 1989)

-PKK ordulaşıyor: Doktor Baran, komando taburuna meydan okuyor: “Gelin buradayız” diyor. Karakol komutanı erzaklarını PKK ile paylaşıyor. (6 Ağustos 1989)

-“Dağlarda Gerilla barınmayasın” diye Ordu, orman yakıyor (3 Eylül 1989)

-Öldürülen PKK gerillaları efsaneleşiyor, kimse öldüklerine inanmıyor. ( 24 Eylül 1989)

-PKK kamp komutanları anlatıyor: Hedefimiz çocuklar değil (3 Aralık 1989)

-Nusaybin’de Kürt intifadası ( 18 Mart 1990)

-Gerillalar Onbaşı’yı dağa kaldırdı (1 Nisan 1990)

-Hakkari’nin küçük generalleri ( 21 Mayıs 1990)

Bu haberlerin yanı sıra 2000′e Doğru’da, Abdullah Öcalan tıpkı Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafına benzetilerek dağda çekilmiş fotoğrafına yer verildi. (22 Ekim 1989)

Ayrıca bugün medyanın gündeminde olan PKK’lı Yücel Halis cezaevinde olduğu 1991 yılında, 2000′e Doğru aracılığıyla dağdaki teröristlere mesajlar gönderdi. ( 1 Eylül 1991)

Uzatmayalım bu durum 20 Ekim 1991 seçimleri öncesine kadar devam etti. Dergi o dönem Kürtlerin partisi HEP ile ittifak yapabilmek için kolları sıvadı ve haber yapmaya başladı.

(Soner Yalçın)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Kasım 2007

Tam şakirt

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Koruyucu anne

koruyucu.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Artık fareler de akıllandı

akilli-fare.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Fil klozeti

fil-klozeti.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Söz veriyorum

soz-bir-daha-olmaz.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Cumhuriyet’te gülünç bir ilan

Cumhuriyet gazetesini okumak eğlencelidir. Haberden köşe yazısına… Hatta çıkan bazı ilanlara dek, inanılmaz cehalet ve çarpıtma örnekleri bu gazetede yer alır.

Mesela CUMOK ( Cumhuriyet Okurları ) adlı platform, 2005 yılının

31 Mart günü, sevgili gazetelerine bir ilan vererek, ” 31 Mart Vakası’nı ” ( 1909 ) lanetlemişlerdi.

İnsan eleştirdiği şeyin ne olduğunu az buçuk bilir değil mi? Bunlarda o da yok. Kanıt ortada: “31 Mart Vakası” denilen isyanın takvimimizdeki yeri “13 Nisan’dır “!

Dün de ” İstanbul Kız Liseliler ” adına bir hanım ilan vermiş.

26 Kasım 1934 tarihli, kimi unvan ve lakapları kaldıran bir kanun vardır ya… İşte bize onu hatırlatıyor; ‘ Devrim Yasaları’nın içinin boşaltıldığından yakınıyor ve karşı-devrim oluşumunu engellemeye davet ediyor.

Olabilir. İtirazım yok.

Peki ama şu kanunun, niye doğrusunu yazmazlar da çarpıtmayı tercih ederler?

İlanda aynen şöyle yazılmış:

“Bu yasa ile (…) Ağa, hacı, hafız, hazret, paşa, paşaefendi, molla, hocaefendi, şeyhefendi gibi unvan ve lakaplar artık tarihe karışıyordu.”

Gelin 2590 sayılı bu kanunun ilgili maddesini okuyalım:

“Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılırlar.”

İki metni karşılaştıralım:

Sadece 6 unvan ve lakapta ilan metni ile kanun metni aynı: “Ağa, Hacı, Hafız, Hazret (Hazretleri), Paşa, Molla.”

Öte yandan dün yayınlanan ilan metnine, kanunda yer almayan 3 adet unvan ve lakap eklenmiş: “Paşaefendi, Hocaefendi, Şeyhefendi.”

Bunlar nereden çıktı acaba? Kanunda yer almayan bu lakapları kim uydurdu ?

Bence asıl ilginci şu:

Kanun 12 unvan ve lakap sayıyor. Hemen ilan metnine bakıyoruz… O da ne?

Bazı unvan ve lakaplar kanunda sayılmasına rağmen, ilan metnine alınmamış: ” Bey, Beyefendi, Hanım, Hanımefendi. ”

Gördüğünüz gibi iki farklı türde çarpıtma yapılmış ilanda:

1) Kanunda yer almayan unvan ve lakaplar hariçten eklenmiş … 2) Kanunda yer alan kimi unvanlar ise çıkarılmış …

Niye böyle yapılmış?

Çünkü… Bir ideoloji benimseyenler, ” gerçeği ” yorumlamakla yetinemez. Aynı zamanda o gerçeği (yukarıda gördüğümüz gibi) eğip bükerler de… Ekleme ve çıkarmalar yaparlar. Gerçeğin bir kısmını unutturmaya çalışırken, diğer bazı yönleri öne çıkarırlar.

Mesela banka şubesine gittiklerinde… Kocasına ” Bey ” ya da ” Beyefendi “… Kendisine ise ” Hanım ” ya da ” Hanımefendi ” diye hitap edilmesinde hiçbir sakınca görmeyen… Hatta bundan gurur duyan

Atatürkçü bir kadın… İlan metnini hazırlarken, ister istemez kanundaki o bölümleri atar.

Buna karşılık, evirip çevirip ilana ” şeyhefendi, hocaefendi ” gibi lakapları özenle yerleştirir ki kimleri hedeflediği net olarak anlaşılsın.

Öte yandan, aynı Atatürkçü teyzemiz, mesela Anıtkabir’deki bir törende, gözyaşları dökerek ” Kurtar bizi paşam ” diye bağırmayı, “devrim kanunlarına” aykırı bir hareket olarak görmez.

(Emre Aköz, Sabah)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Haylaz ayılar

haylaz-ayilar.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Türban tanıtan yarı çıplak mankenler

turban-taken-yari-ciplak-mankenler.jpg

Tesettür giyim markası Tekbir, 2006 ilkbahar-yaz kreasyonunu önceki akşam My Showland’de yapılan bir dev defileyle tanıttı. Yaklaşık üç bin kişinin izlediği defile öncesi sahne alan semazen grubunun gösterisi ve ilahiler bazı konukları ağlattı. Defilede Tuğba Özay, Didem Taslan, İlknur Soydaş’ın yanı sıra, Danimarka Büyükelçisi Christian Hoppe’nin kızı Liza Hoppe ve “Rus Gelin” filmiyle ünlenen Tatsyana Tsvikeviç de podyuma çıktı.

Tekbir Giyim Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Karaduman, “Dünyanın ilgisini çekmek çok güzel. Amerika gibi süper devletin kanalı PBS, ticari hayatımızı aynı zamanda 45 dakikalık belgesel film yapıyor” dedi.

İlk kez tesettür defilesine çıktığını vurgulayan Tsvikeviç ise şöyle konuştu: “Kıyafetler, bağlama şekilleri çok modern ve şıktı. Kıyafetlerden hiç rahatsız olmadım. Sadece kulakları kapatınca zor duyuyorsun. Orada zorlandım.”

Defileye girişler haremlik selamlıktı. Girişlerin, bay ve bayan yazılarıyla ayrılan bölümlerden yapıldığı defilede konuklar, kadın erkek karışık oturdu.

Beş bölümden oluşan defile yaklaşık 2 saat sürdü. 300 parçadan oluşan 100 ürün meraklılarının beğenisine sunuldu. Defileyi en ön sırada takip eden Mustafa Karaduman, mankenlere bakmamaya özen gösterdi.

Defile sonrası mini etek giyerek dışarıya çıkan Tuğba Özay, Tekbir Giyim dekoru önünde basın mensuplarına poz verdi.

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Tesettürde modernizm olur mu?

HABERTÜRK TV’deki “13 AJANSI”nda başörtüsü ile ilgili sert bir tartışma yaşandı. Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman muhafazakâr kesimin giydiği başörtülü modellerinin anlattı. Bu modellerle ilgili farklı düşünen yazar İsmail Nacar ise Karaduman’a sert eleştiriler de bulundu. İşte HABERTÜRK TV’de yaşanan sert tartışma:

İsmail Nacar: Kuran’ı bir kenara bırakalım. Tesettürde tam bir ticaret var. Kızım bana sorsa bu 2005 modellerini tavsiye etmem. Benim tavsiye etme hakkım var. Ama bu 2005 modeline bakınca vücudun tüm hatları gözüküyor.

Mustafa Karaduman: Benim yüzlerce modelim. Benim gece kıyafetim de var.

İsmail Nacar: Sen ezbere konuşuyorsun

Mustafa Karaduman: Modelden anlamadığınız belli.. Konuşmanızdan anlıyorum. Asaf suresinde ‘Gece kıyafeti’ belirtilir.

İsmail Nacar: Orayı karıştırma. O gece kıyafeti mi?

Mustafa Karaduman: Tesettürlü bu…

İsmail Nacar: Gece kıyafetini ilk kez sizden duyuyorum.

Mustafa Karaduman: Bunun dış ve iç kıyafetleri var.

İsmail Nacar: İslam’da tesettür var. Çağdaşlığı bu işin içine karıştırma. Tesettür konusunda İslami olmayan çevrelerde bu işin içinde. Bu büyük bir sektör. Sakarya’da bir takım kıyafetleri gördüm. Bana bu kıyafetleri sordular. Orada bu tip giyimle alay ediyorlar. Başörtüsünün ölçüleri belirlidir.

Gülgûn Feyman: Siz bu kıyafetlere karşı mısınız?

İsmail Nacar: Şu an ekrandaki hanımların giydikleri uygun. Ancak öyle modeller var ki bunları İslam diye dayattılar. İslam’da belirli ölçüler var. Bunları teşhirciliğe götürmek, bunu menfaatiyle uğraşmak en tehlikeli bir konu.

Mustafa Karaduman: Ben orada modelleri 2005 diye takdim etmedim. Haberi yapanlar kendilerine göre bir haber yapmış. O haberi yapanlar kendilerine göre haber yapmış. Kot dediğimiz blue-jeanlerde İslama aykırı bir durumu göremezsiniz.

İsmail Nacar: Buna bizim modellerimiz, deyin. İslam’in modelleri deyin.

Mustafa Karaduman: Bir dakika susar mısınız? Beni adam gibi dinler misiniz? Günlük kıyafetler var. Bir abiyeler var. Bunlar işlemeli ve çok süslemeli. Ticarete gelince, bunu hayır kurumu olarak dağıtmalı mıyız? Ticaret Kuran’da helaldir.

İsmail Nacar: Mustafa bey beni adam gibi dinlesin. İmam-ı Azam gibi bir insan bile İslam’ın görüşü demez. Bizim görüşümüz bu derler. Mustafa Bey de dahil birileri ortaya çıkıp ‘Kuran’ın , İslam’ın görüşü budur’ diyorlar. Bu açıklamalar Müslümanlar arasında sıkıntılar doğurur.

Mustafa Karaduman: Müslüman adam İsmail İsmail Nacar’a bakmaz. Kuran’a bakar.

İsmail Nacar: Senin anlayamadığın konu Kuran’a bakmak. Bizim yorumlarımıza çağdaşlık ve tesettürü karıştırmayız. TV’de dansöz oynatıyorlar altına İhlas yazıyorlar.

Mustafa Karaduman: Burada dansöz yok. Önümüzde tesettür var. Bunları konuşalım. Diskodan konuşmayalım.

İsmail Nacar: “Bizim kendimize göre koyduğumuz ölçümüz bu” deyin. Ama “Kuran böyle diyor” dersen yanlış yaparsın. Tesettür içeride dışarıda diye bir şey olur mu? Düğün kıyafeti böyle, içeride böyle, yatak odasında böyle, kocasıyla şöyle diyorsunuz. Kuran’da böyle bir şey yok. Basitçe anlatıyor.

Mustafa Karaduman: Bunların neresi İslam dışı.

İsmail Nacar: Ben İslam dışıdır diyemem. Defileleri ben anlamam.

Mustafa Karaduman: Hacca uçakla giderken parasız nasıl uçağız? Orada nasıl parasız yemek yiyeceksin?

İsmail Nacar: Bu tamamen ekonomik sektöre dönüşmüş.

Mustafa Karaduman: Bunun ekonomik sektöre dönüşmesi yanlış mı? Mercedes bir araba, yeni bir uçak yapıldı diye ben bunları kullanmayacak mıyım?

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Örtünmek sabır işidir

sabredemeyen-necla-nazir.jpg

‘Hakkını Helal Et’ dizisiyle oyunculuğa dönen’Hakkını Helal Et’ dizisiyle oyunculuğa dönen Necla Nazır; başörtüsüz ve peruksuz haliyle yeniden kameraların karşısına geçti. Necla Nazır; başörtüsüz ve peruksuz haliyle GÜNAYDIN’a konuştu:

- 2002 yılında rol aldığınız ‘Sevgi Ana’ da, ‘Hakkını Helal Et’ gibi Samanyolu Televizyonu’ndaydı. Bu kanalda daha çok İslamiyet’i öne çıkaran program ve diziler görüyoruz. Peki diğer kanallarda, farklı temalı dizilerde oynamak istemediniz mi? Özellikle mi İslami dizileri seçtiniz?

Hayır asla özel tercihim değil. Gelen öneriler bunlardı. O yüzden de kabul ettim. Diğer kanallardan da öneri gelirse, bana uygun bir rolse kabul edebilirim. Dini bir dizi olmayabilir, her diziye açığım. Ben bir sanatçıyım, kesinlikle böyle bir kuralım yok. Sanatçılar renkli insanlardır, uç noktalarda yaşamaktan hoşlanırlar. Benim özel hayatım, taktığım başörtüm hiçbir zaman sanatımın önüne geçmemeli. Bir şeyin simgesi olmamalı diye düşünüyorum açıkçası. Çünkü ben bir Cumhuriyet çocuğuyum.

- Saçınızda şu anda peruk var değil mi?

Yoo, hayır kendi saçım. (kahkahalar)

- Çok güzel saçlarınız var. Bir dönem peruk taktınız, bir dönem şapka, bir ara da başörtüsü ile çıktınız. İstediğiniz zaman açılıp istediğiniz zaman kapanıyor musunuz?

Zaman zaman açıyorum. Filmlerimde de bazı sahnelerde açıktım. Dönem dönem böyle görüntülerim oluyor biliyorsunuz. Davetlere falan başım açık gidiyorum. Benim için pek fark yok. Çünkü Allah aşkı özel bir duygu. Ben 5 vakit namazımı da kılıyorum, orucumu da tutuyorum. Bu bir ölçü olmamalı diye düşünüyorum. Bu tamamen benim özelim, bana ait bir şey. Özel hayatımda başörtümü takıp dolaşabilirim, çıkarabilirim ama benim işimi etkilememeli. Bir simge olmamalı.

- Başınızı bazen açıp bazen kapamak İslamiyet’e uygun mu?

Bu benim anlayışım. Rabbim’le aramda bir şey. Ona olan kalbimdeki sevgi, aşk. Benim Allah sevgim başörtüme bağlı değil, olmamalı da. O her zaman benimle birlikte. Ben bir sanatçıyım; benim inişlerim çıkışlarım olması çok doğal. Dönem dönem Rabbim’le tek başıma kaldığım zamanlarda nasıl yapmam gerekiyorsa öyle davranıyorum. Mesela Eyüp Sultan’a saçım açık gidecek halim yok. Röportajımızın da başörtüsü üzerine dönmesini istemiyorum açıkçası. Çünkü bu hep böyle oldu ve ben bundan çok rahatsız oluyorum.

- Peki, sanatçılar uç noktalarda yaşar dediniz. Sizin hayatınızdaki bu ‘uç noktalar’ neler?

Ben anneliğimi sonuna kadar yaşamak istedim ve hayatımdaki her şeyi bir anda kapattım. Bu bir sivriliktir bana göre. Sanatçıysanız normal insanlar gibi yaşayamazsınız. Buna hakkınız da yok! Halka örnek olabileceğiniz bir sürü şey yapmakla yükümlüsünüz. Siz durağan bir sanatçı gördünüz mü hiç? Sanatçı olmak biraz çılgın olmayı da gerektiriyor galiba. (gülüyor)

- ‘Oyunculuk hiç bana göre değildi. Üzerimden çıkarıp attım’ demişsiniz bir röportajınızda.

Öyle demedim, yanlış anlaşılmış. Sahnenin tozunu yutan insan kolay kolay oyunculuk elbisesini üzerinden çıkarıp atamaz. Elbiseniz üzerinize bol gelebilir, onun için de dönebilirsiniz. Ama bu asla elbiseyi çıkarıp kenara koymak anlamına gelmemeli. Ben sinemada yaptığım işlerden pişmanlık duyan bir sanatçı olmadım hiç. Böyle bir şeyi belki de sanat camiasının içine çok fazla girmemiş olduğumu anlatmak için söylemişimdir. Ben her zaman yaptığım işle gündemde oldum. Özel hayatımı ön plana koymamaya çok dikkat ettim. Söylemek istediğim buydu. Ben, bana uygun olan her rolde her zaman vardım. Hiçbir zaman rafa kaldırmadım kendimi. Kaldırılmasını da istemiyorum açıkçası. Çünkü ben kolay yetişmeyen sanatçılardan biriyim. Oyunculuğu bırakamam.

- Sizin oyunculuğa dönmenizle ilgili ne diyor? Destekliyor mu?

Kesinlikle. Kızım da, Ferdi de çok destekliyor beni. Zaten Ferdi ‘Bunca yıl sen nasıl evde durdun hayret ediyorum’ diye şaşırıyordu. Çünkü ben çok hareketliyimdir, yerimde duramam. Bundan sonra da şaşırtmaya devam edeceğim onu. (gülüyor) 9 yaşımdan beri çalışıyorum ben.

NOT: Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah’ın va’di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp gevşekliğe sürüklemesinler. (RUM SURESİ / 60)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Hollandalı politikacının Kuran düşmanlığı

yerlerde-surunen-adam.jpg

Hollanda’nın en radikal politikacılarından biri olarak tanınan Geert Wilders yine yapacağını yaptı. 1998 yılında parlamentoya girdiğinden beri İslam karşıtı söylemleriyle tepki çeken aşırı sağcı Wilders, Kuran’ın “faşist” olduğunu ve “korkunç davranışları teşvik ettiğini” söyledikten sonra Kuran’la ilgili görüşlerini anlatan bir kısa film çekeceğini açıkladı. ANP haber ajansına konuşan Wilders “Amacım insanları rencide etmek değil. Ama rencide olurlursa bu onların problemi” dedi. Wilders ayrıca “Kuran, Hitler’in ’Kavgam’ kitabı gibi yasaklanmalı” yorumunu yaptı. On dakikalık filmin ocak ayında televizyonda yayınlanacağı açıklandı.

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007

Japon ordusunun seks kölesi

Çin’de ele geçen küçük bir kağıt parçası, Japonların İkinci Dünya Savaşı sırasında Çinlileri seks kölesi olarak kullandıklarına dair önemli bir ipucu daha oldu. Kuzey Çin’deki Hebei eyaletinde bulunan 5 X 3.8 cm boyutlarındaki bir küçük kağıdın üzerinde yazanlar, Japonların Çinlileri ne şekilde seks kölesi olarak kullandıklarını gösterdiği belirtiliyor.

Söz konusu kağıt, Liu Xianchun adlı bir Hebei’linin, ünlü bir doktor olan büyükbabasının İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonlardan topladığı eşyalar arasındaki bir pudra kutusundan çıktı. Kutunun iç yüzeyine yapışmış olan kağıtta ’6. Seks Kölesi Merkezi-Yinglou Binası’ ifadeleri ile Japon ordu bayrağı net bir şekilde görülüyor. Yinglou Binası sözcüklerinin altında bulanık olarak görülen numaranın da seks kölesinin kimlik numarası olduğuna inanılıyor.

Kağıdın seks merkezine girmek isteyen Japon askerler tarafından bilet olarak kullanıldığı sanılıyor. Çinli yetkililer Japonların kullandığı bu tür biletin Çin’de ilk defa bulunduğunu, araştırmacıların bu belgeleri daha önce sadece Japonlara ait fotoğraflarda gördüğüne dikkat çekti.

Çin’de Japon işgali sırasında 200 bin dolayında Çinli kadının Japon ordusu tarafından seks kölesi olarak kullanıldığı, Japonların işgal sırasında 20 ayrı eyalette 10 bin seks merkezi kurduğu iddia ediliyor. Hebei Akademisinden bir uzman, Japonların Çin, Kore ve diğer Asya ülkelerinden kaçırdıkları kadınları istedikleri gibi kullandıklarını savunurken, bir başka uzman, “Japonlar savaşta nereyi ele geçirdilerse orada bir seks kölesi vardı” dedi.

(http://www.kenthaber.com)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Kasım 2007


Diğer sayfalara üyeler geçebilir...