Sözün Özü
 Haya örtüsünü yüzünden sıyırıp atan kimsenin ardından konuşmak gıybet değildir. (Hadis)

Arşiv: Ağustos, 2007



Bazı insanlarda olmayan şefkat

olen-yavru-kedi.JPG

Erzincankapı semtinde bir otomobilin altında kalan yavru kedi, annesinin yanında öldü. Anne kedi ise yavrusunun yanına giderek uzun süre miyavladı.

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ağustos 2007

Ebu Süfyan

Ebu Süfyan, 565 tarihinde Mekke’de doğdu. Babası Kureyş’in ileri gelenlerinden olan Harb bin Ümeyye, annesi de Safiyye bint Hazm’dı. Babası, ticaretle uğraşan zengin bir ailenin çocuğu olduğu için, refah içinde yaşadı. Çocukluk döneminin en samimi arkadaşı, Peygamber Efendimizin (asm) amcası Hazreti Abbas’tır. Bu arkadaşlıkları bir ara kesintiye uğrasa da sonradan tekrar devam etmiştir. Yaşadığı dönemde okuma-yazma bilenlerin oranı oldukça düşük olduğu halde okuma yazma biliyordu. Büyüdükten sonra kendisi de ticaretle uğraşmaya başladı. Bilgi, beceri ve kabiliyetiyle kısa sürede kendini göstererek, güvenilen ve fikrine başvurulan önemli kişiler arasında yer aldı.

Ebu Süfyan, İslâmiyet’in zuhuru ile birlikte müşriklerin arasında yer aldı. Müslümanların aleyhine yapılan çoğu faaliyetin içinde yer aldı veya destekledi. Peygamber Efendimizi dâvâsından vazgeçirmek maksadıyla Ebu Talib’e gönderilen heyet içinde bulundu. Peygamber Efendimizin öldürülmesine karar verilen toplantıda (Darünnedve) müşriklerin içinde yer aldı. Ebu Süfyan bu faaliyetlerin içinde bizzat yer aldığı sırada, müşrikler Müslümanlara her türlü fiili işkenceyi ve dinden dönmeyi sağlamak için eziyet yapmayı da sürdürüyorlardı. Ancak, Ebu Süfyan fiili olarak bu işkencecilerin dışında kaldı.

Bedir Savaşı öncesinde, Mekkeli müşriklerin çoğunun katıldığı büyük bir ticaret kervanı hazırlanıp Suriye’ye gönderildi. Bu kervanın başkanlığını Ebu Süfyan yapmakta idi. Peygamber Efendimizin emriyle kervanın ele geçirilmesine karar verildi. Plana göre kervan dönüş yolunda Bedir’de karşılanarak ele geçirilecekti. Hazırlığı haber alan Ebu Süfyan kervanın yolunu değiştirmek suretiyle takipten kurtulduğu gibi, Müslümanların eline geçmeyi de engellemiş oldu. Akabinde, Ebu Cehil’in kışkırtmaları sonucunda Bedir Savaşı yapıldı. Bu savaşta Ebu Cehil’in öldürülmesiyle başsız kalan Mekkelilerin reisliğine Ebu Süfyan geçti. Kendisinin katılmadığı ve kaybedilen savaşın intikamının alınması konusunda yemin içti. İntikam alınıncaya kadar yıkanmayacağını ifade etti.

Ebu Süfyan, Uhud Savaşına müşrik ordusunun komutanı olarak katıldı. Daha sonra yapılan Hendek Savaşı’nda da komutanlık yaptı. Bu savaşlarla sürdürdüğü mücadelesi ve müşriklerin reisliğini Mekke’nin fethine kadar devam ettirdi. Umre yapmak maksadıyla gelen Peygamber Efendimiz ve Müslümanların Mekke’ye girişine izin vermedi. Akabinde her iki taraf arasında Hudeybiye Barışı imzalandı. Bu anlaşmayı müteakiben Peygamber Efendimiz, komşu kavim ve devletlerin başkanlarına İslâm’a dâvet maksadıyla mektuplar ve elçiler yolladı.

Peygamber Efendimizin (asm) İslâm’a davet ettiği liderlerden bir tanesi de Bizans imparatoru Herakleios’tu. Davet mektubu eline geçince Peygamber Efendimizin kavmine mensup biriyle görüşmek istedi. O sırada Gazze’de bulunan Ebu Süfyan ve arkadaşları kralın huzuruna çıkarıldılar. Kral, aralarında neseben en yakın kişinin Ebu Süfyan olduğunu öğrendikten sonra, Peygamber efendimizin özellikleri ve daveti hakkında sorular sordu. Ebu Süfyan sorulara doğru cevaplar verdi.

Hazreti Muhammed’in (asm) asil bir nesebe mensup olduğunu, ecdadı arasında kral olmadığını, daha önce hiç yalan söylemediğini, kendisine daha çok zayıf insanların tabi olduğunu, tabi olanların sayısının giderek arttığını, Müslüman olduktan sonra pişman olup dönen hiç kimsenin görülmediğini, kendileriyle savaştıklarını, verdiği sözden caymadığını, Hudeybiye Barışını kast ederek, şimdilik aralarında sulh olduğunu ancak, bundan sonra ne olacağını bilmediğini, daha önce böyle bir iddiada bulunanın olmadığını söyledi. Ebu Süfyan’ın bu şekilde sorulara doğru cevap vermesi ve her şeyi açık açık ifade etmesi arkadaşlarının dikkatini çekti. Kendisi de yalan söylemekten korktuğunu, “Vallahi onun hakkında bana sorulanlar hususunda söyleyeceğim yalanımın arkadaşlarımın orada burada anlatmalarından korkmasaydım muhakkak yalan söylerdim” şeklindeki ifadelere yer verdi. Ebu Süfyan, başından geçen ve henüz Müslüman olmadan evvel yaşanan bu hadiseyi, İslâmiyet’i kabulünden sonra çocukluk arkadaşı olan Hazreti Abbas’a bizzat anlattı. Ebu Süfyan’ın korkusu sebepsiz değildi. Şahit olduğu hadiseler ve gözüyle gördükleri onu temkinli davranmaya zorlamaktaydı.

Risâle-i Nur’da onun şahit olduğu iki hadise ve mucizeden söz edilmektedir. Birincisi; Safvan ile birlikte oldukları bir sırada ceylanı takip eden bir kurdu gördüler. Ceylan Harem-i Şerife girince kurt takipten vazgeçip geri döndü. Dile gelip, Hazreti Muhammed’in Risâletini haber verdi. Ebu Süfyan, Safvan’a “Bu kıssayı kimseye söylemeyelim. Korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler” dedi (Mektubat, s. 153). İkincisi de, Mekke’nin fethinden sonra Bilal-i Habeş’in Kabe’nin damına çıkıp ezan okumasından sonra meydana geldi. Ebu Süfyan, Attab ibn Esid ve Haris ibn Hişam kendi aralarında konuşup Hazreti Bilal’i tezyif ettiler. Ebu Süfyan, “Ben korkarım, birşey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu Batha’nın taşları ona haber verecek, o bilecek” demek suretiyle ihtiyatlı davrandı. Bir süre sonra Peygamber Efendimizle karşılaşıp konuşmalarını aynen aktarınca yanında bulunan iki arkadaşı orada Müslüman oldu (Mektubat, s. 109-110).

Ebu Süfyan, Mekkelilerin barış anlaşmasına aykırı hareket etmeleri ve anlaşmanın bozulması üzerine durumu düzeltmek için harekete geçti. Medine’ye giderek anlaşmanın devamını sağlamaya çalıştı. Ancak, kendi kızı ve Peygamber Efendimizin (asm) hanımı olan Ümmü Habibe (ra) başta olmak üzere hiç kimseden ilgi görmedi. Mekke’ye eli boş döndü. Müslümanların fetih öncesi Mekke yakınlarına gelip Cuhfe’de karargâh kurmalarından sonra, çocukluk arkadaşı olan Hazreti Abbas’ın (ra) tavsiyesiyle Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı. Peygamber Efendimizin İslâm’a davetini kabul ederek Müslüman oldu.

Mekke’nin fethinden sonra Ebu Süfyan artık sıradan bir insandı. Ancak, Peygamber Efendimizin, onun evine sığınacak olanlara “eman” verileceğini bildirmesi ve bunu uygulaması kendisi için büyük bir şeref oldu. Böylece itibarı bir bakıma korunmuş oldu. Evine sığınacaklara eman verileceği haberini bizzat kendisi Mekkelilere duyurdu. Peygamber Efendimiz daha sonra da kendisine yakın ilgi göstererek iltifatlarda bulundu. Bunu ailesinden de esirgemedi. Kendisine ve ailesine karşı gösterilen ilgi ve alâka Ebu Süfyan’ı son derece memnun etti.

Ebu Süfyan, Müslüman olduktan sonra bazı savaş ve seferlere katıldı. Kendisine bazı görevler verildi. Peygamber Efendimiz ile birlikte Taif muhasarasına katıldı. Mugire bin Şu’be ile birlikte barış teklifi için Taiflilere gönderildi. Ancak, Taifliler barış teklifini kabul etmediler. Daha sonra meydana gelen çatışmada bir gözünü kaybetti. Necranlılar ile yapılan anlaşmada da hazır bulunarak şahitler arasında yer aldı.

Ebu Süfyan, Hazreti Ebubekir’in (ra) halifeliğine ilk başlarda karşı çıktıysa da daha sonra kendisine biat etti. Bir ara Necran vergi tahsil memurluğunda bulundu. İlerlemiş yaşına rağmen Suriye seferine katıldı. Yermük savaşında askerleri cesaretlendirmek için gayret sarf etti. Taberi’nin nakline göre bu savaşta gözünü kaybetti. 652 yılında Medine’de Hakkın rahmetine kavuştu. Vefat tarihi ile ilgili olarak farklı bilgiler nakledilmektedir.

Ebu Süfyan, İslâm’ı seçtikten sonraki dönemde Peygamberimizin sevgi ve rızasını kazanmıştır. Sünni kaynakları samîmî bir Müslüman olduğunu bildirmelerine rağmen, özellikle Şii yazarlar aksini iddia etmişlerdir. Ancak, bu iddialarını ıspatlayacak bir delilleri bulunmamaktadır. Aksine, yetmiş yaşın üzerinde olmasına rağmen savaşlara katılması, orduyu cesaretlendirici faaliyetlerde bulunması söz konusu iddiaları çürütmektedir. Belki de Hazreti Muaviye’nin babası olması ve bu aileye karşı takınılan menfi tavırdan o da nasibini almış ve bazı haksız ithamlara maruz kalmıştır.

(www.risaleinurenstitusu.org)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ağustos 2007

Terörü yöneten küresel sermaye ağaları

TRT İnt TV’de Banu Avar’ın bir belgesel programı vardı. Konu İrlanda’nın nasıl küreselleştiği idi. ABD yıllarca İRA’yı desteklemiş el altından Türkiyede ki PKK gibi. 90′lı yılların sonunda bir anlaşma ile İRA terörü hemen kesiliyor. ABD-İngiltere-İrlanda ağaları anlaşmaya varıyorlar. Terör Orta Doğuya kaydırılıyor. İrlanda bir süre sonra ABD sermayesinin cirit attığı ülke konumuna getiriliyor. Silah fabrikaları ile donatılıyor bir kaç yıl içinde. İrlanda ucuz işçi temin ediyor bir yanda seçkinler grubu zenginleşirken halk iyice yoksullaşıyor.

Yabancı sermayeye ülkeyi tamamen açmakla büyük bir marifette bulanlar İrlanda’yı izleseler nasıl bir bataklığa saplandıklarını görecekler. Ve Türkiye’nin şu anki durumundan iyice anlaşılıyor ki: Türkiye dize getirilmek üzere, Orta Doğu’ya daha yakın bir İrlanda yaratılıyor.

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ağustos 2007

İnsan haklarını ihlal eden Avrupa

Avrupa’nın olsun Amerikanın olsun Batı emperyalizminin çeşitli kurumları var. Bu kurumlar bütün her şeyin karar vericisi. İşte iyiyi doğruyu güzeli gösteren kurumlar olarak halkların başına koyuluyorlar. Amerika’nın mesela askeri kanadı olarak çalışan bir NATO, siyasi olarak BM, dünyanın para politikalarını yönlendiren bir IMF var. Avrupa insan hakları mahkemesi ise çeşitli ülkelerin başında boza pişirmek üzere kurulmuş gibi duruyor. İnsan hakları ile falan ilişkisi yok.

Avrupa birliği ülkelerini dolaşıyorum, yaklaşık on beş tanesine gittim, her birinde insan hakları ihlalleri diz boyu. Kopenhag kriterlerinden hiç biri uygulanmıyor. Bunları açık açık söyleyen sadece ben değilim, onların kendi adamları, kendi siyasileri de söylüyor. İngiltere’nin 80 yaşındaki kurt politikacısı Sir Tony Benn bana şöyle dedi:

“Avrupa Birliği faşist bir yapı taşır. Ben Avrupa Birliğini yönetenleri seçemiyorum! Brüksel’deki, Strazburg’daki yöneticileri seçme şansım yok. Bu demokrasi değildir. İkincisi ben bu insanları başımdan atmak istediğim zaman bunu da yapamıyorum. Yani ben buradan çıkmak istesem çıkamıyorum girmek istesem giremiyorum, seçmek istesem seçemiyorum. Bu faşizan bir yapıdır” dedi.

Her ülkenin iki yüzü var. AB ülkelerine bakın. Fransa’da Şanzelize, İngiltere’de Oxford caddesi, Knightsbridge gibi turistik yerler refah içinde insanlarla dolu. Bir alt caddesine indiğinizde yemek minibüs’leri çorba dağıtıyorlar. Kuyruktakilere, “Siz kimsiniz” dediğinizde “öğretmenim” diyor. Giyim kuşamı da gayet düzgün, “yiyecek ekmeğim yok benim” diyor. Avrupa’da her altı kişiden biri açlık sınırında yaşıyor. Bu benim istatistiğim değil, İngiltere’nin istatistiği.

(Gazeteci ve belgeselci Banu Avar)

Tür: , Yayın tarihi: 30 Ağustos 2007

Türk olmayan Türk basını

Türk basınında Türk çok az ne yazık ki. Bu Attila İlhan’ın sözüdür ve doğrudur. Türk basınında genellikle Batı’yı hedef almış, ona özenen bir kesim var. Özellikle köşe başlarında oturmuş insanlar. Çünkü öncelikle basın yayın organlarının denetime alınması lazımdı. Malum, üniversitelerin, basın yayın organlarının denetime alınması ön şarttı, bunu yaptılar da. Dolayısıyla basınımız kağıt üzerinde Türk ama öbür yandan bir tür ‘batılı’ insanlarla sarıldı.

(Gazeteci ve belgeselci Banu Avar)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Ağustos 2007

Toplumu öldüren zehir

Küresel güçler Basın yayın organlarına ilk önce 25 milyon dolarla girmişler; Önce halkın beyni uyuşturulmaya başlanmış. Kadınlar hedefe konulmuş. Gittiğim her ülkede, Arnavutluk’ta, Orta Asya ülkelerinde, Balkanlarda işe önce pembe dizilerle başlamışlar. Beyinler 60 kelimeyle düşünmeye ayarlanır. Sonra bitmez tükenmez sabah konuşma programları devreye girdi, saatlerce bitmeyen bir şekilde “o onun gelini, diğerinin kaynanası” başladı. Yani insanların çok ilgi duyduğu, mahremiyetle ilgili küçük ama incir çekirdeğini doldurmayacak olaylar çok büyütülerek ekrana getirildi. İnsanlar bunları nerdeyse hipnotize olmuş bir şekilde seyretmeye alıştırıldı.

Ailenin içindeki en önemli insan annedir, kadındır. Bunun büyük bir kısmı etkilenmiş durumdadır. Daha üst düzey entelektüel, üniversiteye gitmiş kadınlar için de ayrı bir yöntem izlendi. Mesela “desperate house wife dizisi, sex and the city’ gibi yayınlar inanılmaz ölçüde çok gizli bir şekilde damardan zehir şırıngaladılar. Gerçekten karı koca birliğini bozmaya yönelik, kadınların tamamen bireyselleşmesini, bencilliğini yaymaya yönelik diziler ortaya sürüldü. Hollywood’un Amerikan devlet çıkarları doğrultusunda yönlendirildiği yazıldı çizildi. Dikkat ederseniz Holywood’da çekilen filmlerde ya kilise, ya Amerikan bayrağı ya da Amerikan askeri mutlaka vardır. Bunlar tesadüf değildir.

(Gazeteci ve belgeselci Banu Avar)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Ağustos 2007

Filistin’i İsrail’den ayıran duvarın amacı

O duvar Filistinliyi Filistinliden ayırmaktadır. Gözlerimizle gördük; bu duvarla ayırma projesi bir İngiliz buluşu! Duvarlar sadece Filistin’de yok; dünyanın birçok yerinde bu duvarlardan var, ayrım politikaları var. Irakta da olacak, bir dönem İrlanda’da denenmiş; Belfast’ın ortasından koca bir duvar geçiyor. Bu insanlık dışı uygulama emperyalistler tarafından dünyanın birçok yerinde görülmüştür. Tamamen enerji hatlarına ve koridorlarına el koymak için bir toprak parçasından belli bir insan gurubunun temizlenmesi esasına dayalıdır.

(Gazeteci ve belgeselci Banu Avar)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Ağustos 2007

Küresel oyunlar

Hollanda’da çok önemli siyasi cinayetler yaşandı 2001’den sonra. 2002’de ırkçı lider Pim Fortuyn öldürüldü. Halk “Müslümanlar katildir” diye bağırarak başkanlık sarayına yürüdüler ve sonunda katil bir Hollandalı çıktı. Arkasından sapkın görüşleri ile bilinen bir yönetmen ve köşe yazarı öldürüldü. Theo van Gogh, peygambere, tanrıya, herkese küfreden, Hıristiyan alemine de küfreden yayınlar yapan biriydi. Öldürülünce göçmen uyum masası bakanı Rita Verdonk ortaya çıkıp, “yeter artık bu Müslümanlardan çektiğimiz” diye beyanatlar verdi. Arkasından Bernard Bot dışişleri bakanı kalktı ve “Müslümanlar genetik olarak geri zekalıdır” dedi. Bütün bu kışkırtmalar yapıldı ve aydın avı, “cadı avı” başlatıldı, bütün aydınlar sindirildi. Sonunda değişik görüş savunan hiç kimse kalmadı. Hollanda’da halk ve özellikle Müslümanlar baskılar altında ezildi. Ben her cinayetten sonra yada her olaydan sonra bunun sonuçlarının kime yaradığına bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Şu anda Merkel’in dediği gibi, “Türkiye hoşgörüsüz bir toplumdur derhal siyasi iklimini değiştirmek için elinden ne geliyorsa yapmalıdır” gibi konuşmalar durumu açıklıyor bence. Türkiye’de müthiş bir psikolojik harekat var dediğin gibi. Aşağılık kompleksi yaratmak, “biz kötü insanız, biz barbar insanız, onu bunu öldürüyoruz” şeklinde bir duyguyu halka benimsetmek amaçlı.

Bakın 14 Şubat 2005 yılında Suriye enformasyon bakanının odasındaydım. Haber geldi, “Hariri öldürüldü” diye. Adam hemen, “bakın şimdi ne olacak; tüm parmaklar bizi gösterecek!” dedi. “Önce Lübnan’dan çıkın diyecekler. Biz çıktığımız zamanda oraya İsrail girecek. Bu, bunun için yapılmıştır!” dedi. Haririnin arabasının Alman arabası olduğunu, içindeki bomba sensörlerinin Amerikan uydu sisteminden kontrol edildiğini söyledi.
Olay olduğunda bu sensörler çalışmaz hale getirilmişti ve bunu yapacak teknolojiye sahip dünyada 2 ülke vardı: İsrail ve Amerika. Şunu demek istiyorum: Cinayetler kimin işine yarıyor diye bakmalıyız. Malatya’daki olaylar, Santorinin öldürülüşü vs, vs. Hepsi Türkiye’nin üstüne daha fazla gelmeye yarıyor. Yani bugün Hrant Dink cinayetinden sonra “biz Ermeni’yiz” diye sokaklara dökülen birileriyle karşı karşıyayız.

(Gazeteci ve belgeselci Banu Avar)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Ağustos 2007

Küresel sermaye ödülü Nobel

alfred-bernhard-nobel.jpg

Nobel ödüllerinin ne olduğu bellidir. Söylediklerimiz ne ilk kez ne son kez söyleniyor. Edebiyat olsun, barış ödülü olsun, dünyada silah sanayiyle oynayanların, dünyada katliamlardan sorumlu olanların cebinden çıkmaktadır. Dünyada en çok insanın ölümünden sorumlu olan ülkeler barış ödülü dağıtıyor! Bu ve benzer ödüller ikiyüzlülüğün şahikasıdır. İsveç’de Barış enstitüsü ile bu nedenle görüştüm, oradaki siyasilere, Barış’ı sorduk. Halkları barış masalarına oturtanlar ölümle en çok oynayanlardı. İrlandalılar, Filistinliler barış masalarına oturtuluyor sonra onlara silah satılıyordu. Üstelik bu ülkelerin yasaları çatışmalı bölgelere silah satışını yasaklıyordu.

Alfred Bernhard Nobel, dinamitin mucidiydi. Geçen yüzyıl başında Avrupa’da yayılmış 90 tane silah fabrikasının sahibiydi. Yani o zamanın küresel elitini temsil ediyordu, ayrıca Baku petrollerinin sahibiydi. Bu günkülerle çok benzeşiyor bu manada. Ölürken sevgilisi Sofi’ye bir suçluluk duygusuyla çok insanın ölümüne sebebiyet verdiğini, barış için ödüller koymayı düşündüğünü söylüyor. Sartre gibi birçok edebiyatçı bu ödülü reddediyorlar. Çünkü bu ödüller gerçekte bugün eli kanlı sermayenin verdiği ödüllerdir. Ayrıca, bu ödüle layık görülenlerin büyük çoğunluğu kendi ülkeleri çıkarlarının aksine hareket edenlerdir. Mesela 1985 yılında Orhan Pamuk Iowa Üniversitesi uluslararası yazı programına katılmıştır. Bu ve benzer programlar Amerikan Milli Demokrasi Enstitüsü ya da Amerikan derin devleti kontrolü altındaki programlardır ve amaç çeşitli ülke aydınlarını devşirmektir. 

Nobel, ayrıca yaşadığı dönemde Bakü petrollerinin sahibiydi. Nobel Barış ve Edebiyat Ödülleri her zaman küresel sermayenin takdiri doğrultusunda sahiplerini bulmuştur. Bunu bana açıklayan da Horace Engdahl. Kendisi İsveç Kraliyet Akademisi Nobel Sözcüsü.

(Gazeteci ve belgeselci Banu Avar)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Ağustos 2007

Sırtında Allah yazan barmenin cezalandırılması

Narkotik Şube Müdürlüğü’nün Ortaköy She Bar’da yaptığı uyuşturucu araması sırasında barmen Oğuz Atak, ilginç giyimi, hareketleri ve omuzundaki Arapça “Allah” yazısıyla dikkati çekti. Bu görünümüyle kameralara yakalanan Atak, bir televizyon kanalının haber bülteninde teşhir edildi. Haberde Atak hakkında “Boyalı tırnakları, ucube kafası, küpeli kulaklarıyla demokrasiyi kendi anladığı biçimde yaşıyor. Üstelik içkinin su gibi aktığı bir yerde sırtına `Allah’ yazmış” denildi.

Atak, dün öğlen saatlerinde Bebek Parkı’nda dolaşırken iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. Vücuduna dört kurşun isabet eden Atak, Baltalimanı Kemik Hastanesine kaldırıldı. Daha sonra Taksim İlk Yardım Hastanesi’ne sevk edilen Atak kurtarılamadı.

Polis, kısa bir takipten sonra Hüseyin Ulaş ve Alaattin Polat’ı yakalayarak gözaltına aldı. Saldırganların ülkücü kabadayı Sedat Peker’in adamı olduları ve barmeni cezalandırmak için talimat aldıkları öne sürüldü. Ayrıca Bebek Camii imamı Seyfettin Çetin, Atak’ın cenaze namazını kıldırmayı reddetti.

(Milliyet, 5-1997)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2007

Bir dakikada yapılabilecek ölümsüz işler

- Bir dakikada beş defa fatiha sûresini seri bir şekilde okuyabiliriz. Fatiha sûresini bir defa okumaya 1400 sevap vardır. Beş kez okununca bir dakikada 7000 sevap elde edebiliriz.

- Bir dakikada on defa ihlâs sûresini okuyabiliriz. On defa ihlâs sûresi üç kuran hatmine bedel sevap kazandırır. Her gün bir dakikamızı ihlâs sûresini okumaya ayırırsak ayda üç yüz, senede 3600 defa ihlâs okumuş oluruz. Bu da 1200 hatme bedeldir.

- Bir dakikada Allah’ın kitabından yüzüne bir sahife okuyabiliriz.

- Bir dakikada kısa bir hadîs, kısa bir âyet ezberleyebiliriz.

- Bir dakikada otuz defa kelime-i tevhidi söyleyebiliriz.

- Bir dakikada 100 defa “Sübhanallahi ve bihamdihi” diyebiliriz. “Sübhanallahi ve bihamdihi” zikrine devam eden kimsenin günahı denizlerin köpüğü kadar da olsa yine bağışlanır.

- Bir dakikada 40 defa “La havle” diyebiliriz. Bu zikrimizden dolayı cennet hazinelerinden kırk hazine elde etmiş oluruz.

- Bir dakikada 60 defa “Estağfirullah el-Azîm” diyebiliriz. Bu zikrimiz ise Cenâb-ı Mevlâ’nın bağış ve affına nail olmaya vesile olur.

- Bir dakikada 25 defa salât u selâm söyleyebiliriz. Bir kez salât u selam getirmenin 250 sevabı, 250 bağış ve 250 derecesi vardır. Salavât getirmekle şefaat-i Mustafa (s.a.v)’ya nail oluruz.

- Bir dakikada dua, tefekkür, tezekkür. Kalbin bir dakikalık ameli yerine göre bir ömre bedeldir.

(Firaset.net)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2007

Yahudi Aleviler

16. yüzyıldan itibaren Akdeniz çevresinde bazı ülkelere yayılan Alevi-Bektaşilik inancının, Yahudiler tarafından korunmak amacıyla bir şemsiye olarak kullanılmaya başladığı belirtiliyor. Kendilerini gizlemek isteyen Yahudiler, Bektaşi dergâhlarına girerek Bektaşiler gibi davranmaya çalıştı. Zamanla Alevilerle kan bağını geliştiren Yahudiler, Alevilikle birleşip Yahudi-Alevi inancını doğurdular. Bunlar daha çok kendilerini gizleyerek yüzyıllarca hem Aleviler hem de Bektaşiler içinde yaşadılar.

Yahudi-Alevilerin diğer kolu ise Kürt Yahudiler içinde gizlenerek gelişti. Osmanlı resmî nüfus sayımına göre 1881’de bugünkü Kuzey Irak coğrafyasını kapsayan Musul ve Şehrizor vilayetlerinde toplam 4 bin 286 Musevi cemaati mensubu yaşıyordu. Bu sayı 1924’te daha da artmış. Musul sorununu çözmek için kurulan Milletler Cemiyeti heyet raporunda, Süleymaniye’de 1550, Erbil’de 2 bin 750, Musul’da 7 bin 550 Yahudi’nin bulunduğu belirtiliyor. Bunlar “Kürt Yahudiler” olarak geçiyor; ancak bazı kaynaklar Kürt Yahudiler içinde, Kürtlerle birlikte hareket eden Yahudi-Alevilerin olduğunu tespit ediyor.

Yahudi-Alevilerin tıpkı Kürtler gibi İsrail ile sıkı ilişki içinde oldukları, önemli bir kısmının İsrail devletinin kuruluşundan sonra buraya geçtiği kaydediliyor. 1996 yılında Kürtleri ayaklandırmak için başlatılan hareket başarısız olunca Saddam Hüseyin tarafından Kuzey Irak’ta sıkıştırılan Kürtlerin önemli bir kısmının Yahudi olduğu dile getiriliyor. Kürt Yahudilerle birlikte Yahudi Aleviler de bunların arasındaydı. Bunların bir kısmı önce Guam’a daha sonra ABD’ye götürüldü.

Yahudi- Aleviler, Bektaşilik ve Aleviliğin Musevilerin İSİS inancına benzediğini ileri sürüyor. İSİS tarikatının, Hz. İsa’nın doğumundan 3 bin yıl önce var olduğuna inanılıyor. Bu tarikatın daha sonra Terapoy ve ardından ise Kabala olarak kendisini tanımladığı görüşü hâkim.

Yahudi-Alevilerin İSİS tarikatıyla benzeştiklerini söylemelerinde, bu tarikatta sufi anlayışının olması büyük etken. Bu anlayış, yaratıcıya ulaşma yolunda bütün dinlerden faydalanmayı onaylıyor; ancak söz konusu dinlerin getirdiği kuralları da mümkün olduğunca kabul etmiyorlar. Yahudi Aleviler, “Alevilik öğretileri ile İSİS inancının Mısır’da birleştiği” iddiasını da söz konusu bağı kurmada temel dayanak gösteriyorlar.

Yahudi Alevilerden Milly Miller, İSİS inancı ile Alevi Bektaşiliğin aynı kaynaktan beslendiği tezini savunarak, inançlarının İslam’daki tasavvuf anlayışı ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin felsefesini birlikte sunduğunu söylüyor: “Yaratıcıdan gelecekler papaz, haham ya da hocaların etkisiyle değil, direkt bizimle Tanrı arasında gerçekleşecek bir olaydır. Dede yol göstericidir. Aracı değildir. Semah ile biz istediğimiz yere ulaşıyoruz.”

(http://www.netpano.com)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2007

Kürt isyanlarında Ermeni rolü

Ermeniler ile isyancı Kürtlerin ilişkisi bazı bölgelerde belirgin olarak ortaya çıkıyor. Tunceli, Hozat, Ovacık, Çemişgezek, Mazgirt, Pülümür, Elazığ, Tercan, Dicle, Erzincan ve Sivas bu yerleşim yerlerinin başında geliyor. Bunda tehcir sırasında yaklaşık 20 bin kadar Ermeni’nin, Alevi ve Alevi Kürtlerin yaşadığı sarp dağlarla çevrili Dersim aşiretlerine sığınması etkili oldu. Buradaki Ermeniler daha sonra civara yayılarak biraz da intikam hissiyle Kürt isyanlarında aktif görev aldı. Dersim İsyanı’nın başlamasına bir Ermeni start verdi. Ermenilerin isyancı Kürtlerle bağlantısı günümüzde hâlâ birçok noktada esrarını koruyan Ağrı ve Dersim isyanlarında belirgin şekilde karşımıza çıkıyor. Ağrı isyanı için Ermeni Taşnak örgütünün bir temsilcisinin Ağrı’ya geldiği biliniyor. Zilan Kürtleri arasında iyi tanındığı için “Ermeni Zilan” lakabını alan Ardeşir Muradyan, isyanın silahlı kanadı komutanları arasında yer alır. 1937’de Dersim isyanının fitilini de Kahmut Köprüsü’nü yakan Ermeni asıllı Demirci Mustafa ateşler. Demirci Mustafa Ateş, 1993’te 84 yaşındayken asıl dini olan Hıristiyanlığa döner. Tunceli merkez nüfusuna kayıtlı Mustafa Ateş 1979’da ismini Marcelo, dinini de Hıristiyanlık olarak değiştirir; ancak 1992’de tekrar İslamiyet’e geçer.

BAZI İLLERDEKİ KRİPTO ERMENİLER

Diyarbakır Bin aile (Kürt, Süryani ve Alevi)

Malatya 3 bin 655 aile (Kürt-Alevi)

Kayseri 5 bin aile (Türk)

Elazığ Bin aile (Kürt, Alevi)

Van 4 bin aile (Kürt)

Tunceli 2 bin aile (Kürt-Alevi)

Şanlıurfa 3 bin 500 aile (Kürt, Arap)

Siirt 1200 aile (Arap, Kürt-küçük bir kısmı)

Hatay 1100 aile (Arap)

Bitlis 200 aile (Kürt)

Erzurum 3 bin aile (Kürt, Alevi, Türk-küçük bir kısmı)

Erzincan 1300 aile (Alevi, Kürt)

Sivas 2 bin aile (Kürt, Alevi)

Mardin 1500 aile (Arap)

K.Maraş 3 bin aile (Kürt, Alevi)

Adıyaman 1600 aile (Kürt)

Adana 2 bin aile (Kürt, Arap, Alevi)

(http://www.netpano.com)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2007

Sol terör örgütü içindeki kripto ermeniler

Tıpkı PKK’da olduğu gibi birçok sol örgütte de lider seviyesinde Ermeniler var. Türkiye Komünist Partisi-Marksist/Leninist (TKP/ML)’nin askerî kanadı olarak ortaya çıkan terör örgütü TİKKO’da çok sayıda Ermeni’nin varlığı dikkat çekiyor. Ermeni-Hıristiyan Garbis Altınoğlu, TKP/ML örgütünün teorisyenliğini ve genel sekreterliğini yaptı. TİKKO’ya yakın internet sitelerinde hâlâ yazıları yayımlanıyor. 1946 doğumlu Garbis Altınoğlu, Boğaziçi Üniversitesi İş İdaresi Bölümü mezunu. Babası Ohannes Altınoğlu da 1957’de Amasya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi kararı ile İslam olan dinini Hıristiyan olarak değiştirmiş.

Ermeni asıllı bir diğer TİKKO mensubu ise Orhan Bakır (Armanek Bakırcıyan) idi. Bakırcıyan, 12 Eylül öncesi İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okurken arkadaşı Hrant Dink ile birlikte Surp Haç Lisesi’nde belletmen olarak görev yapıyordu. Bakırcıyan daha sonra Hrant ve arkadaşı Stefan ile sol örgütlere katılma kararı aldı. Ancak Ermeni oluşları işlerini zorlaştırmasın diye Hırant, Fırat; Stefan, Murat; Armanek ise Orhan adını aldı. Dağa çıkan ve sonraki yıllarda Ali Ağa koduyla Tunceli ve civarında terör estiren Armanek, nam-ı diğer Orhan, o bölgedeki gizli Ermenilerle temas kurmayı başardı. 1978’de askerî bir operasyon sırasında öldürüldü.

(http://www.netpano.com)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2007

ÖCALAN TİKKO ASALA bağlantısı

TİKKO’daki Ermeniler ile PKK arasındaki bağlantı, karşılıklı menfaat ilişkisine dayanıyor. Ermeniler terör örgütü mensuplarına yardım ettiği gibi, militanlar da Ermenilere yardım ediyor. Bu anlamda bir dönem faaliyette olan ASALA ile PKK ilişkisi bir tesadüf değil. Adapazarı’nda öldürülen uyuşturucu kaçakçısı Behçet Cantürk, ASALA konusunda ön plana çıkan bir isim. Diyarbakır Lice nüfusuna kayıtlı Cantürk’ün annesi, Hatun Demirciyan isimli bir Ermeni. Cantürk’ün yasadışı yollardan elde ettiği paraları önce ASALA, sonra PKK’ya aktardığı, PKK’nın kaçırdığı uyuşturucuyu dünya piyasalarına pazarladığı ileri sürülmüştü. Abdullah Öcalan İmaralı’da görülen duruşmasında ASALA ile 1980’lerde birlikte hareket ettiklerini ve toplantı düzenliklerini aktarıyor. Amerika’da yayımlanan Armenian Struggle dergisinde 1985’te çıkan bir makalede de ASALA yandaşlarının şu ifadelerine yer veriliyor: “Türk askerlerine karşı Kürt kardeşlerimizle omuz omuza verdiğimiz mücadelede bir üst düzey militanımızla 22 savaşçımızı yitirdik. Kürt kardeşlerimizle beraber silahlı mücadelemiz sonuna kadar devam edecektir. Şimdilik toparlanmak için daha geri mevzilere çekileceğiz; ancak bir süre sonra Kürt savaşçılarla eylemlerimizi Anadolu’nun içine kadar taşıyacağız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.”

(http://www.netpano.com)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2007

Alışılageldik bir garip evlilik

Eski Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanı Yusuf Kenan Doğan’ın oğlu ile ”Susurluk davası” hükümlüsü Korkut Eken’in kızı evlendi.

(http://www.haber7.com)

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2007

Kanserli Danone

Romanya Sağlık ve Gıda Güvenliği (ANSVSA) müfettişlerinin yaptığı denetimlerde Danone firmasına ait bazı meyveli yoğurtlarda kanserojen madde tespit edilmesi üzerine bu ürünlerin satışı durduruldu.

(CİHAN, 8-2007)

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2007

1923 yılı Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan bir görüntü

1923-yili-cocuk-esergeme-kurumu.jpg

Tür: , Yayın tarihi: 26 Ağustos 2007

Tek Partili Sistemi çocuklara sevdirmek

Aşağıdaki notlar Cumhuriyet’in ilk yıllarında okullarda okutulan bir ders kitabından alıntıdır:

Bazı memleketlerde birkaç siyasal parti vardır. Bunların her birisi millet işlerinin başka başka yollarda yürütülmesini dilerler. Her bir parti, kendi dileğinin önde tutulmasını istediğinden, bu memleketlerde millet hayatının düzen ve gidişi de zaman zaman bozulur, karışıklıklar meydana gelir.

Bu gün bizim tek bir partimiz vardır: Yalnız halk için kurulmuş olan ve bütün milleti halk diye bağrına basan bu parti, hepimizin malı olan Cumhuriyet Halk Partisi dir. Bizi bugünkü eşsiz millet haline getiren, canımız kadar sevgili altı oku bize bağışlayan odur.

(Yurt Bilgisi Dersleri V. Sınıf, 1939)

Tür: , Yayın tarihi: 26 Ağustos 2007

Falih Rıfkı’nın Cumhuriyet yorumu

Atatürk’ün sofra arkadaşı ve en yakın dostu olan Falih Rıfkı ATAY’ın anılarını yayınladığı kitabından bir alıntı:

“Mustafa Kemal de, İsmet İnönü de, nihayet Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir askeri dikta rejimi olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü maskelemekten başka bir şey değildir.”

Tür: , Yayın tarihi: 26 Ağustos 2007


Diğer sayfalara üyeler geçebilir...